Ahmet Polat, çocukluğunun Türkiye ve Hollanda arasında geçtiğini varsayarsak, günümüz kültürü ve Orta Doğu ile Avrupa arasındaki kitlesel göç bağlamında önemli bir yere sahip. Kimliğimizin ve gerçekliğimizin birer portresi olan fotoğrafları belli anları ve anıları kapsıyor.

İşleriniz ‘’Kemal’in Rüyası’’nda da görüldüğü gibi Türk gençliğini yakalıyor – peki, 10-15 yıl öncesi ile karşılaştırıldığında Türkiye’deki günümüz gençliğini nasıl algılıyorsunuz?

1999 depremi bir çok hayatı mahvetse de tamamen yeni nesil genç insanları harekete geçirdi. Bir bakıma bir şey kazandılar ve seslerini buldular. Ama 2013’teki Gezi Park hareketi neredeyse bu aynı sesi öldürdü. 2013’ün genç neslimiz için ne anlama gelebileceğini düşündüğümde üzüntüyle doluyorum. Çok umutlu ve neşeliydik. Yeni olasılıklar, fikirleri paylaşarak zamanımızın geldiğini hissettik. Ama son üç yılda her şey değişti. İnsanlar fikirlerini saklıyor. Yargılanmaktan veya insanların kendi çıkarları için fikirlerini çalacağından korkuyorlar. İçinden geçmek zorunda olduğumuz yeni bir engel.

Gençliğinde Türkiye’de zaman geçirdiniz mi? Zamanınızın çoğunu nerede geçirdiniz? Bu Türkiye’ye bakış açınızı etkiledi mi?

Esasında Yalova ve Zonguldak’ta büyüdüm. Ailem her ikisinde de yaşıyordu. 6 aylık olduğumdan beri neredeyse her yıl oradaydım. Yani orada büyümekle ilgili bir kaç şey biliyorum. Her haftasonu babaannem meşhur sütlacını yapsın diye gider taze süt alırdık. Dünyanın en iyisiydi. Abim ve ben, kuzenlerimle beraber babaannemin evinde kalırdık ve sonuncusunu kapmak için kavga ederdik! Ayrıca her ay Termal’e giderdik. Sadece yıkanmak için. Her akşam mahalledeki arkadaşlarımla basket oynardım. Ama 1999 depreminden sonra her şey değişti.

Fotoğraflarını kendin için veya öznelerin aracılığıyla bir kimlik kurma yolu olarak görüyor musun?

Hayır, hiç değil. Sadece çevremdeki dünyayı anlamak istemiştim. Ve fotoğraf etrafı incelemek ve sorular sormak için harika bir bahaneydi. Tüm işlerime dönüp bakarsak hala her proje için aynısını söyleyebilirim. Yaptığım her iş hala aynı niyeti taşıyor.

Kültürleri ve Hollanda’daki Türk göçmenlerin kimliğini uzlaştırma arayışında bu dönem, babanın Türk ve annenin Hollandalı oluşuyla, kendi kimliğine nasıl yansıdı?

Uzun bir yolculuk oldu ve Hollanda’daki göç hikayesini açmanın yollarını bulmak durumunda kaldım. Çoğunlukla insanlar kendi çıkarları için yeni bir gelecek yaratmak adına geçmişi unutmaya meğilli oluyor. Yani kimse toplumu etkileyen şeyler hakkında konuşmak için benim işlerimi beklemiyor. Ama bugünlerde Avrupa’daki mülteciler yüzünden sanki yeni göç uzmanı ben oldum. İnsanlar ne düşündüğümü ve neler yapabileceğimizi bilmek istiyor. Bu değişimi deneyimlemek enteresan.

Konu fotoğraflarına gelince “fotoğrafın gücü”nü nasıl tanımlıyorsun? “Imagine Istanbul” ne hakkında?

Görsel kültürün gündelik yaşamda halen güçlü bir etkisi var. Yani fotoğrafın bunun içinde oynayacağı önemli bir rolü var. Ama sosyal medya, iyi içerik yaratmayı ve insanlara herhangi bir hikaye hakkında en dürüst perspektifi sunmayı oldukça zorlaştırdı. Bizler bunu yapabilmek için yeni yollar ve metodlar tanımlamaya çabalıyoruz. A Bridge Too Far genel olarak Türkiye üzerine hazırladığım son bölüm. Bu ülkeyle sürdürdüğüm devamlı anlatının bir parçası.