Bright Star filminin ardından bir inzivaya çekilen Altın Palmiye ödüllü Jane Campion, sanatıyla ataerkil topluma baş kaldırdığı, yönetmenliği ve senaristliğini üstlendiği The Power Of The Dog filmiyle “erkek” dünyasına yeni bir bakış getiriyor. Western atmosferiyle, acımasız sahneleriyle ve trajik diyaloglarıyla var olan gerçekleri sorgulamaya iten yapım, çarpıcı sahneleriyle bizleri etkisi altına alıyor.

Thomas Savage’ın aynı adlı romanından uyarlanan yapım, jenerasyon ve perspektif farkı ile seyirciyle buluşuyor. Birbirinden çok farklı, ve asla ortak bir paydada benzerlik kuramadığımız iki kardeş üzerinden anlatılıyor hikaye. 1925 yılının Montana’sında, western bir hikayeye konuk oluyoruz. Yapım, neredeyse 100 yıl öncesinin erkek egemen toplumundaki dinamikleri sergiliyor ve bu dinamiği yakından incelememize fırsat sunuyor. Geçimlerini sahip oldukları çiftlikten sağlayan bu iki kardeşi, sahip oldukları çiftlik ve bulundukları kasaba ortamında izliyoruz. İki kardeşten büyük olan Phil (Benedict Cumberbatch), duş almayan, kişisel hijyenine önem vermeyen, asabi, sözlü ve fiziksel şiddetten çekinmeyen klasik bir arketip. İşin başında olan, zekice stratejiler kurup mantıklı manevralar yapabilen biri. Bunun yanında George (Jesse Plemons) naif ve anlayışlı, her daim traşlı ve görünüşüne oldukça dikkat eden bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Siyah ve beyaz kadar ayrı olan, gri noktasında bile buluşamayan bu iki kardeş, George aniden bir kadınla evlenip sahip oldukları dinamiği değiştirene kadar bir şeyleri yolunda götürebilen bir ikili. Ancak George’un Rose (Kristen Dunst) ile evlenmesiyle birlikte her şey radikal bir değişim sürecinden geçiyor ve Phil, bu değişim karşısındaki agresif tutumunu kontrol edemiyor. Sahip olduğu her fırsatta dünyayı Rose’a zindan etmeyi görev bilen Phil, yapım boyunca akıl almaz manipülasyon ve psikolojik baskı yöntemine başvuruyor. The Power Of The Dog, salt bir intikam filmi. Öfkenin, tercihlerin ve yanılsamanın bir ürünü.

Her intikam filminde olmayan dingin başlangıcıyla yapım, sizi bir sonraki adım için bilinmezliğe sürükleyebilen bir güce sahip. “Biri bir şeye gereğinden fazla dirençle karşı çıkıyorsa, muhtemelen bu durumu kendisi de yaşadığı içindir.” Filmde eşcinsellik, feminenlik ve maskülenlik algısını, 1925 yılındaki düşünce yapısının çerçevesinde görüyoruz. Ve o dönemde kabul görmeyen ne varsa, Rose’un oğlu Peter’da mevcut. Peter, hemcinslerine kıyasla daha feminen, hassas ve romantik objelere önem veren biri. Bu tavırlarıyla Phil’in dikkatini çekmesi ve korkunç bir zorbalığa maruz kalması, yapımın ilk dakikalarından göze çarpan bir durum oluyor. İkilinin dinamiğindeki dramatik değişim, Phil’in Peter’a duyduğu yakınlıkla beraber bir avcı/kurban ilişkisine dönüşüyor. Kendisine duyduğu nefreti çevresine yansıtmaktan çekinmeyen Phil, varlığıyla yanındaki kişileri yıpratıcı bir sürece sürüklüyor.

Psikolojik gerilimin beklenmedik şekilde yükselerek arttığı yapımda kusursuz oyunculukların film ve atmosferle olan harmonisine yakın mercekten şahit oluyoruz. Kendini bu merceğin çeperinde hissetmek isteyenleri playlist’imizle baş başa bırakıyoruz.