Carrie’nin şaşaalı kıyafetleriyle içkilerin havada uçuştuğu, bol partili, romantik bir sezon beklerken yer yer sıkıcı, aşırı duyar kasan ve kaşlarımızın çattığı bir yapımla karşılaştık. İkinci sezon yeni onaylanmışken soralım: Her ne kadar tutsa da dizi, neden beğenilmedi? 

Bir zamanlar cinsellik ve birçok tabu hakkında cesur bir senaryo gördüğümüz Sex and The City’nin bu denli sevilmesinin nedeni buydu. Nitekim dizi, seksten çok daha fazlasıydı ve bu yüzden üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen hala konuşulmaya devam ediyor. Toplumsal sorunların da ele alındığı, kadınların boğuştuğu klişeleri anlatan dizide şimdi Miranda’nın beyazlayan saçlarının tartışıldığı bir senaryo ve eskiden kıyafetleriyle ikonik olan Carrie’nin oldukça demode stilini görüyoruz. Samantha’nın kanser süreci, Miranda’nın annesini kaybetmesi, Charlotte’ın çocuk sahibi olamaması, Carrie’nin Mr. Big evliyken yasak aşk yaşaması gibi olay örgüleriyle Sex And The City ismine rağmen sadece seksten ibaret değil. Yine Patrick King tarafından kaleme alınmasına rağmen yeni dizi And Just Like That; her ne kadar ırkçılık, alkolizm, non-binary gibi oldukça hassas konuları işlese de senaryosu havada kalıyor, izleyiciyi içine alamıyor. 90’lardaki dizide beyaz karakterlerin öne çıkması ve diğer kültürlere yer verilmemesi oldukça eleştirildiğinden And Just Like That…, bu eleştirileri yıkmak için bir nevi çırpınıyor. Eski dizide Carrie, Charlotte, Miranda ve Samantha oldukça farklı karakterlere sahip olduğundan her ne kadar zıt görüşlerde olsalar da dizi hepsine kendini ifade etmesine imkan veriyordu. Oysa yeni versiyonda siyah-beyaz gibi net bir ayrım var. Ortada buluşturmak, konuya herkesin bakış açısından bakmak yerine karakterler ya haklı ya haksız. 

Eski versiyonda Carrie’nin bilgisayar ekranına soru sormasıyla bölüm başlar, kızlar bu soru etrafında ortak bir paydada buluşurlardı. Her ne kadar bambaşka karakterlere sahip olsalar da bir nevi ortak sorunları onları buluşturur ve böylece Carrie’nin köşe yazısı dördünü ve tüm kadınları birleştiren çarpıcı bir sözle biterdi. Oysa yeni versiyonda böyle bir durum yok. Herkes kendi hayatındaki çıkmazlarla uğraşıyor, izleyici üçe bölünüyor.

Mr. Big, Samantha ve Stanford’dan sonra dizide başka bir kayıp yaşıyoruz: Miranda. Eleştirileri takmayan, kendi ayakları üzerinde duran, hırslı karakteriyle belki de eski dizinin en ilham verici karakteri olan Miranda’yı 50’lilerinde kendinden emin olmayan sürekli endişeli bir halde görüyoruz. Cinselliğini keşfetmeye başlayan Miranda için belki de çeşitlilik adı altında Steve ile olan ilişkisinden daha çok tutacağı ön görüldü. Ancak yeni ilişkisinde Miranda’yı olduğunun en kötü versiyonunda, mutsuz bir halde gözlemlemek mümkün. 90’ların “Ben buyum” Miranda’sı yerine, acınası ve yer yer “cringe”leşen, gerçek aşkını arayan orta yaşlı bir kadın var. Arkadaşlarının ilişkilerini eleştirmekten kendisini alıkoymayan Miranda, şimdi hayal dünyasında yaşıyor. 

And Just Like That… hangi kitleye hitap ediyor? 1990’da gençliğini yaşamış 50 yaşındakilere mi yoksa yeni nesle mi? Dizide de jenerasyonlar gibi bir arada kalmışlık var. Yeni nesil menapoz ve yas gibi süreçlerle ilgilenmezken, eski nesil yeni kavramlara aşina değil. Oldukça duygusal bir karakter olan Carrie’nin büyük aşkı Mr. Big’in ölümü sonrası Tinder’a düşmesi, Miranda’nın Steve’i aldatması, Charlotte’ın umutsuzca siyahi arkadaş yapma çabası hayal kırıklığına uğratıyor. Ancak sosyal medyadaki acımasız eleştiriler izleyici sayısının son derece yüksek olmasını engellemiyor. Hatta belki de ikinci sezonun yolunu açıyor. 

Ticari kaygılarla mı yapıldı yoksa milyonlarca hayranın beklentilerini karşılamak için mi bilemeyiz ama iyi yanları mutlaka olsa da And Just Like That… kocaman bir hayal kırıklığı. Buna rağmen biliyoruz ki ikinci sezon da her ne kadar eleştiri alacak olsa da izlenmeye devam edecek.