Bizi tamamen inandırıyor kendi gerçekliğine; hissettiriyor karmaşasını, özgürlüğünü, acısını… Rengiyle, dokusuyla, bizi bu dünyadan çekip çıkarıyor; her küçük fırça hareketi ile yeni bir duygu hapsediyor tuvallerine. Sanatın şairaneliğini belki bize daha önce hiç tatmadığımız bir şekilde sunuyor Taner Ceylan…

 

Usta bir teknik ile yarattığınız işleriniz için, “Bakan kişi boyayı görmemeli” diyorsunuz. Tekniğinizi geliştirme süreci nasıl gelişti?

Başlangıçta direkt olarak hiperrealist teknik ile resim yapayım diye başlamadım tabi. Ben kendimi bildim bileli gerçekçi resim yapıyorum; çocukken de çocuk resmi olmadı yaptıklarım. Akademi sonrası belli tavırlar empoze edildi ve nispeten tavırdan uzaklaşmıştım. Resim yapıyordum ve araştırma halindeydim. Bana yakın olduğunu düşündüğüm, işlerimin kavramsal alt yapısıyla da uygun olan bir teknik olduğunu düşündüğüm için tekrar gerçekçiliği benimsedim. Belki biliyorsunuzdur, ben tekniğimi “duygusal gerçekçi” diye tarif ediyorum; çünkü fotoğrafta gördüğümü aynen resmetmiyor, mutlaka duygu ile değiştiriyor, üretim sürecinde duygusal bir süreçten geçiyorum resimle birlikte. Dolayısıyla bakan kişi boyayı görmemeli demem budur, aslolanın resmin duygusu olduğu, hatta resmin canlı bir varlık olduğu ve bunu bilerek temas kurulması gerektiği. İlk bakıldığında kırmızı boyayı değil kanın görülmesi önemli benim için..

Bu tavrı yakalamak için nelere dikkat edersiniz?

Duygusal dinamik benim için çok önemli. Duygulardan ibaret yaratıklarız insan olarak. Duygular olmadan hiç birşey değiliz; makinadan farkımız kalmaz.

Herşeyden önce fedakarlık ve ciddi bir disiplin gerekiyor. Resim beni eğitti; oldukça dağınık bir adamım ama böylesi bir resim istiyorsanız belli bir düzende olmak zorundasınız. Diğer taraftan resmin başında günde yaklaşık 8 saat geçiriyorum.Tuvalle aramda 20 cm var belki. O kadar yakın, o kadar bir aradayız. Gündelik hayatta ne yaşıyorsam, hangi duygudan hangi duyguya geçiyorsam yaptığım resimde var. Her ne kadar resmin kavramını, kompozisyonunu ve boyasını önceden kurgulasam da, aylar süren bir resmin üretimi sürecinde tuvalle baş başayım. Bahsettiğiniz tavrı yakalamak için tuvalin başında bir ilişki halinde resim üretmekten başka yaptığım birşey yok.

Taner Ceylan, Satyr II, 2015, oil on canvas, 84 x 107 cm
Sanat tarihi ile yakın bir ilişkiniz olduğunu işlerinizdeki referanslardan yakalayabiliyoruz. Üretim sürecinizde geçmişin ve tarihin yeri nedir?

Tarihi her zaman çok heyecanlı bir mecra, ucu bucağı olmayan bir dünya olarak gördüm. Sanat tarihine malolmuş resimlerle müzelerde saatlerce vakit geçirmenin yanı sıra, üzerlerine yazılan metinleri okumaktan, kendi analizlerimi yapmaktan da hep zevk aldım. Geçmiş bizim, insanlığın geçmişi. Tarih dediğiniz şey bugünün temelini atan şey. Geçmişte olanlarla bugünkü karakterlerimiz ortaya çıkıyor, varoluyor. En önemlisi de resim müzede öğrenilir. Bu yüzden tarih, sanat tarihi hep sanatımda oldu. Sadece kavramsal bağlamda değil bazen teknik bazen sadece duygu olarak…

“Duygulardan ibaret yaratıklarız insan olarak. Duygular olmadan hiç birşey değiliz; makinadan farkımız kalmaz.”

Sanatınızı yaratırken Türk kültürü ve tarihinden ne kadar besleniyorsunuz?

Mutlaka besleniyorum. İster istemez… Almanya’da doğdum büyüdüm ama Türkiyeliyim neticede. Pür Türk diye bir kavram yok, hepimizin dedeleri başka başka yerlerden gelmiş, burada bir araya gelip Türkiye’yi oluşturmuşlar. Bence bu çok kıymetli birşey. Ben bu tarafıyla ilgileniyorum Türk kültürünün, tarihinin. İçinde yaşıyor, deneyimliyor olmak beslenmemin en temel göstergesi. Osmanlı’dan bu güne değerli ve engin bir sanat tarihi barındırıyor, hazinelerle dolu. Kayıp resimler serimde de bu noktayı anlatmayı amaçladım.

Son serileriniz “We Now Must Say Goodbye” ve “I Love You” Londra ve New York’ta sunuldu. Eserlerinizin içeriği dolayısıyla Türkiye’de ve yurtdışında aldığınız tepkiler nasıl değişiyor?

Türkiye’de her iki sergim de çok güzel tepkiler aldı. “I Love You” serisini özellikle Londra’nın hem tarihi hem güncel resim tarihini düşünerek kurguladım. Gönderilen mesajlar, Londra’da yaşayan Türklerin sergiye gelmesi, ziyaret etmesi, beğenilerini dile getirmesi, Türkiye’deki basının, sanat ortamının takdiri tabi ki çok güzeldi. Türkiye dışında da benzer tepkiler aldık. New York’lu izleyici artık biraz daha tanıyor beni. Paul Kasmin ile 4. senemiz bitti. Amerikan sanat ortamı biraz daha aşina. Ama mesela S2’daki Londraki sergide, işlerimle ilk kez karşılaşan bir kitle de vardı. Sothebys S2 Galeri için bile sergi içeriği şaşırtıcı ve beklenmedikti. Ama izleyicinin beğenisi ve takdiri onları da şaşırttı açıkcası.

Diğer taraftan resimlerim kariyerim boyunca hiç bir zaman kolay yenilir yutulur hazmedilir işler olmadı. İlk önce kendimi bilmediğim dünyalara sokup yeni deneyimler yaşamak amacım. Sadece Türkiye dışının Amerika ya da Avrupa’nın buradan farkı; ifade özgürlüğü, kurumların kendilerine otosansür uygulamıyor oluşları…

Taner Ceylan, Ingres, 2015, Oil on Canvas, 121×191.1 cm
Şu anda hayatınızda daha karanlık konulara yöneldiğiniz bir dönemde olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Hangimiz öyle bir dönemde değiliz ki! Kendimi resmime vermiş halde gündem ve ülkenin içinde bulunduğu bu karmaşık acılı dönemi yumuşak bir geçişle atlatmaya çalışıyorum. Üretmekten, çalışmaktan başka bir şeyin işe yaramayacağını, herşeyin farkında olup, izleyip, üretme gücünü kaybetmemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun da en iyi direniş biçimi olduğunu görüyorum. Ama dediğim gibi gündelik hayatımda ne oluyorsa mutlaka sanatıma işlerime yansıyordur, yansır. Dünyanın içinde olduğu bu acı ve keder her yerde… Bir dönemin kapanışı yeni bir dönemin başlangıcı olan bu zamanlar birşeylere güle güle demeyi acılı da olsa öğreniyoruz. Ben hep umutluyum güzel şeylere de merhaba diyeceğiz. Diğer taraftan bu süreçte iyi duygularımı korumak için “Altın Çağ” serime devam ediyorum, hayallere dalıp rüya görmemi kolaylaştırıyor. Ütopik bir dünyanın tasviri…

Geriye dönüp ilk günden beri yaptığınız işlere baktığınızda, evrilmek istediğiniz noktaya geldiğinizi düşünüyor musunuz?

Resim yapmamın en önemli etkisi ve nedeni verdiği heyecan, her seferinde yepyeni bir dünya yaratıyor olmak, karşılaşıyor olmak…

Sanırım en büyük tehlike bu heyecanı kaybetmek, sıradanlaşmak, tekrara düşmek olurdu. Bu uyuşuk hale düşmemek yeterli bir amaç. Yoksa yarın ne yapacağım belli değil ya da nereye evrileceğim. Bu da işin en heyecanlı tarafı sanırım. Ulaşmak istediğim tek nokta her seferinde yeni bir resme başlamadan önce hissettiğim duyguya tekrar gelebilmek. Çünkü şu anda o noktaya gelmemek için hayat çok uğraşıyor.

Fotoğraf : EMEL ERNALBANT