Gündemdeki konulara bakıldığında seks, uyuşturucu, çıplaklık ve fetişler günümüzün en çok konuşulan başlıklarıyken, “tartışma yaratan bir sanatçı” olmanın oldukça güç olduğunu görüyoruz. 2015 yılında yemek yiyen bir aile tablosu görmektense, bir peder ve rahibenin yatakta çıplak resimlerine denk gelmek daha olası. Fakat 20 sene öncesinin senaryosu yaşadıklarımızdan çok daha farklı bir tablo çiziyor.

Sanatçının kendi idrarına batırılmış çarmıh imgesinin yaratıcısı Andres Serrano, işte tam bu yüzden 1987’nin “tartışma yaratan” fotoğraf sanatçısı. Kendi deyişiyle ‘hayatın temel öğeleri’ olarak tabir ettiği din, seks ve ölüm gibi konuları ele alarak toplumun geri kalanında tartışma yaratıyor. Serrano’nun
imgeleri hakkındaki soruları, ifade özgürlüğü ve çağdaş sanatın getirileri üzerine düşüncelerini öğrenmek icin bulduğumuz fırsatı kaçıramazdık.

Kendinizi ‘fotoğrafçı’dan ziyade ‘kamerası olan bir kavramsal sanatçı’ olarak görüyorsunuz. Fotoğrafa yaklaşımınızı biraz daha ayrıntılı olarak anlatır mısınız?

1960’ların sonunda genç bir sanat öğrencisi olarak Brooklyn Museum Art School’da resim ve heykel eğitimi aldım. Fotoğrafa olan yaklaşımım her zaman aynıydı. Benim için fotoğraf amaca ulaşma yolunda bir araç; amaç ise bir sanat eseri yaratmak.

Projeleriniz din ve seks gibi zaman zaman birbiriyle ve toplumun geri kalanıyla çatışan meseleleri ele alıyor. Tartışmalı veya provokatif temalar neden bu kadar ilginizi çekiyor?

Tartışma veya provokasyon yaratmak beni hiçbir zaman alakadar etmedi, benim tek derdim düşüncelerimi hayata geçirmek. Genellikle en iyi provokasyon kasıtsız yapılandır. Uyarıda bulunmaksızın kendiliğinden gelişmesi daha iyidir.

Eserlerinizde tabu kavramına atfettiğiniz önem nedir? İnsanların bir şeylerle yüzleşmesini sağlamayı seviyor musunuz?

“Tartışma yaratan sanatçı” olarak görülmek benim talihsizliğim. Bu şu anlama geliyor: İnsanlar benim tartışma yaratmamı bekliyor ve bunu yapmadığımdaysa hayal kırıklığına uğruyorlar. Bu benim sırtımda taşımam gereken bir yük haline geldi.

‘Piss Christ’ 1990’lardaki kültür savaşının (Culture Wars) alevlenme noktasıydı. Sizce bir gün Amerika yaşadığı bu kültür çatışmasının üstesinden gelebilecek mi?

Artık haberlerde bu meseleyi duymadığımıza göre bir bakıma üstesinden gelindiğini düşünüyorum. Mevzu sanata gelince Amerika geri kalmış sayılabilir. Amerikalıların çoğu galeri veya müzeleri ziyaret etmektense daha çok sinemaya, konsere, spor müsabakalarına gidiyor veya sosyal medyada vakit geçiriyorlar. Söz konusu halk olduğunda sanat dünyası kendi zannettiği kadar büyük değil.

“Tartışma yaratan sanatçı” olarak görülmek benim talihsizliğim. Bu şu anlama geliyor: İnsanlar benim tartışma yaratmamı bekliyor ve bunu yapmadığımdaysa hayal kırıklığına uğruyorlar.

Ticari başarıyı umursuyor musunuz? Sanatı bir kariyer olarak görüyor musunuz?

Ben daima mücadele veren bir sanatçı oldum, farklı zamanlarda farklı konularda mücadele verdim. Mücadele olmazsa sanatçı olunmaz. En azından benim olduğum türden bir sanatçı.

Bir defasında ‘İfade özgürlüğünün bir bedeli vardır. Hoşlanmadığınız insanlara, fikir ve görüşlere tahammül etmeyi gerektirir.’ demiştiniz. Bu sözünüzü biraz daha açar mısınız?

iPhone’u veya bilgisayarı olan herkesin potansiyel olarak geniş bir kitleye ulaştırabileceği bir fikre sahip olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bunlar çoğunlukla da mantığa veya sağduyuya aykırı fikirler olabiliyor. Ne zaman birisi doğru bir şey söylese veya yapsa mutlaka buna muhalefet edecek kişilerin var olduğunu kabul etmek zorundasınız.

Küba ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ile sizin kökenlerinizi göz önünde bulundurduğumuzda, Küba’da incelemek istediğiniz belli bir konu var mı?

Üç yıl önce altı ayımı Küba’da fotoğraf çekerek geçirdim. Castro’nun fotoğrafını çekmek dışında yapmak istediğim her şeyi gerçekleştirdim.

Şimdiye kadar çektikleriniz arasında en beğendiğiniz fotoğraf hangisi?

Farklı serilerden farklı favorilerim var. “A History of Sex”- ten “Leo’s Fantasy”, “The Morgue”tan “Infectious Pneumonia”, “The Klan”dan “Imperial Wizard” bunlara örnek olabilir. Bir de “Black Supper”.

En beğendiğiniz Rönesans tablosu?

Gelmiş geçmiş en iyi tablo olduğu için “Mona Lisa”.

En beğendiğiniz fotoğrafçılar?

Richard Avedon, August Sander, Pierre Molinier, Paul Outerbridge, Man Ray, Horst, Diane Arbus ve Walker Evans yalnızca birkaç tanesi…

Size göre bugüne kadarki en büyük başarınız?

Bu kadar uzun yaşamış ve bu kadar fazla eser vermiş olmak.

Bugüne kadar aldığınız en büyük risk?

Muhtemelen New York’taki galerimden ayrılmaktır.

Çağdaş kültüre dair en hoşlanmadığınız şey?

Televizyon programlarından ve müzikten hazzetmiyorum.

Yaşadığımız dünyaya dair en sevdiğiniz şey ne?

Hâlâ patlamamış olması.