Yarım kalan bir aşk hikâyesi kaldığı yerden devam edebilir mi? Aradan geçen onca senenin telafisi mümkün mü? Peki giden taraf olmak mı daha kolay yoksa kalan taraf mı? Ümit Ünal’ın son filmi “Aşk, Büyü vs.” tüm bu sorgulamalar etrafında 20 yılın ardından bir çocukluk aşkının kapısını aralıyor. Selen Uçer, Ece Dizdar, Ayşenil Şamlıoğlu, Uygar Özçelik ve Emrah Kolukısa’nın oyuncu kadrosunda yer aldığı film, kulaklarımıza bir ada masalı fısıldıyor.

k, Büyü vs.” ilk bakışta unutulmayan bir çocukluk aşkının tekrar alevlenmesi gibi görünse de aslında derinlerde mesafeler, göç, sınıçatışması gibi pek çok sosyolojik etmeni de barındırıyor. Filmden önce hikâyeden başlamak istiyorum, aslında çok tanıdık, izleyene geçmişten bir şeyler hatırlatan bir konu. Hikâyeyi nasıl kurguladınız, nelerden ilham aldınız?

Ümit Ünal: Hikâyenin kökleri eski işlerimde de bulunabilir. Daha önce de adalet duygusu, adaletsizlikle hesaplaşma, haksızlığa itiraz temaları çevresinde dolaşan hikâyeler anlattım. Aklım bu konularla çok meşgul oluyor yıllardır. Doğaüstü unsurlar da (kendim doğaüstü olaylara hiç inanmasam da) filmlerimde romanlarımda sıklıkla yer alır. Doğaüstü unsurları gündelik gerçekliğe olan inancımızı sorgulayabileceğimiz araçlar olarak kullanıyorum. 2016 başında Büyükada’ya taşındım ve sürekli orada yaşadım. Hikâye oranın sokaklarında yürürken, adanın mimarisine, doğasına hayranlıkla bakıp düşünürken şekillendi. 

Toplum baskısı, farklılıkların yadırganması, dışlanma, yönelim sorgulamaları, zorla normalleştirilmeye” çalışılma… Tüm bunlar günümüzde hâlâ baş etmeye çalıştığımız meseleler, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Filmde bu motifleri hangi perspektiften ele aldınız?

Ümit Ünal: Ülkemiz cinsellik konusunda korkunç bir ikiyüzlülük içinde. Uygar toplumların çok uzun zaman önce geçtiği ve geride bıraktığı yerlerde boğuluyoruz. Baskıcı bir ahlak anlayışı, kadınlara, erkeklere, LGBT+ insanlara hayatı zehir ediyor; tek tip insan, tek tip cinsellik yaratmaya ve geri kalan her şeyi yok etmeye çalışırken hasta bireyler ve hasta bir toplum oluşmasına yol açıyor. Bunun kısa vadede çözümü yok, sonuçta toplumun olgunlaşmasıyla, zamanla ilgili. Ama iyileşmeye yönelik adımlar, ancak her şeyin açıkça konuşulması, tartışılması, farklılıkların görünür olmasıyla mümkün bence. Hiçbir şeyi kâbus, tabu, yasak hâline getirmezsek; her şeyi açık açık konuşursak belki bugün yaşanan cinayetleri, mutsuzlukları, hastalıkları biraz azaltabiliriz. Benim çabam bu yönde. 

Film boyunca aşk ve büyünün karşılaştırılması, zaman zaman birbirinin yerine geçmesini izliyoruz. Belki de hepsi kafamızda bitiyor, bir yanılsamadan ibaret. Sizce?

Ümit Ünal: Dediğim gibi ben büyüye vb inanmıyorum. Elbette büyü gerçek değil. Ama aşk ne kadar gerçek? O da sonuçta bir varsayıma, kafamızdaki bir inanca dayanıyor. Filmin hikâyesinin temelindeki sorular bunlar. Seyircinin kafasında böyle sorular yaratarak, kendi hayatlarını da sorgulamalarını sağlamak istiyorum.

Hayat basıldığımız gün durdu asılı kaldı”, “Üstümden 20 yıl geçti”, Dünyada kimse kimseyi böyle özlememiştir” gibi göründüğünden ağır anlamlar taşıyan cümleler aslında çok şey ifade ediyor. Film ve hikâyenin edebi anlamda da çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu konuda referans noktalarınız nelerdi?

Ümit Ünal: Bir yönetmen olarak, en büyük ilham kaynağım sinemadan çok edebiyat oldu. Çok hayran olduğum büyük yönetmenler var elbette ama sevdiğim yazarları gözümde daha çok büyütüyorum ve kendimi, yaptığım işleri onlara göre ölçüyorum. Buraya kadarı doğru. Ama açıkçası filmlerde kullandığım cümlelerin, diyalogların “fazla edebi” bulunması biraz da sinemamızdaki edebiyat ve iyi diyalog yazarı eksikliğinden diye düşünüyorum. Seyircinin kulağı Türkçe filmlerin, dizilerin çoğunda ya çeviri kokan, çok düz ve manasız ya da aşırı ağdalı, şairane konuşmalar duymaya alışmış.  O yüzden normalde olması gereken “iyi diyalog”la karşılaşınca birçok seyirci şaşırıyor. Filmdeki diyalogları dile getiren ben değilim, gerçek hayatta böyle cümleler kurmam. Reyhan ve Eren gibi insanların böyle konuşacağına inandığım için böyle yazdım.

Filmde en “edebi” kısımlar, Reyhan’ın mektuplarından “alıntıladığım” yerler. Orada da konuşan ben değilim, edebiyata hevesli, okuyan eden, 18 yaşında bir kızın aşk mektubu dilini yaratmaya çalıştım. “Şairane” metin duygusunu abartarak, altını çizerek yazdım.

Her yarım aşk hikâyesinde bir giden, bir kalan taraf vardır. Eren istemeden de olsa bu hikâyenin giden tarafı. Ancak tüm yaşadığı zorluklara rağmen geri dönecek, karşısındakine yaşadıkları aşkı hatırlatacak güce sahip. Bu duygu hep içindeyse 20 sene boyunca nasıl dayanmış/beklemiş sizce?

Ece Dizdar: Bizim hikâyemizin büyüsü burada saklı. Bu bir büyü mü? Yoksa yaşanmamışlıklardan, yarım kalanlardan, yurt dışına gidip eğitim, sağlık ve her tür maddi imkânla yaş almaya rağmen kendi özgürlüğünde, kendi doğal ritminde kendini var edememiş olmaktan sebep, yıllar sonra Eren’i bulan bir bıkkın, yılgın, yenik duyguyla eve dönüş mü Reyhan’a dönüş? Buna da aşk mı diyoruz? Belki başka sözcük bulamadığımızdan böyle diyoruz. Belki zorla şekil verdirmeye çalıştıkları Eren bir türlü olamamıştır ve Eren artık “yeter” deyip, oyunu yakıp başlangıç karesine dönmüştür. Reyhan, Eren’in evidir bence.

Bizim hikâyemizin büyüsü burada saklı. Bu bir büyü mü? Yoksa yaşanmamışlıklardan, yarım kalanlardan, yurt dışına gidip eğitim, sağlık ve her tür maddi imkânla yaş almaya rağmen kendi özgürlüğünde, kendi doğal ritminde kendini var edememiş olmaktan sebep, yıllar sonra Eren’i bulan bir bıkkın, yılgın, yenik duyguyla eve dönüş mü Reyhan’a dönüş? 

Ece Dizdar

Reyhan bir taraftan kendini aşkın ılık sularına bırakmak istese de içinde çok da unutamadığı bir keder var. Kendini bu ilişkinin zorlukları çeken tarafı olarak görüyor. Çektiği acıları bir anda unutup da bambaşka bir hayata başlamaktan çekiniyor. Siz karakterin bu yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?

Selen Uçer: Gerçekçi buluyorum. Reyhan, “yapabildiğini yapmış”, hayatta kalabilmek için önündeki Eren’e göre çok daha kısıtlı olan seçeneklerini kullanmış. İki karakter de kendini gerçekleştirememişler ama sosyal sınıf ve ekonomik zorluklardan Reyhan’ın seçimleri çok daha kısıtlı olabilmiş. Bu ikili karşılaştığında Eren’in durumu anlaması, tam da bu yüzden zaman alıyor. Reyhan en sert hayat koşulları ile savaşmış. İkisi de baskı altında yaşamış, ikisinin de derdi büyük ama farklı gündelik yaşam gerçekleri var. Ve aslında ikisi de artık çocuk olmadıkları için, onca yaşanmışlıktan sonra anlaşmaları bile zor, yani filmin finalinden sonra. Ümit Ünal “genç” kalan ruhu, yaşa bakmayan paylaşımı, samimiyeti, sevgiyi öneriyor filmin finalinde. Bana da bu çok güzel ve özel geliyor özellikle günümüz dünyasının karmaşık ve filtreli ilişkileri içinde. Ümit Ünal “genç” kalan ruhu, yaşa bakmayan paylaşımı, samimiyeti, sevgiyi öneriyor filmin finalinde. Bana da bu çok güzel ve özel geliyor özellikle günümüz dünyasının karmaşık ve filtreli ilişkileri içinde.

Ümit Ünal “genç” kalan ruhu, yaşa bakmayan paylaşımı, samimiyeti, sevgiyi öneriyor filmin finalinde. Bana da bu çok güzel ve özel geliyor özellikle günümüz dünyasının karmaşık ve filtreli ilişkileri içinde.

Selen Uçer

20 yıl sonrasında buluşan karakterler onca seneyi adeta bir güne sığdırmaya çalışıyorlar. Onca senenin tek bir günde telafi edilmesi mümkün değil belki ama bir günün 20 seneye bedel olması mümkün olabilir mi?

Ümit Ünal: “Ara” filmimde bir sahnede iki çok yakın arkadaş yirmi yıldan uzun bir sürenin hesabını 10 dakika içinde, bir masa başı konuşmasında keserler. Bazen bir aşkı ya da bir dostluğu bitirmeniz tek bir cümleye bakar. Bardağı taşıran son damla meselesi… Böyle şeyler herkesin başına gelir sanırım. 

Selen Uçer: O bir gün, aslında bir gün değil. 20 yıl o günü getirmiş. Yani o gün 20 yılda birikerek oluşmuş. Eren’in şansı olmuş ve herhangi bir zaman değil, annesinin kaybından sonra yapabilmiş bu geri dönüşü. Hayat onu bu yüzleşmeye zorluyor ve yaratıyor. Reyhan da başta zorlansa da kendi sistemine uygun bir şekilde -filmin büyü hikâyesi de tam burada devreye giriyor- katılıyor. Kayıplar, ilişkiler, hayatın kontrol edemediğimiz birçok döngüsü insana yolunu belirletiyor. Bu karşılaşmanın da zamanı buymuş, 20 yıl sonra… Kendi hayatımızdan da biliriz, bazen bazı şeyler tam da zamanını bekler, ne kadar zorlasan ve istesen olmaz, yaşam şartları oluşturunca oluverir. Öyle bir şey yani…

Ece Dizdar: O gün 20 seneye bedel değildi bana sorarsanız. O gün, kaybettikleri 20 seneye bir ağıttı. Yeniden başlamak mümkünse gün, o gündü. Kendilerini özgürce var edememiş olmalarının ve kayıp zamanın bir telafisi yok. Ama “tamam” deyip bundan sonrasını şekillendirmek adına titrek bir çabaydı o gün. 

Ayşenil Şamlıoğlu: Değil 20 yılı bir güne sığdırmak, bir ömür bir ana sığar düşüncesindeyim. Evren bir zerreden doğdu ve büyüyerek bu güne ulaştı geri dönüp bunca asır boyu büyüklük o zerreye sığabilir.

İkisi bana hep Furuğ Fehruzzad şiirlerini anımsattılar.

Bak nasıl içinde gözlerimin

Eriyor damla damla keder

Eriyor damla damla keder

Karanlık ve isyancı gölgem nasıl

Tutsağı oluyor güneşin

Bak

Yok oluyor tüm varlığım ve beni

İçine alıyor bir kıvılcım

Fırlatıyor taa doruklara

Bak nasıl

Sayısız yıldızla

Doluyor gökyüzüm benim

Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan

Ve kokular ve ışıklar ülkesinden

Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte

Fildişi, bulut ve kristal

Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum

Götür şiirlerin ve coşkuların kentine

Filmde belki aşk duygusunun da en önemli etmenlerinden biri “anı yakalama/anda kalma” sıklıkla karşımıza çıkıyor. Geleceği düşünerek ya da mantıklı hareket ederek verilebilecek kararların aşkta pek yeri olmuyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Selen Uçer: Aşk iki insanın birbirine bağlanma hâli bence. İnsanlar tanışıyor, birbirlerinde bir etki-tepki yaratıyorlar ve hayata beraber ya da ayrı devam ediyorlar çeşitli şekillerde. Evliliklerin, aşk ilişkilerinin ve hatta dostluk, arkadaşlık ilişkilerinin bile temeli bu aslında. Aşkın da birçok çeşidi olduğunu düşünüyorum yani. Ama anı yakalamak, anlık seçimlerimiz hayat hikâyemizi oluşturmaz mı zaten? Önceliklerimizle, akıl ya da duygu ile ama en başta kendine samimiyetle, her anlamdaki tutkunu seçerek hepsini doğru değerlendirmeli. Yani bence esas önemli olan, insanın önce şartları ve kendini iyi dinleyip, gerekirse bedelleri ödeyip, gerçek seçimler yapabilmesi. Aşkta da, meşkte de, meslekte de, her şeyde. 

Ece Dizdar: Bildiğimiz, bize çocukluğumuzdan itibaren pompalanan o kontrolsüz yakıcı aşk kavramında mantığın yeri yok evet. Ama konu oraya geldiyse belki de mantıklı olan o itkinin ittiği yönde gitmek olabilir. Defalarca yaşadım. Her defasında da geçiyor. Geçiyor geçmesine ama mutlaka değiştiriyor. Fiziksel olarak herkesin görebileceği şekilde yolunu değiştirebiliyor ya da oldukça sinsi şekilde sonraki kararlarını değiştiriyor. Birkaç devre yanıyor yani. Sonunda çemberi dönüp seni yine daha mantıklı bir insan hâline getiriyor olması mümkün. 

Filmde adeta geçmişin tozlu sayfaları arasında kalmış bir büyücüyü/falcıyı canlandırıyorsunuz. Bozmaya çalıştığı aşk büyüsünün kahramanlarının iki kadın olduğunu duyunca yadırgıyor ve rahatsız oluyor. Bir yandan ayıplar ve eleştirirken bir yandan da “hâlâ aşık mısınız” diye sormaktan geri durmuyor. Bu bana toplumsal normlar sebebiyle “ayıplamak/yaftalamak” mecburiyetinde hissettiğini düşündürüyor. Siz karakterin bu yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz? 

Ayşenil Şamlıoğlu: Toplumsal normlar insanları belli bir noktada duruş sergilemeye, tavır almaya zorluyor. Pembe’nin böyle bir derdi olmasa da hafiften kınamak ihtiyacı duyuyor, sonrasında hâlâ aşık mısınız sorusu o kadar da ayıplamadığının bir göstergesi ama bu noktada kendini ele vermek istemediğinden “bana ne ben aldığım paraya bakarım” diyor. Bence Pembe’nin tanıklık ettiği ilk farklı seçim değil bu ayrıca toplumsal olarak kabul gören heteroseksüel ilişkilerde kim bilir nelere şahit oldu. İnsan yaşamının sırlarına vakıf olan bir büyücünün toplumsal kınayışlara eşlik etmesi zaten düşünülemez kanısındayım.

İnsan yaşamının sırlarına vakıf olan bir büyücünün toplumsal kınayışlara eşlik etmesi zaten düşünülemez kanısındayım.

Ayşenil Şamlıoğlu

20 yıl sonra bir araya gelen iki çocukluk aşkı, yaşadıklarının “çocukluk yaramazlığı” mı yoksa bunca senedir yaşadıkları her şeyden daha mı gerçek olduğunu çözmeye çalışıyorlar. Bu bambaşka hayatlar yaşamış iki insan için çok cesurca bir hareket. Bu noktada cast seçiminize değinmek istiyorum. Zira başroldeki iki oyuncu da gerçekten o karakterler olduğuna ikna eder güçte. Oyuncu seçimlerinizde nelere dikkat ettiniz? 

Ümit Ünal: Selen Uçer ve Ece Dizdar uzun zamandır tanıdığım, arkadaş olduğum insanlar. Selen’le daha önce çalıştık, Ece ile çalışmamıştık, ama ikisinin de oyunculuğunu çok takdir ediyorum. Bu senaryoyu yazarken en baştan itibaren onları hayal ettim, senaryoyu onlara göre yazdım. Çekim öncesi aylara yayılan bir süreçte, uzun uzun provalar yaptık ve senaryonun kimi yerleri o provalara göre de bir parça değişti. İkisinin de çok iyi oyunculuk çıkardığına inanıyorum. 

Maalesef sinema salonları kitlesel araçlar olmaktan çıkıyor ve sadece “meraklısına”, seçkin bir kitleye hitap eden yerler olmaya doğru gidiyor

Ümit Ünal

Yeşilçam filmlerinin günümüz uyarlaması olarak görebileceğimiz “Aşk, Büyü vs.” 22 Mayıs tarihinden itibaren MUBI’de izlenebiliyor. Yeşilçam dönemindeki film izleme alışkanlıklarına kadar eskiye gitmeye gerek yok belki ama, eskiden bir film sadece sinemada izlenebiliyordu. Sizin bu çevrim içi dönüşüm hakkındaki görüşleriniz nedir? 

Ümit Ünal: Ülkemizde pandemi sinema salonlarına büyük bir darbe vurdu ama pandemi öncesi de hatırlarsanız, yapımcılar ve dağıtımcılar/salon sahipleri arasında anlaşmazlıklar vardı. Seyirci sayısında da bir düşüş yaşanıyordu. Zaten 85 milyonluk bir ülkede en çok iş yapan filmin gişesi 5-6 milyon kişi ise bence ciddi bir pazarlama, dağıtım, sunum sorunu var demektir. Bence bizimki kadar büyük bir ülkede normalde ticari bir filmin 20-25 milyonu bulması lazım. Olmuyor, çünkü insanların ekonomisi elvermiyor, çoğunluk evlerinde dijital ortamda (çoğunlukla da korsandan) izlemeyi tercih ediyor. MUBI’nin, yanılmıyorsam 20 TL olan aylık ücretini bile karşılayamayan ve “Aşk, Büyü vs’yi çok merak ediyorum ama seyredemiyorum” diye korsana düşmesini bekleyen insanlar var, Twitter’a yazıyorlar bunu. Ülkemizin bu alandaki en büyük sorunu korsan sektör ama bütün dünyada da filmleri salonda izlemek yerine evinde, bilgisayarından, dijital ortamda seyretmeyi tercih eden insanlar çoğalıyor. Maalesef sinema salonları kitlesel araçlar olmaktan çıkıyor ve sadece “meraklısına”, seçkin bir kitleye hitap eden yerler olmaya doğru gidiyor.