Monokrom kıyafetler, airpodlar; şiddet, anksiyete ve terk edilmişlik hali. Eşi ile yaptığı son telefon konuşmasında acısını repliklerine döken bir kadının hikayesi. Son haftalarda ‘Parallel Mothers’ filmi ile fazlaca maruz kaldığımız isim Almodóvar’ın ilk İngilizce çektiği filmi “The Human Voice”. Jean Cocteau’nun 1930’da yazdığı oyununun ‘özgün’ bir uyarlaması olan bu 29 dakikalık film, aşkın takıntı ile el ele tutuştuğu bir monolog olarak karşımızda.

Tilda Swinton’a verilen monolog, 4 senelik evliliği eşinin terk etmesi ile sona eren ve tek istediği yüz yüze vedalaşmak olan tutkulu bir aktrisin hikayesi. Almodóvar ilk sahnedeki kostüm seçiminden itibaren objeler-mekan-duygu durum üçgenine odaklanmamızı istiyor. Sonrasında gelen jenerik ise geçmeye kıyamadıklarımızdan olmaya aday. Karakterlerimizin adını bilmemekle beraber film boyunca elimizdeki bilgiler kadının oyuncu olmasından çok da öteye geçmiyor. Terk edilmiş olmanın verdiği yas hali oyunculuk yetileri ile birleştikçe öfkesini şiddete, duygularını ise oynadığı bir oyuna dönüştüren bir kadın olarak karşımızda Swinton. Kadın, yeri geldiğinde feminenliğini sorgulayan, yeri geldiğinde ise içinde bulunduğu çaresizliği oyunculuk becerileri ile birleştirerek suni bir ifade biçimine sokan bir karakter. Bu ‘suni’lik halini anlatmak için ise Almodóvar harika bir mekan yaratmış ve tabi ki baskın renklerin pastel tonları ile çevrelediği bir renk paleti kullanmış. Film boyunca kostüm değiştiren, yatağın eşi tarafına serdiği takım elbiseyi balta ile parçalayan kadının ‘ev’ olarak tanımladığı mekan bir setten ibaret. Çekmecesi açılmayan bir mutfak, tavanı olmayan odalar… Filmde otantikliğinden emin olduğumuz iki şey var sadece. Biri köpek diğeri ise kapının yanında gelip alınmayı bekleyen bavullar. Filmin tamamında objelerin birer fetiş haline getirildiğini söylesek çok da yanlış olmaz.

Film bir avuç hap içip kendisini ölüme hazırlayan kadının bir telefon sesine uyanmasıyla başlıyor. Kadın eski eşinden gelen aramayı sanki kaçacak bir şansmış gibi telaş içinde açıyor ve hayatının ne kadar yolunda olduğunu anlatması ile devam ediyor. Aceleyle mutfaktaki airpod’larını bularak kulağına takıp ev içinde gezmeye başlayan kadın, ilerleyen dakikalarda kendini kontrolünü kaybetmiş bir halde bağırırken buluyor. Hiddetlenen bu konuşma ve telefonun aniden kapanması anlatıcımızın adeta bir sinir krizi geçirmesine sebep oluyor ve bu duygu yükselişini bize yeniden kostüm değiştirmesi ile gösteriyor yönetmen. Telefonun tekrar çalması ile oyununa devam eden kadının hem erkeği hem de izleyiciyi kandırma çabası da kaldığı yerden devam ediyor.

Filmin odak noktasında kadının kurguladığını anlayabildiğimiz replikler var. Telefonun öbür ucundaki erkeğe dair ne ses ne görüntü hiç bir ipucu almadan tek taraflı dinlediğimiz bu hikaye  aslında aradaki ilişkinin bize tamamen kadın tarafındaki perspektifini yansıtıyor. Ara ara erkek karakterin endişelerini hissetsek de, kadının over-acting durumu bize aslında ne kadar acı içinde olduğunu gösteren, bir yandan da içinde bulunduğu durumu oldukça yoğun yaşadığını hissettiren bir tiyatrodan ibaret. Duyguların ifade biçimi ve sözlerinin neredeyse hepsinin yalan olduğunu bilmemiz sebebiyle onu haksız taraf olarak görmemiz gerekirken kendimizi empati içinde buluyoruz. 

Almodovar’ın yüksek oranda ıstırap ve umutsuzluk haline sürükleyen 29 dakikasının ardından kadın ile birlikte yaşadığımız bu yas halini yatıştırması için müziğin sesini biraz daha açıp sizi playlistimizle baş başa bırakıyoruz.