Wim Wenders’in yönetmenliğini yaptığı, ruhun ve bedenin belki de hiç haberimizin olmadığı yerlerine dokunan ve Bausch’a bir ağıt niteliğinde olan 2011 tarihli Pina kelimelerden, alışagelinmiş belgesel kalıplarından uzak bir yapım.

Wenders’in Pina Bausch’a dair bir belgesel yönetme isteği 2011’den uzun zaman öncesine dayanıyor. Tesadüf eseri Bausch’un 1985’te Cafe Müller’deki performansını izleyen Wenders öncesinde dans ve performans sanatlarıyla çok da ilgili olmadığı halde Pina’ya hayran kalıyor. Yaklaşık yirmi yıl süren bir istek sonucunda belgeseli çekmeye hazırlandığı süreçte ise trajik şekilde Pina çekimler başlamadan birkaç gün önce hayatını kaybediyor ve Wenders filmi yapmaktan vazgeçiyor. Tanztheater Wuppertal’ın dansçıları tarafından Wenders’in yapıma tekrar ikna edilmiş olması ise sinema tarihine ve hafızalarımıza bir başyapıt hediye ediyor.

Biyografik anlatılar bir yana hemen her kültür belgeselinden alıştığımız kurgu kalıbını yıkarken kendi bağlamıyla bütünleşen bir belgesel Pina. Wim Wenders’in tercihleri bize başka kimsenin açamayacağı kapıları açarak Pina’yı anlatırken kendini hikayeye konumlandırdığı yer nedeniyle de bu tercihleri manipülatif olmaktan çok uzakta yaratıyor. Belgesel anlatılarında kurulması zaruri olan bu denge genellikle filmin akışını ve kurgusunu sıkıcılaştırıp seyirciyi hikayenin çok dışında bir yere konumlandırırken Wenders’in estetik tercihleri bizi seyirci koltuğumuzdan kaldırıp dansa davet eder nitelikte.

Bausch’un hayatı boyunca ikonikleşen performans ve koreografilerini sahnenin içinden sokağa ve doğaya taşıyan Wenders bize sanatçının hayatından kesitleri kelimesiz bir şekilde anlatıyor. Gerçek olay, hikaye ve kişilerin anlatıldığı belgesel mecrasının oturup konuşan kişiler, anlatıcılar ve stok görüntülerden oluşan kodlarını yeniden yaratan Wenders Pina’da birbiri ardına gelen ayrık görüntüleri kurgulamaktan ziyade tıpkı bir performanstaki dansçıların tek vücut hale gelmesi gibi görüntüleri bütünleştirdiği anlatısından kendine ait bir koreografi yaratıyor.

Dansın sözcükler karşısında kifayetsiz kaldığımız anlarda ortaya çıktığını söyleyen Bausch ruhundan bedenine aktardığı hislerini yaşarken aynı anda hem görünür, hem görünmez ve izleyen hem de gözü kapalı bir insan olmayı basit bir sihirmiş gibi gösteriyor. Ondan edindikleri sessiz öğretilerin etrafında ve içinde salınan ve dans eden onlarca ruh ve beden ise film boyunca bizi elimizden tutarak sürüklüyor. Sahne kararırken ise kulağımızda son kalan ses Pina’nın “Dans edin, dans edin… Yoksa kaybolursunuz!” Sözleri oluyor. Kaybolmamak için edeceğiniz dansta size eşlik edecek playlistimiz için linki takip edebilirsiniz.