İdil Ergün bize film ve videoyu nasıl tanımladığını anlatıyor ve video dünyasına girişimiyle ufuktaki kısa film projelerini paylaşıyor.

Kendini bir film yapımcısı olarak görüyor musun? Bence film yapımcısı kelimesinin tanımı da değişti…
Daha değil. Bağımsız bir film çekene kadar kendimi bir film yapımcısı olarak göreceğimi düşünmüyorum. Kısa film setlerinde çalıştım, ama kendi kısa filmimi daha çekmedim. Şuanda kendimi daha çok bir video yapımcısı olarak görüyorum. Ama (!) bu yıl için asıl planım kısa bir film çekmek. Bu yaz senaryo yazmak için zaman ayıracağım.

Ama evet, Internetin doğuşu ile, sadece film yapımcılığı değil, daha bir çok uzmanlığın tanımı değişti. Önceden film sadece televizyonda veya sinemada izlenirdi. Ama şimdi kamerası ve bunu yapmaya isteği olan herkes film çekip online olarak paylaşabiliyor. Ve sosyal medyanın gelişimiyle bir çok marka artık kendini sadece reklamlarla değil, aynı zamanda viral videolarla ve ‘kısa filmler’le tanıtıyor. İnsanlar hikayeleri seviyor. Ürününüzün ne kadar iyi olduğunu açıklamak yerine, üzerine bir anlatı eklemek çok daha çekici. Yani sanırım filmlerin yerine geçen türlere talep ile, film yapımcısı tanımı da genişledi. Ve bilgiye ulaşım bir parmak uzaklığında. Londra Film Okulu’nda bir film kursuna gittim, ama onun dışında kendi kendimi eğittim.

Her şey nasıl başladı?
7-8 yaşlarındayken asılnda komedyen olmak istiyordum. İdollerim Steve Martin ve Eddie Murphy idi (biliyorum…) Ama büyük kız kardeşim film yönetmeni olmak istiyordu, bu da kulağa çok daha cool gelmişti. Ve evet, işte böyle tohum ekilmiş oldu. Ama 33 yaşıma gelene kadar aslında bunu yapmak için
bir adım atmadım. Aslında Arkeoloji ve Sanat Tarihi okudum ve mezun olduktan sonra sekiz yıl boyunca bir kaç sanat enstitüsünde ve galerilerde çalıştım. Ama her zaman bununla oyalanıyor, kendi deneysel videolarımı yapıyordum (sadece arkadaşlarıma gösteriyordum). Bir gün işimden istifa ettim ve Londra’daki bahsettiğim film kursuna kaçtım. Ya şimdi ya da hiç bir zaman diye düşündüm. Farklı bir şehirde taze bir başlangıç yapmak da ayrıca yardımcı oldu. Ve biriktirdiğim paranın hepsini bitirince, İstanbul’a geri döndüm. Beni teşvik edense arkadaşımın tasarım markası için yaptığım iki video oldu. Çıktıkları zaman aşırı derecede gergindim. Ama şansıma, çok güzel geri dönüşler aldım ve insanlar başka video projelerinde beraber çalışma teklifleriyle geldi. Ve onun ardından bir zincir reaksiyonu gibi ivme aldı.

Projelerini nasıl seçiyorsun? Şuaralar kiminle işbirliği yapıyorsun?
Şuana kadar projelerimi genelde kendim seçiyordum. Sanırım başkasının bana gelip benimle çalışmak istediğini söylemesini tercih ediyorum. Çünkü bu, onların çalışmalarımı gördüğü ve benzer bir anlayışa sahip olduğu anlamına geliyor. Ve önceki işlerinizi takdir ettikleri zaman size daha fazla özgürlük veriyorlar ve alternatif önerilere açık oluyorlar. Tercihen sanat ve tasarım çevresiyle çalışıyorum, ama herkesle çalışmaya açığım. Farklı yaklaşımların çakışması bazen beklenmeyen harika sonuçlara yol açabilir! Şuanda bir sanat galerisi için bir dizi sanatçı konuşması üzerine çalışıyorum.

Hangi film döneminden esinleniyorsun?
Görsel olarak, hep film noir estetiğine yakın hissettim. Biraz gergin ve gizemli gölge oyunlarını ve öğelerini çok seviyorum. Ve ‘hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığı’nın güçlü bir destekçisiyim. Yani garip bir şekilde, insanlara ve durumlara dair daha az taslağın ve tanımın olduğu durumları daha özgün
buluyorum. Sanırım Alfred Hitchcock ve Akira Kurosawa’nın noir ile direk olarak bağlantılandırılıp bağlantılandırılamayacağı tartışmaya açıktır ama onların sinematografisini çok seviyorum. Edebiyatta, her zaman distopyan/ütopyan dünyaları anlatan kitaplara hayranlık duymuşumdur, yani bilim kurgu noir filmlerden hoşlanmam da şaşırtıcı değil. Ayrıca Michael Haneke’nin filmleri hep bende derin bir etki yaratır.

Filmleriniz kişisel deneyimlere dayanıyor mu? İstanbul’da bugünlerde gördüğümüz gençlik kimliğinin birer temsilleri mi?
Evet, bence herhangi bir şey yaparken kendini sihirli bir şekilde kişisel deneyimden koparmak oldukça zor. Klişe gibi olacak ama çalıştığım her projenin, en alakasız olanın bile benden bir parça taşıdığını düşünüyorum. Ama eğer hikayenin konusu anlamında soruyorsanız, kısa filmim benden izler taşıyor olacak. Kendime artık ‘genç’ diyebileceğimi veya belli bir kimliği temsil ettiğimi düşünmüyorum. Ama insanların kendilerine dokunan öğeleri bulmalarını umuyorum.