Netflix Türkiye’nin Kulüp’ü, bizi 1950’lerin çok kültürlü İstanbul’una götürüyor. Dizinin merkezindeki aile hikayesi; blogda okuyucularla buluşmasından dijital dünyaya aktarımına kadar çok yol katetti. Bu yolu takip edebilmek adına hikayenin yaratım süreci ve geçmişin kurguyla buluşması üzerine senaristi Rana Denizer ile sohbet ettik. Denizer’in de dediği gibi “dillenmeyen, anlatılmayan pek çok hikaye var.” Buna Kulüp ile artık eminiz.

“Kulüp” nasıl başladı? Bizi proje ile ilk tanıştığınız zamana götürür müsünüz?

Geçen gün biri alıntı yapmış Twitter’da… Bana 2014 yılında attığım tweeti hatırlatmış. Diyor ki, “Rachel’in Aysel olma hikayesini merak ediyorum, anlatsana.” Demişim ki, “O kadar kolay olsa dükkan senin…” Evet, aslında kolay olmadı bu hikayeyi anlatmak. İlk olarak blogumda yazmaya başlamıştım, ailemin hikayesini… Oradan da tatlı bir kitle oluşmuştu, hadi devam et diyen… Paylaşımlarım Pelin Diştaş ve Ayşe Durmaz tarafından da dikkat çekmiş olmalı ki bir gün toplantıya çağırdılar, “Proje dosyası hazırla, biz ilgileniyoruz bu hikaye ile.” dediler. Sonra herkesin yolu değişti, farklı yerlerde mesleki yolculuklarına devam ettiler. Benim de Free TV’de bu hikayeyi anlatmak gibi bir heyecanım olmadığından durdum.

Sonra ne oldu?

Bir süre sonra Zeynep Günay Tan, O3 Medya’ya Genel Yönetmen olarak transfer oldu. Tebrik etmek için aradığımda “Hikaye arıyorum.” dedi. Zeynep ile ilk kez 2008’de blogumda röportaj yapmak için tanışmıştım. Röportaj bitince de “Bir hikayem var. Keşke kağıda dökebilsem, çok isterim senin çekmeni.” demiştim ama hikayeyi anlatmamıştım. Bir cesaretle o günü hatırlattım ve “Okumak ister misin?” dedim. “Gönder.” dedi. Gönderdim ve yolculuğumuz böyle başladı.

Ve bahsettiğiniz üç kadınla tekrar yollarınız kesişti…

Evet… Hiç aklıma gelmezdi ki; hikayeme ilk heyecanlanan Pelin Diştaş yayıncım, Ayşe Durmaz yapımcım ve Zeynep Günay Tan da yönetmenimiz oldu. Hikaye döndü dolaştı ve bu üç kadının bir araya gelmesiyle yolculuğunu tamamladı.

Aslında bir nevi kadın gözünden kadın hikayesi izliyoruz Kulüp’te…

Dizi hakkında yorum, inceleme yayınlayanlardan birçoğu “kadın gözü, dokunuşu hissediliyor.” dediler. Haklılar. Tam bu aşamada yazar odasının başında olan Necati Şahin’e teşekkür etmek isterim. Kariyerinde ağırlıklı olarak “erkek işleri” dediğimiz türden projeler var ama bize alan açtı. Açmakla kalmadı, olduğu yerden kalkıp yanımıza oturdu ve metindeki dikkat çeken “kadın bakışı”na katkı sağlamak için çalıştı.

Kulüp’ü türdaşlarından ayıran en önemli özelliği bugüne kadar hiç bakılmamış bir tarafı görmeye odaklanarak senfonik bir anlatı kurmayı denemek oldu.

-Rana Denizer

Türkiye’deki dönem dizileri ve filmleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Kulüp’ün bu işler içindeki yeri nedir?

Ülkemizde Free TV için yapılmış çok güçlü dönem anlatıları oldu. Elveda Rumeli, Hatırla Sevgili, Öyle Bir Geçer Zaman Ki bunlardan hemen ilk aklıma gelenler. Son zamanlarda dönem anlatısından ziyade biraz daha “Tarihi Drama” yapıyoruz. Son 10 yıldır televizyon yapımlarında kullanılan iş gücü ve teknik donanım bağlamında dünyadaki yapımlardan hiçbir farkımız kalmadı. Nitelik bağlamında dünya çapında işler yapabilecek durumdayız. Kulüp’ü türdaşlarından ayıran en önemli özelliği bugüne kadar hiç bakılmamış bir tarafı görmeye odaklanarak senfonik bir anlatı kurmayı denemek oldu. Anlattığı dönemde var olan toplum yapısına vicdanlı, tarafsız ve samimiyetle bakan gözlerle hayata geçirdik; hikâyesini de, dünyasını da… Umarım bir kapı aralamayı başarmışızdır. Kulüp bizim anlatımızın çatısı, altına sığındığımız bir şemsiye.

Otobiyografik temelli kurmaca işlerin temsilleriyle ilgili neler düşünüyorsunuz? Gerçek hayattan gelenlerin kutsallıklarını koruyabiliyor mu sizce?

Kendi tecrübemden yola çıkarak cevaplamam gerekirse kutsalları olan, geçmişin ya da anın kutsallaştırılmasına, dokunulmaz olmasına, toplumsal/tarihi konsensuslara inanan biri değilim. Hele kutsiyet atadığımız için gerçeği eğip bükmekten yana hiç değilim. Konuşup anlatmanın, hesaplaşmanın, hata yapmanın ve dahi özür dilemenin de insana ait olduğunu düşünüyorum. İnsan bu hasletlerine istisnasız sahip çıkmalı yoksa bezelyelerden farkımız olmaz; bir kabın içinde oradan oraya savrulur dururuz.

Bu formatta çalışmak içerikte nasıl bir konfor alanı sağlıyor?

Galiba en konforlu olan kısmı yaratıcılara zaman kazandırması. Düşünmek, planlamak ve yazmak için Free TV projelerine göre daha çok zamanınız oluyor. Projenin “proje dosyası” oluşturulurken yolun neredeyse tamamını almış oluyorsunuz. Bölümleri bitirip, sağlamasını yapmak için zaman kazanıyorsunuz. Sektör reflekslerini de uzun yıllardır iyi bilen biri olarak şunun altını çizmem lazım: her hafta 120-140 dakika yazmak yorucu ve çok tüketici bir süreç ama yazar odasında bazen “Keşke 130 sayfa yazsak” dediğimiz anlar da yaşadık. Zira “kısa” yazmak diğerine göre senaryo matematiği açısından çok daha zorlu bir süreç. Global yapımcı ve yayıncıların gelişi ülkemizdeki hikaye yaratıcısının hak ettiği saygıyı ve özeni görmesi için önemli bir adım. Hemen şimdi olmasa da 10 yıl içinde bir fikir, o fikri destekleyen bir argüman ve hikaye olmadan dramada pek bir yol alınamayacağını öğreneceğiz ve sektör olabilirsek reflekslerimiz de bu doğrultuda gelişecek, iyileşecek.

Anlattığı dönemde var olan toplum yapısına vicdanlı, tarafsız ve samimiyetle bakan gözlerle hayata geçirdik; hikâyesini de, dünyasını da…

-Rana Denizer

Kulüp dizisindeki kozmopolit İstanbul portresi üzerinden gidersek.. Biz de Kulüp ile tanıştığımız Sefarad Yahudi cemaatinden oldukça etkilendik. Gelenekleri, bayramları, Şabat sofraları, Ladino dili… İstanbul’un anlatılmamış hikayelerinden günümüze bu kültür akışından bahseder misiniz? Kulüp için araştırıp içerisinde kaybolduğunuz farklı hikayeler var mı?

Benim ailemden dinlediğim, yaşadığım kendi öğretilerim bir yana, ana karakterleri sabit tutarak, yeni bir kurgu yapmayı hedeflediğimiz döneme dair ciddi araştırmalar yaptık. Bu esnada pek çok gerçek hikaye anlatıldı, dimağıma emanet edildi. Acı tatlı pek çok yaşanmış hikaye dinledik. Özellikle de Yahudi toplumunun “Kayades” öğretisiyle büyüyüp yaşadığını düşünürseniz, dillenmeyen anlatılmayan pek çok hikaye var. Hepsi de acı değil. Zira Allah, kuluna en acı ve zor zamanda bile bir nefes deliği sunar. Sizi güldürecek, yüreğinizi geçici de olsa ferahlatacak anlar yaratır.

Karakterlerin her biri motivasyon olarak empati kurulabilir noktada. Bu da her birinin hikaye takibini daha da ilgi çekici kılıyor. Selim Şongür karakteri ise en özel anları işaret ediyor. Türkiye’deki işlerin bu temsiller doğrultusundaki duruşları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Selim Songür bizim anlatımızda bir “renk” değil, karakter. Onun hikayesi dramanın doğru kurulması için temel bir ihtiyaçtı. Derdi vardı, bir menzili vardı, eşlik ettiği hikayeyi bir yere taşımalıydı. Ezcümle Selim bu hikayeyi kurarken “içinde şöyle de bir renk olsa” diye yaratılmadığı için temsili de olması gerektiği gibi oldu. Kısa anlarda gelip geçse de, uzun süreli kalacak olsa da “karakterler” var bizim anlatımızda, “tiplemeler” değil. Karakterlerine böyle bakabilen her anlatının aynı temsiliyet gücünü yakalayacağına inanıyorum.

Değişen ekran kullanımları ve mecraların güncel ritmini merkeze aldığımızda sizi sektöre dair heyecanlandıran ve umutlandıran gelişmeler neler?

Netflix dışında HBO, Amazon, Disney Plus pazara giriyor. Mecraların lansman sebebiyle yaptıkları alımlarını kenara koyarsak; yılda ortalama 10 iş almayı hedeflediklerini var sayalım, toplamda 40 proje yapar. Bunlara BluTV, Gain de eklendiğinde 2023 itibariyle yılda ortalama 65-70 dijital proje çıkacak demektir bu topraklardan. Beni en heyecanlandıran kısmı hikaye anlatıcısının yakalayacağı ivme ve üretim sürecinde yaşanacak olan değişimler, gelişmeler olur. Ülkemizde seyirci, onlarca yıldır televizyon içeriğine bedava ulaştı. Ben 2013 yılından beri her fırsatta aynı cümleyi kuruyorum. Nitelikli seyir keyfi arayan, içeriğe para ödemeyi öğrenmek, bu alışkanlığı kazanmak zorunda. Açık kanalların kaderi dünyadaki örnekleri gibi olacak. Dijital mecraların çoğalması Free TV içeriklerinin de anlatı ve teknik bağlamda kalite standartlarını daha da yüksek tutmasını sağlayacak. Sonuç olarak her türlü kazanan “seyirci” olacak

Rana için sırada ne var?

Anlatmak istediğim, anlatmak için hazırladığım başka hikayeler var. Dramanın içinden soruyorsanız cevap veremem, spoiler olur…

Ve son olarak “Hiç tanımadığın biri ailen, hiç beklemediğin bir yer yuvan olabilir.” mi gerçekten?

Matilda bir bölümde kızına “İnsan ailesini seçemez derler, aslında seçebilirsin.” diyor. Haklı. Seçebilirsin. Belki farkında değiliz ama doğum anımızdan sonra zaten ailemizi seçmeye başlıyoruz. Seviyoruz, seviliyoruz, dostlar, yol arkadaşları ediniyoruz, bir araya gelip çoğalıyoruz. Yanlış seçimler de yapabiliyoruz ama esasen ömrümüz boyunca bu seçimlerimiz eşliğinde ilerliyoruz. Sanki bir seçim hakkı yokmuş gibi yaşamak zorunda kalanların da bu algı seviyesine gelmelerini sağlamak sosyal bilincimizi geliştirmek için elbirliği ile çözümler üretmemiz lazım.

Röportaj: Öykü Bilgin
Fotoğraflar: Ecem Tungaz