Modanın deneysel yüzü olarak da tanımlayabileceğimiz Iris van Herpen, tasarımlarıyla hayal gücünü korkusuzca birleştiriyor bunu yaparken de içinde bulunduğumuz yüzyılın kazandırdıklarından en verimli şekilde yararlanıyor. 3D print kavramını runway’le tanıştıran Herpen’in koleksiyonları hiç kuşkusuz modanın bir adım ötesinde. Geride bıraktığı 15 koleksiyonun akıllara kazınan 45 parçasını High Museum of Art Atlanta sergileyeceği, “Iris van Herpen: Transforming Fashion” başlıklı yeni sergisine hazırlanan Herpen ile moda ve teknolojiyi filozofik metalar ekseninde birleştiren çalışmalarının arkasındaki hikayeyi konuştuk.

Araştırmalarınızı modaya dönüştürüyorsunuz. Zihninizden podyuma giden bu süreç nasıl gelişiyor?

El yapımı giysiler için çoğunlukla çeşitli malzemelerle çok sayıda deney gerçekleştirerek işe koyuluyorum. Kimi zaman bu deneylerin arasında eskizler çiziyorum ama nihai tasarım daima mankenin üzerinde gerçekleşiyor, kağıt üzerinde değil. Çok karmaşık parçalarda doğru orantıyı yakalayabilmek amacıyla tasarımı üç boyutlu çizebilmek için çoğunlukla mankenin her yanını kağıtlarla kaplıyorum; düz bir kağıt üzerinde bunu gerçekleştirmek mümkün değil. 3D baskı kıyafetler bilgisayarda çiziliyor. Bir sanatçı veya mimar ile iş birliği yaptığımdaysa yaratıcı süreç bütünüyle tahmin edilemez oluyor; adeta bir labirente dalmak gibi. Çıkış yolunu ararsınız ama bir türlü bulamazsınız. Hatalar ve çıkmazlar bu süreçte bir hayli faydalı oluyor ve yeni fikirlerin doğmasına neden oluyor. Yaratım sürecinde bilmecelere ve çıkan sorunları çözmeye bayılırım.

2016 İlkbahar/Yaz koleksiyonunuzda metalik kafesler ile gösterişli plastik detaylar ön plana çıkıyor. Bu malzemelere nasıl karar verdiniz?

Malzeme seçimi tamamıyla sezgisel bir süreç. Bu süreçte hislerime güveniyorum. O an itibarıyla bana en uygun görünen ve aklımdaki konsepti en güçlü biçimde görselleştirebilen malzemeleri kullanıyorum. Nihayetinde her koleksiyon bir hikaye anlatır. Malzemeler, görselleştirmeye çalıştığım hikayenin bireysel sözcükleridir.

Tasarımlarınız aracılığıyla geleceği yorumluyorsunuz. Peki ya hiç geçmişe dönüp bakıyor musunuz?

Çalışmalarımda geleneksel anlamda bol miktarda el işi bulunuyor: iğne iplik ile yapılan el dikişi. Fütüristik, hatta teknolojik görünebilecek pek çok elbise aslında bütünüyle el yapımı. Geçmişe dönüp bakmamak çılgınlık olurdu, çünkü orada üst üste birikmiş katmanlar halinde bol miktarda bilgi bulunuyor. Benim bugünkü estetiğim geçmiş ile geleceği birleştirip kaynaştırmaktan ileri geliyor.

Geleneksel el işlerini sıklıkla yeni teknikler ile birleştiriyorum, bunların her ikisini de kullanmak tasarım ve üretim sürecinde kendime meydan okumam açısından önem taşıyor. Benim için önemli olan yalnızca son ürün değil, son ürüne ulaşırken izlediğim yol da eşit derecede önem taşıyor.

Couture’ün geleceğini yeniden yorumladığınız söylenebilir. Couture sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Couture benim moda anlayışımın laboratuvarı gibi; güzellik, geçmiş, gelecek, zanaatkarlık ve teknolojinin hep birlikte el ele dans ettikleri bir yer. Couture benim için yalnızca ‘gelenek’ anlamına gelmiyor, sanat ile modanın bir araya geldiği yer manasına geliyor.

Alexander McQueen’de geçirdiğiniz zamanlar geniş vizyonunuzun şekillenmesinde rol oynadı mı?

Orada çalışmak bana en çok o güzel materyalleri kullanmam için ihtiyaç duyduğum ilhamı sağladı. Ayrıca orada geçirdiğim dönem aşırı vakit alan bir elbiseyi elde yapmak için gereken sessizliği kendi içimde sağlamam gerektiğini öğretti. Bugün couture tasarlamak benim için yalnızca elbise tasarlamak anlamına gelmiyor; üretim süreci son derece önemli ve insana ilham veriyor. Esasen üretim süreci bana daha enteresan geliyor; bir şey bittiğinde sevinirsiniz ama aynı anda içinizi bir boşluk duygusu da kaplar. Çünkü her şey sona ermiştir.

İnsanlar sizin koleksiyonlarınızı tarif etmek için “fütüristik, heykelvari, teknoloji” sözcüklerini sıkça kullanıyor. Siz kendi koleksiyonlarınızı nasıl betimlersiniz?

Eğer tamamıyla dürüst olmam gerekirse, sözcükler benim için pek bir anlam ifade etmiyor. Ben daha ziyade insanları kullandığım görsel dil ile baştan çıkartmak ve hipnotize etmek istiyorum.

“Iris van Herpen: Transforming Fashion” sergisi kapsamında Ocak 2008 tarihli ‘Chemical Crows’ koleksiyonunuzda bulunan çocuk şemsiyelerinin iskeletlerinden yapılmış üç elbiseyi sunacaksınız. Bu yaratım ve malzeme seçiminin ardında yatan hikaye nedir? Olgun ve eklektik tasarıma sahip bir parça için ancak bu denli masum nesneler seçilebilirdi…

The Chemical Crows koleksiyonu simyadan ilham alıyor; sıradan bir malzemenin altına dönüşmesinden. O zamanlar birlikte yaşadığım ev arkadaşım çöp koleksiyonu yapıyordu ve evdeki çöp yığınlarının arasında kırık şemsiyelerden oluşan bir koleksiyonu vardı. Yapısal bir deney için şemsiyelerden birkaçını alıp alamayacağımı sordum. Şemsiyelerin telleriyle birkaç test gerçekleştirdim ve o zaman bu iş için altın rengi çocuk şemsiyelerine ihtiyacım olduğunu anladım. Son derece meşakkatli bir arayış süreciydi : ), ama aradığımı buldum. O aşamadan sonra 700 çocuk şemsiyesini ellerimle söküp (erkek arkadaşım da bana yardım etti) 5600 adet şemsiye teli elde ettim. O dönem çözmem gereken en büyük bilmece buydu!

Temmuz 2010 tarihli ‘Crystallization’ koleksiyonunda yer alan dünyanın 3-D tekniği kullanılarak üretilmiş ilk moda ürünü de bu sergide yer alacak. Modern zaman moda anlayışında 3-D baskıyı nasıl konumlandırıyorsunuz? 3-D baskı tekniğinde ilk etapta sizi cezbeden şey neydi?

3D baskıda beni cezbeden şey bu teknikten faydalanarak çılgın miktarda detay ve sınırsız üç boyutluluk yaratma imkanıydı. Bu anlamda sağladığı farklılık gerçekten devrim niteliğinde. Diğer tekniklerle çalışmaktan tamamen farklı. Tasarımcı olduğunuzu hayal edin; biz çalışmaya daima düz bir yüzeyden başlarız: kumaş, deri, herhangi plastik bir şey… Daha sonra onu ‘3D’ hale getirip insan vücuduna uydurabilmek için çok sayıda dikiş gerekir. Üç boyutlu çalışırken karmaşık bir tasarım yaparsanız iskelet giderek daha da karmaşık bir hal alır, daha da fazla dikiş ve iskelet gerekir ki zihninizde canlandırdığınız düz zeminden istediğiniz şekilleri oluşturabilesiniz. 3D baskı ise bunun tam zıttıdır. İşe düz bir yüzeyde çalışarak başlamazsınız. Hiçbir dikiş veya karmaşık iskelet yapısına ihtiyaç duymaksızın dilediğiniz kadar karmaşık ve üç boyutlu modeller tasarlayabilirsiniz.

Size tamamen farklı bir tasarım dünyası ile tasarım süreciniz için yeni bir anlayış sunar.

İlk 3D baskı çalışmamı hatırlıyorum da üç boyutlulukta tamamen özgür olduğumu hissetmek gerçek anlamda ürkütücüydü. Kaldı ki o dönemler el yapımı konusunda öylesine saplantılıydım ki dikiş makinesi bile kullanmıyordum.

Birdenbire bütün o her zamanki kısıtlamalardan (bilmece/iskelet sorunu) kurtuluyorsunuz, tabir-i caizse siyah bir göle atlamak gibi. Şimdi kendimi yaratım sürecinde daha özgüvenli hissediyorum ama o zamanlar mutlak özgürlük hakikaten ürkütücüydü; zaten benim hoşuma giden de bu oldu. Sunduğu zorluklar ve yeni imkanlarla bu his beni baştan çıkarttı.

Tasarımlarınızda psikolojik bir öge olduğu bile söylenebilir belki…

Çalışmalarımda iş birliği ile dostluğun önemini ifade etmek istiyorum. Başka disiplinlerden sanatçılarla birlikte çalışmak benim için önem taşıyor: bilim, sanat, dans ve mimari alanlarında çalışan kişiler farklı şekilde düşünmem ve kendimi tekrarlamaktan kaçınmam için bana ilham veriyor. Asgari seviyede kısıtlama ile gerçek anlamda ilham bulmak için ihtiyaç duyulan bu çok yönlü ilişkilerin deneyimsel sınırlarını daha derinden irdelemek istiyorum. Geleneksel disiplinlerin sınırları yok olacak ve yeni (daha geniş) uzmanlaşmalar doğacak.

Son olarak şunu sormak istiyorum: Her yeni koleksiyon için nasıl soluklanıyor ve zihninizi tazeliyorsunuz?

Pek de soluklanmıyorum, işkolik bir insanım. Atölyemde vakit geçirmek veya dünyanın başka yerlerinde iş birliği yaptığım kişilerle yeni deneyler gerçekleştirmek için seyahatlere çıkmak bana bu işe devam etmem için güç veriyor.