Önce motor çalışır. Sonra rüzgar esmeye başlar. Yuvadan çıkmışsındır. Önünde bir sonsuzluk, arkana baktığında dümene geçmiş bir baba vardır. Uzak olmak, uzaklaşmak nedir anlarsın. Bir martı toplaşması ya da bulut gölgesi yolunu gösterir. Nerede durmak istediğine sen karar verirsin. Sınır yok, üstünden atlaman gereken çit yok. Birdenbire sessizlik gelir. Baba oltayı atar, ardından sen. Yeni dünya, farklı düzen. Sanki Mars’a ilk ayak basan ben. Maceranın adını sen koy. Çünkü her türlü eve elin dolu döneceksin.

Ben 12-13 yaşlarımda Rize’de babamla balığa çıktığımda bunları yaşarken Sivas’ın Gürün isimli kasabasında başka bir çocuğun tek isteği denizi görmekti. O da babasıyla balığa çıkardı. Tek farkı, yakası olan bir nehre oltasını atardı. Deniz en büyük haliydi. Çünkü edebiyat öğretmeni olan annesinin kütüphanesinden ödünç aldığı Hemingway’in “Yaşlı Balıkçı ve Deniz” romanı ucuz bucaksız maviliği fısıldıyordu. Yatak odasının camından gördüğün değildi, arkadaş olup peşinden gittiğin bir yazarların açtığı kapılardı hayat. 2000’lerin başında televizyonsuz bir evdeyiz. Derin bir nefesten sonra oturduğu yerden kalkmayan bir zaman diliminde. Benim sorularımın odağında Furkan Temir var. Onun kadrajında ise yerin yedi kat dibinden gökyüzüne kadar uzanan koca bir dünya.

Çocukluğundan beri yakın dostu olan Hemingway ve sırdaşları Dostoyevski ve Tolstoy’u yanına alarak kentten şehre geçen Furkan, sonrasında onu koşulsuz üretime hazırlayacak adaptasyon sınavının ilkine hazırdı. Her ne kadar izlediği ilk film olan Matrix’te, Wachowski kardeşlerin yarattığı Zion şehrinden uzak olsa da artık elinin altında bilgisayar ve internet vardı. “Tarkovski bir kitabında fotoğrafın sinema üzerindeki etkisinden ve öneminden bahsediyordu. İnternetten Tarkowski’nin çektiği polaroidleri buldum, sonra başka yönetmenlerin…”. Annesinin film yapmak için sunduğu senaryo şartını sayısız kitap okuyarak ilerlettiğini düşünen Furkan için sırada fotoğrafı ve fotoğrafçılığı keşfetmek vardı. Üç yıl sadece Magnum ve Seven gibi ajanslarının arşivlerine ve sevdiği sanatçıların fotoğraflarına bakarak geçirdikten sonra ben hazırım dedi. Mahalle fotoğrafçısının kamerasını ödünç alarak başlayan hikayenin nereye varacağı meçhul. O dönem katıldığı Bursa Fotofest’te küratör olan “Bence halen yaşayan en iyi 5 fotoğrafçıdan birisi.” dediği Jason Eskenazi ile tanıştı ve gideceği yönün dokümanteri olduğuna karar verdi.

The city of Nusaybin, where in the 80s and 90s, intense clashes between the Turkish army and PKK have occurred. Members of YDG-H (a pro-PKK armed group of young people) are attacking the police with fireworks through the barricades they have built from tires that have been burnt during the Newroz celebrations. Date: 19/03/2015 Nusaybin,Mardin – Turkey

Sınav gününe uyandığımda çok neşeliydim. Çünkü kapının eşiğine gelmiştim. Yapmam gereken bir şey vardı. Sonrası ise hayallerin peşinden koşmaktı. Furkan için de aynısı oldu. “Liseden mezun olduktan sonra ailemin üzerindeki yetkisi teknik olarak kalkmıştı. Üniversite sınavından çıktım ve Urfa’ya bir bilet aldım. O dönem Suriye savaşı yeni başlamıştı. Ben de Suriye sınırına gittim.” diyen Furkan’ın peşinden koştuğu şey fotoğraf olsa da asıl yapmak istediği gerçekle yüz yüze gelip 17 yaşına kadar ona çizilen tüm sınırları aşmaktı. “Şunu anladım. Kamera çok özel bir alet. Fotoğraf çektiği için değil. Ortamda sadece varlığıyla bir şeyleri değiştirebildiği için…”. Bu yolculukta ilk kimliklerini kazandı. Gazeteci ve fotoğrafçı. İnsanlar en kederli anını da sofradaki bir tas yemeğini de onunla paylaştılar. “Her deklanşöre bastığınızda gerçeklik kırılıyor. Sürekli gerçekliği bükme gücü olan bir alet gibi. Fotoğraf makinasının önü ve etrafındaki his farklılığı, insanlar tarafından yüceltilmesini sağlıyor. Yukarıdan insanlara bir şeyler buyurabiliyor, onları zorlayabiliyor. 17 yaşımda olsam bile yaptıklarımı kabul ettirebiliyor.” sözlerine Furkan şunu da ekliyor: “Makinanın arkasına geçtiğinde gerçekle arana bir şey giriyor ve önünü etkilediği kadar seni de etkiliyor.”.

Suriye aktarmalı İstanbul’a giden Furkan, burada şimdilerde 140 Journos’ta birlikte çalıştığı Engin Önder ve Cem Aydoğdu ile tanıştı. Çektiği fotoğrafları dergilere gönderen Furkan, birkaçını da satmayı başardı. Orta Doğu’nun sınırında yaşayan bir fotoğrafçı sıfatını yeni kazanmış biri olarak yakaladığı olgun tarz ve Avrupa estetiği sayesinde kısa sürede dikkat çekti. “17 yaşında bir çocuk Türkiye’den bir e-mail atıyor. Sonra bunu takip ediyor. 1 ay sonra tekrardan e-mail atıyor. Sürekli iletişim halinde kalıyor. Bu durum yayınların çok hoşuna gitti.” sözleri, Furkan’ın bugünkü işleyen çarkına ve sürekli sonuç veren üretimine ışık tutuyor. Sonraki birkaç yıl boyunca gerek Gezi Parkı’nda, gerek Suriye’de çektiği fotoğrafları başta New York Times, Le Monde ve Der Spiegel olmak üzere pek çok gazete ve dergide yayımlanan Furkan, 20 yaşına geldiğinde düzenli müşterisi olan ve kendi faturasını kesen bir fotoğrafçı oldu.

Right after the capture of Kobane by YPG, which ended the war, the annual Newroz celebrations, which are culturally and politically of great significance for the Kurdish people were dedicated to the victory in Kobane. During these celebrations, people traditionally build large fires and jump over them. A child jumping over the fire with a YPG flag tied on his face. Date: 17/03/2015 Suruc,Sanliurfa – Turkey

Hayal ettiği denize, çocukken anne ve babasıyla gittiği yazlık yolunda bir otomobil camından bakarak kavuşan Furkan için o yaşlarda hayaller tüketilebilen bir şey değildi. Lise yıllarında referans aldığı Seven ajansının sadece 3 yıl sonra fotoğrafçısı olduğunda ise durum farklıydı. Yaşadığı tecrübeyi; “20-30 yıldır bu işin içinde olan fotoğrafçıların sürekli benzer kareleri çekip bunun bir şey değiştirmediği görmelerine rağmen elde ettikleri statü ve ekonomik düzen için devam ettirmeleri beni soğuttu.” cümleleriyle anlatıyor ve ekliyor; “Kendimi sanatçı olarak gördüm hep, gazeteci olarak değil. Kişiliğimi saklamayı sevmiyorum.”. Onun için fotoğraf makinası bir güç ve bunu kullanmanın yolu da gerçeği estetize etmek. 1-2 sn’lik bir andan dönüşü olmayan hislere uzanmak.

Biraz savaşı konuşalım istiyorum. Orada, içinde olmayı. İlk söylediği şey: “Normal hayatı nerede olursan ol yaşamaya mecbursun.” oluyor. Bunu desteklemek için ekliyor: “İnsanlar kendi elleriyle yaptıkları şehirleri yıkamıyor, tıpkı oluşturdukları düzen gibi…”. Her şekilde ayakta kalan sistem, Furkan’ın da farklı koşullara adapte olmasını ve elindeki makine gibi duygusuz hareket etmesini sağlıyor. Bu konuda kendini eğitmeye çalıştığını söyleyen Furkan, “Savaşta olmayı seçme sebeplerimden birisi de Hemingway sanırım.” diyerek kasaba günlerine selam gönderiyor. Ayrıca hayatta kalma güdüsünün kendisinde bir şeyleri harekete geçirdiğini ve bu sayede çok daha hızlı düşünüp daha verimli çalıştığını söylüyor. Bu onun sihirli iksiri gibi… Bu iksirden bir yudum alıp kadrajında ne varsa güzelleştirdiği fotoğraflar, “What Makes War” adını verdiği seriyi ortaya çıkardı. Amacı kaosun içinde Furkan’ın gördüğü güzelliği yansıtmaktı. Bu da onun tarzıydı.

Life is trying to return to normal between the shambles. Date: 23/04/2015 Kobane – Syria

Furkan’ın bugününü yakalamak için Asmalımescit’te çok sevdiği Şimdi Cafe’den kalkıp onun için özel olan Kasımpaşa’daki bir çay bahçesine gidiyoruz. Yalnız başıma girmeyi asla cesaret edemeyeceğim karanlık bir alt geçidin sonunda Haliç manzarasını kucaklayan bir yer burası. Sınırları geçmeyi başaranların ödülü.

Kum saatini 2019’da ters çeviriyorum. Şimdi karşımda bazılarının ressam, bazılarının gazeteci, bazılarının fotoğrafçı, bazılarının reklamcı, bazılarının ise sadece sanatçı olarak tanıdığını birisi var. Kendine yeni karakterler yaratan ve internetin verdiği güçle anonim olarak hepsini toprağın altına gömen birisi. Hayatımın %90’ı dediği, fotoğraftan videoya geçtiği 140 Journos’ta bu yıl için seçtikleri slogan’ın “We are going tribal” olduğundan bahsediyor. Nedenini ise “Şu an 27 kişi çalışıyor. Onların da anonimleşip 140 Journos altında tek bir kişi gibi davranabilmesi hedefimiz. Birlikte çalışan herkesin tek bir isimde birleşmesi, pek çok kolu olan bir canlı gibi davranabilmeyi sağlıyor.” şeklinde açıklıyor. Bir ana karakter gövdesinden çıkan yan karakter dalları, modern hayatın kutsal ağacı gibi. Her zaman üretimin öznesi olmamak. Bazen sadece ufak bir parçayı tamamlayarak devam etmek. Tüm bunlar Furkan’ı, onu yavaşlatacak sarmaldan uzaklaştırıyor. “Son iki senedir hayatımın en mutlu günlerini geçiriyorum. Çünkü toksik değilim. Büyük bir üretimin parçasıyım evet ama aynı zamanda çok küçüğüm. Yerimi benimsedim. Orada daha ufak işler yapmaya, daha niş olmaya, yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorum.” sözleri, sistem içinde nasıl hareket ettiğini açıklıyor zaten. Tüm bunlarla paralel hareket eden 140 Journos’un da gazeteciliğin sınırlarını aştığını ve kurgu belgesellere yöneldiğini not düşüyor.

After 8PM border gates are closed because of security reasons.A woman waiting between her belongings for the last truck to transport refugees to the city centre. Date: 01/10/2014 Suruc, Sanliurfa – Turkey

Rastgele bir yöne yürüsen denize çıkacağın İstanbul’un ona ne ifade ettiğini soruyorum. Cevap vermeye “Denizin en harika hali burada olduğu için İstanbul’u çok seviyorum.” sözleriyle başlıyor ve “Bu şehirdeki enerji, kaos ve tahmin edilemezlik bana iyi geliyor. Yaşayabildiğim kadar İstanbul’da yaşamak istiyorum.” diyerek sonlandırıyor. Tekil olmak ve düzen içinde kendi evini, odasını, yatağını ve baş ucunu oluşturan herkes gibi o da kalabalıktan ve fazlalıktan korkuyor. Bundan uzaklaşmak için iki yolu var: “Ya etrafımı küçük ve beni anlayan bir kalabalıkla çevirmek ya da herkesin anlaması gereken bir iş yapıyorsam da kendimi onun içinde gizleyebilmek.”. Tam bu sırada zihnimde Radiohead’in “Keep your distance, then no harm will come” sözleriyle başlayan “III Wind” şarkısı çalıyor. Tesadüf değil.

İnsanlığın, görsellik ve bunun oluşturduğu sosyolojik katmanlarla savaşının tam ortasındayız. Ona fotoğraf makinası değil, mikrofon uzatıyorum. “İlk mağara resminin çizildiği zamanda mağaranın içinde olmak, o resmi çizmek ve ilklerin arasında yer alacağının da farkında olmak.” sözleri, videoya bakış açısını net bir şekilde gösteriyor. Fakat altını çizmek isteği şeyler var: “Rafine ve benim için hazırlanmış bir hayatı yaşamak istemiyorum. Olasılık dışı olan karşılaşmalarla çoğalıp farklı kombinasyonların yeni fikirleri doğuracağını düşünüyorum.”

Birlikte geçirdiğimiz dört saatin sonunda Furkan, hiç değişmeyen hayalini açıklıyor: “Film çekmek. Hayatım boyunca da bu olacak. Bir gün ilk filmimi çekersem, en çok yapmak isteyeceğim şey ikincisini çekmek olacak.” Bunun gerçeğe dönüşmesi elinde değil. Durumun farkında. Belki de o yüzden bu sözler ağzından çıkarken başını eğip parmaklarına bakmaya başladı. Bilinmez. Kum saati bitti. Hava da karardı. Hesabı ödeyip metroya biniyoruz. Aynı yolda, farklı yönlere gidiyoruz.