Şubat ayı kayak tatili yapmadan geçtiğinde kimse pek endişelenmiyor. Bütün bir kışı evde geçirip bundan gayet memnun olabiliyoruz. Alpler’de sıcak çikolata içmediğimiz ya da karlarla çevrili bir dağ evi kiralamadığımız için varoluşsal bir krize girmiyoruz. Kış seyahatleri bir bonus gibi görülüyor; olursa ne güzel, olmazsa da pek trajik sayılmaz. Yaz ise farklı. Haziran geldiğinde soru artık “Seyahate çıkacak mısın?” değil, “Nereye gidiyorsun?” oluyor. Ve bir anda bu soruya verecek bir cevabın olmaması tuhaf bir şekilde rahatsız edici hissettirmeye başlıyor. Herkes uçağa biniyor, gerçek olamayacak kadar mavi sularda yüzüyor ya da Akdeniz gün batımının altında yediği akşam yemeklerini paylaşıyor gibi görünürken evde kalmak bir tercihten çok bir şeyleri kaçırıyormuşuz hissine dönüşebiliyor. Belki de yaz, diğer tüm mevsimlerden daha fazla, FOMO’yu beraberinde getiriyor.
Sosyal medya ise bu hissi yalnızca güçlendiriyor. Gördüğümüz şey rötar yapan uçuşlar değil, beach club’lar; gereğinden fazla pahalı otel odaları değil, gün batımında yenilen akşam yemekleri; o sabah bir türlü kapanmayan bavul değil, zahmetsiz görünen keten kombinler. Başkalarının yazı ekranlarımıza yalnızca en güzel anlardan oluşan bir seçki olarak düşüyor. Bu da sanki dünyada yaşanabilecek sınırlı miktarda eğlence varmış ve bir şekilde bizim de onun bir parçası olmamız gerekiyormuş gibi bir izlenim yaratıyor. Belki de bu baskının nedeni yazın kendisinin geçici hissettirmesi. Kış geri gelecek. Restoranlar masalarını içeri taşıyacak. Akşamlar kısalacak. Mevsimin altında sessizce işleyen görünmez bir geri sayım var ve sıcak, aydınlık bir günü boşa harcamak neredeyse sorumsuzluk gibi gelebiliyor. Yine de yaz seyahatlerini bu kadar karşı konulmaz kılan şeyin bir parçası da tam olarak bu aciliyet hissi. Uzun günler, seyahatlere kışın nadiren sunduğu türden bir özgürlük veriyor. Yavaş başlayan sabahlara, plansız rota değişikliklerine, kimsenin saate bakmadığı ve öğleden sonraların fark edilmeden akşama dönüştüğü anlara yer açılıyor. Bir şehirde, hiç planlamadığınız bir restoranı bulana kadar amaçsızca dolaşabilirsiniz. Sahilde bir saat daha kalabilir ya da hava içeri girmek için fazla güzel olduğu için dönüş yolunu bilerek uzatabilirsiniz.
Kış seyahatleri de güzel olabilir. Ama kışın elimizden kaçıp gittiğini nadiren hissederiz. Yaz ise tam tersine, sanki biz keyfini çıkarmaya yeni başlamışken gitmeye hazırlanıyormuş gibi gelir. Belki de bu yüzden yazın peşinden şehirler, sahiller ve zaman dilimleri boyunca bu kadar ısrarla koşuyoruz; eylül gelmeden önce yeterince anı biriktirebilmek umuduyla. Belki de yaz FOMO’su aslında herkesin nereye gittiğiyle ilgili değildir. Belki asıl korkumuz, mevsimin sonuna geldiğimizde geriye dönüp bakmak ve kendimize şu soruyu sormaktır: Bu yazı gerçekten yeterince yaşayabildik mi?