Hayal kurmayı benim kadar çok seven birini daha gördüğümde dünya duruyor. Onun zihnine ışınlanmak istiyorum. 2020 benim için “istikrarlı hayallerle” başlamıştı ve öyle devam etmesi için elimden geleni yaptım, bu sebeple seneyi Gaye Su Akyol’un çekim alanında kapamanın duygusal bir tarafı var. Kendin olmak, güçlü olmak, farklı olmak, özüne dönmek, Türkçeyi kusursuz kullanmak… Gaye Su Akyol, hayal kurmanın sınır tanımayan cumhuriyetinde kendi galaksisini yaratırken; İsyan Manifestosu’nun ardından sınırsızca süzülüyor kelimeleri… Fırsat eşitliği yaratmayan düzene, her başarının altında hinlik arayanlara, ülkelerin değil kendisinin çizdiği sınırlarda boğulanlara ve herkesi dibe çekmeye çalışanlara rağmen oto sansürsüz kalabildiği için Gaye Su Akyol’u yakından tanıyabilmek eşsiz. Siz de bize katılın.

Çocukluğun nasıl bir evde geçti?

Her şey güllük gülistanlık sanıyordum, terapilerle ortaya çıktı ki pek de öyle değilmiş. Mutluydum, mutluyduk ama o mutluluğu sağlayabilmek için arkada, boşlukları doldurmaya yarayan incelikli bir tiyatro da dönüyormuş. Babam ressam, kendi başına bir “rockstar” ve öyle de yaşamış, hala da aynı rockstarlıkta devam ediyor. Bu sırada annem ve abim, hemen yan apartmanda da anneannem, dedem ve hayatımda büyük etkisi olan dayım oturuyor. Dolayısıyla çocukluğum bu iki evde geçti. Çekirdek aile benim için bu ekipti. Babam birkaç günde bir eve teşrif eden bir üst kurul ya da duvardaki resimlerine baktığım Atatürk gibiymiş, birkaç sene önce fark ettim bunu. Her biri rahatlıkla dizi ya da film karakteri olabilecek güçte, nev-i şahsına münhasır kişilerden oluşan bir ailede büyüdüm. Annem ve anneannemin hiç eksik etmediği derin sevgileri ve güven duygusu, ikisinin de çok sevdiği Klasik Türk Müziği, dayımın rock ‘n’ roll klasiklerine, caza olan ilgisi, biriktirdiği albümler, Agatha Christie romanları koleksiyonu, gazetecilik dolayısıyla yurt dışı gezilerinden getirdiği yerel çalgılar, abimden Nirvana’yı ilk kez duymam, çocukluğum denildiğinde aklıma gelenler. Babamın Ruhi Su, Aşık Veysel gibi halk müziği klasiklerinin yanısıra Klasik Batı Müziği dinliyor oluşunu da hatırlıyorum. Tüm bu müzikler, ardından gelen Anadolu Pop, 60-70’ler, psychedelik rock, punk gibi benim için o dönem yeni olan keşiflerle, bugün yaptığım müzik de şekillenmeye başladı.

Yelek: Dice Kayek, Tişört: The Attico, Beymen, Kemer: Balenciaga Zorlu Butik,
Eldivenler: Editöre Ait, Etek: Nihan Peker, Gizia Gate, Broş: Fey,
Çorap: Wolford, Ayakkabılar: Fendi, Beymen

 

Türkiye’de doğup büyümüş, yaşamakta olan biri olarak çok açık ki ben Batılı değilim, hiçbir zaman kendimi batılı gibi hissetmedim, doğuya ait hissettiğim de söylenemez, zira bu anlamda Türkiye‘yle birbirimize epey benzediğimizi düşünüyorum, ne tam doğulu, ne de batılı, kültürel olarak sınırlara, tanımlara sığamayan bir konum.

Müzik türleri arasındaki ilişkin zaman içerisinde nasıl değişti?

Beş yaşında Tut-i Mucize Guyem’i ezbere söyleyen bir çocuk olarak hikayeye tersten başladım diyebilirim. Klasik Türk Müziği, Türk Halk Müziği eserlerini çocuk yaşta ezberlemeye başlamıştım. İlkokul 4. sınıfa giderken Nirvana’yla tanışmam benim için milattır. “İşte aradığım bu!” hissini iliklerime kadar hissettiğim anı bugün gibi hatırlıyorum. O günden sonra kocaman bir külliyat denizine düştüm, keşif hala devam ediyor. Ortaokulda grunge, punk, bir ara metal, aynı dönemlerde Anadolu Psych’ı keşfetmem, Selda Bağcan, Erkin Koray, Moğollar gibi klasikler, lise yıllarında  Morphine, Nick Cave, Bob Dylan ve adını sayamayacağım bir yığın isim. Birbirleriyle son derece alakasız gibi görünen müzik türlerine aynı dönemlerde dinledim. O zaman için bu, tabu gibi bir şeydi. Yani falancıysan filan dinleyemezsin, ya da gizli gizli dinlersin… Bende pek öyle mefhumlar yoktu. Sanırım yaptığım müzikte tek bir türe bağlı kalmak zorunda hissetmemem, kafamın içinde duyduğum müziği yapabilme cesaretim buralardan geliyor.

Yakaladığın global başarıyı oryantalist tavrına bağlayanlar hakkında ne düşünüyorsun?

Öncelikle “oryantalist” kelimesinin anlamına bakalım; “Sanat tarihinde, edebiyatta ve kültürel çalışmalarda Oryantalizm, Doğu dünyasındaki yönlerin taklidi veya tasviridir. Bu tasvirler genellikle Batı’dan yazarlar, tasarımcılar ve sanatçılar tarafından yapılır.”

Sömürgecilik ekseninden bakıldığında, krallıklar yıkılırken, Batı’nın Doğu’ya üstünlük taslayarak Doğu’yu “medeniyet götürülmesi gereken farklı, egzotik, tuhaf yerler” olarak görmesi ve bu perspektiften gösterme çabasını da ekleyelim.

Şimdi bu mini özetten hareketle; Türkiye’de doğup büyümüş, yaşamakta olan biri olarak çok açık ki ben Batılı değilim, hiçbir zaman kendimi batılı gibi hissetmedim, doğuya ait hissettiğim de söylenemez, zira bu anlamda Türkiye‘yle birbirimize epey benzediğimizi düşünüyorum, ne tam doğulu, ne de batılı, kültürel olarak sınırlara, tanımlara sığamayan bir konum. Zaman zaman sıkışıp kalan, çok kültürlülüğün hem zenginliğini, hem de acısını yaşayan bir ülke. İşte bu ortamda bizlere dayatılan birtakım sahte kimlikler var. Ben o kimlikleri sorgulayarak kendimi, yaşadığım ülkeyi, dünyayı, kendi dünyamı keşfetme ve oluşturma niyetindeyim. Antropoloji okumamın da bu süreçte büyük katkısı var. İşte varlığımın ve ürettiklerimin tezahürü de tam olarak burada saklı. Bir kültürü yüceltmek ya da bir başka kültürü hakir görmek gibi mefhumlarım yok. Tam olarak yaptığım müzik gibi, yaşadığım, gördüğüm, tattığım, cefasını çektiğim, sefasını sürdüğüm her şeyin izini müziğimde bulmak mümkün. Ben müziğimle bugünün tarihini tutuyorum; iyi incelerseniz politik, ekonomik, sosyal, antropolojik bir dolu belge var. Doğuya ya da batıya ait gibi görünen hiçbir çalgıyı, tavrı, dokuyu, felsefeyi -şayet bir yanıyla bana dokunmuşsa- müziğime koymaktan çekinmiyorum. Duygularımda, anlattığım hikayede yeri olan ses, tür, tavır neyse, onu müziğime eklemekten yanayım. Kafamda “bu cool, bu değil” gibi hapishaneler yok. Çocukluğum boyunca babamın memleketi Trabzon’a her sene gittik, en az bir ay kaldık. Anadolu köyleri nasıldır bilirim. Buna kıyasla ilk yurt dışı gezim 18 yaşındaydı. Dolayısıyla bu ülkenin sosyolojisini, antropolojisini herhangi bir yerden çok daha iyi biliyorum, Türkiye’de doğup büyümüş biri olarak Batı’nın bize olan bakışını, ekonomik, politik gerçeklerini yaşadım, yaşıyorum. İsteyen istediğini düşünür ancak bu topraklardan çıkan her başarının altında bir bit yeniği, bir hinlik aramak, hele ki başaran kadınsa, kimseye el pençe divan durmuyorsa etiketleyip çamur atmak, linç etmek son 20 senenin politik bir ürünü, bundan fevkalade midem bulanıyor, üstelik kimseye fayda da sağlamıyor, sağlayamaz. Kendi bataklığınızın içinde kaybolur gidersiniz.

Yelek: Dice Kayek, Tişört: The Attico, Beymen, Kemer: Balenciaga Zorlu Butik, Eldivenler: Editöre Ait, Etek: Nihan Peker, Gizia Gate, Broş: Fey, Çorap: Wolford,
Ayakkabılar: Fendi, Beymen

Sen geleneklerine ve coğrafyasına bağlı bir üretim halindeyken, “Coğrafya kaderdir.” söylemi ile sana saldırılıyor olması, senin tarafında nasıl bir ikilem yaratıyor?

İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir” cümlesini 14. yüzyılda söylemiş. Aradan 600 sene geçmiş, yıl 2020. Şartlar farklı, ölçekler farklı. Bazı şeyler hiç kolay değil evet ama kolay olacağını kim söyledi ki? Fırsat eşitliği hiçbir zaman olmadı ama hayatın peşine düşen, bir ışık arayan, bir yol keşfetmeye çalışan ve hayal kurmaktan bile vazgeçmiş milyonlarca gence dönüp “haklısın canım, coğrafya kaderdir, bu ülkeden hiçbir şey çıkmaz, boşuna uğraşma” demeyi ben kendime yediremiyorum, bu ülkeye de yakıştıramıyorum. Binlerce yetenekli insan, kendine inanmadığı için daha yola çıkmadan vazgeçiyor, niye? Çünkü öğrenilmiş çaresizliklerimiz var, komplekslerimiz var. Kendine oto sansür uygulayan ve umutsuzluk denizinde henüz yüzmeyi denemeden boğulmuş milyonlarca insan var. Yol kavi; hayallerinin peşine düşmeye korkanlar, zamanında vazgeçmiş ya da vazgeçirilmiş olanlar, etraflarında cesur insan görmek de istemiyorlar. “Biz yapamadık, sen mi yapacaksın” kafası. “O mu? O, ya torpillidir, ya çok zengindir, ya reklamla buralara gelmiştir, yani vardır bir katekulli…” Evet, bir sen akıllısın, büyük oyunu çözdün! Birileri sırf iyi bir şeyler yapıyor diye var olamaz… Evet kardeşim coğrafya kaderse en çok da senin yüzünden kaderdir biliyor musun? Çünkü bu hikayedeki coğrafya sensin!

İsteyen istediğini düşünür ancak bu topraklardan çıkan her başarının altında bir bit yeniği, bir hinlik aramak, hele ki başaran kadınsa, kimseye el pençe divan durmuyorsa etiketleyip çamur atmak, linç etmek son 20 senenin politik bir ürünü, bundan fevkalade midem bulanıyor, üstelik kimseye fayda da sağlamıyor, sağlayamaz. Kendi bataklığınızın içinde kaybolur gidersiniz.”

Yelek: Dice Kayek, Tişört: The Attico, Beymen, Kemer: Balenciaga Zorlu Butik, Eldivenler: Editöre Ait, Etek: Nihan Peker, Gizia Gate, Broş: Fey, Çorap: Wolford

Sadece inandığın, istediğin müziği yapmak ve bu duyguları dev bir kitle ile paylaşmak bir rahatlama mı bir baskı mı getiriyor?

Özgür hissettiriyor. Hayatta olmak, bir şeyler uğruna bitmeyen bir mücadele vermek gibi. Kimin hayalleri uğruna mücadele edeceksin? Kendi hayallerin mi yoksa başkalarınınkiler uğruna mı?

Olduğum gibi, içimden geldiği gibi yaşamak, üretmek, kabul görmek müthiş bir duygu. Kişinin başına gelebilecek en büyük güzelliklerden biri. Başka türlüsü nasıl olurdu hayal edemiyorum. Ben olmazdım herhalde. 

İçerisinde bulunduğumuz durum, geleceğe dair hayallerini nasıl etiliyor?
Hayal kurmak için gerçeklere ihtiyacım yok, hatta gerçekliğin dayanılmaz sıkıcılığını hayallerden ne kadar uzak tutabilirsem o kadar iyi. Dolayısıyla hayaller kendi kendilerinin efendisi olmaya, en karanlık görünen anda bile yepyeni olasılıklar yaratmaya devam ediyor. Değiştiremeyeceğim şeyleri pek kafaya takan biri değilim. Bir de sen gelecek deyince aklıma yazdığım şu şarkı sözü geldi; “her şey aynı anda oluyor, zaman izafi, akıl yetmiyor…” 

Fırsat eşitliği hiçbir zaman olmadı ama hayatın peşine düşen, bir ışık arayan, bir yol keşfetmeye çalışan ve hayal kurmaktan bile vazgeçmiş milyonlarca gence dönüp “haklısın canım, coğrafya kaderdir, bu ülkeden hiçbir şey çıkmaz, boşuna uğraşma” demeyi ben kendime yediremiyorum, bu ülkeye de yakıştıramıyorum.

Soldan Sağa: Kaban: Gucci, Çorap Wolford, Botlar – Reike Nen V2K, Yelek: Dice Kayek, Tişört: The Attico, Beymen, Kemer: Balenciaga Zorlu Butik, Eldivenler: Editöre Ait,
Etek: Nihan Peker, Gizia Gate
Kaban ve Gömlek: Gucci

Çünkü öğrenilmiş çaresizliklerimiz var, komplekslerimiz var. Kendine oto sansür uygulayan ve umutsuzluk denizinde henüz yüzmeyi denemeden boğulmuş milyonlarca insan var.”

Özgürlük senin için neyi ifade ediyor?

İktidar, oto sansür, aile, mahalle baskılarının, beynini yemesine izin vermeden yaşamak, düşünmek, hissetmek. 

“Olma hali”; kendin olma, birey olma, bir olma, kendi kendini yaratma, yaşama hali. Kurt Cobain’in müthiş bir lafı var; “Olmadığım biri gibi davranıp sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim.”  Özgür olabilmek için bazen büyük bedeller ödemen gerekir. Herkes kendi doğrularını sana zorla yutturmaya çalışır. İşte o durumda başkalarının hayatını yaşadığın için mutsuz olmak mı yoksa kendi seçimlerinin sorumluluğunu almak mı, karar vermek gerek. Bu sırada içinizde ıslık çalmayı ve dans etmeyi de unuymayın. 

Konserlerin ertelendiği, dijitalleştiği bu dönemde sahne ve dinleyici olan ilişkin minimalize olurken müziğin için aradığın motivasyonu nasıl korudun, koruyorsun? 
Güneş her gün doğuyor, çiçekler açıyor, kuşlar uçuyor, yağmur yağıyor, ben de müzik yapıyorum. Eşyanın doğası, varlığımın tabiatı bu olduğu için.

Müziğin nasıl bir evreden geçiyor, nereye evriliyor?

Haydan gelip huya gidiyor, çöllerden buzullara, coğrafya dersi gibi.
Ekim sonu yayımlanan “Yort Savul: İSYAN MANİFESTOSU!”nun tüm prodüksiyonunu üstlendim. Müzikal olarak yepyeni bir dönem açıldı diyebiliriz. Daha önceki tüm albümlerde co-prodüktör olarak çalışmıştım, dolayısıyla prodüktörlük benim için eski ama tüm albümü sıfırdan yaratmak yeni. Bir sonraki planım sevdiğim müziklere ve kişilere prodüktörlük yapmak. Müziğimde de yazdığım beat’lerin daha yoğun olduğu, drum n bass, hip hop, caz gibi farklı türlerde birçok eser ürettiğim bir dönem diyebiliriz.

Kaban ve Gömlek: Gucci, Çorap: Wolford, Botlar: Reike Nen V2k 
Gömlek: Philosophy Di Lorenzo Serafini, V2K, Etek: Balenciaga, Beymen,
Korse: Tayfun Kaba Studio, Çizme: Paris Texas, V2K

Hayal kurmak için gerçeklere ihtiyacım yok, hatta gerçekliğin dayanılmaz sıkıcılığını hayallerden ne kadar uzak tutabilirsem o kadar iyi. Dolayısıyla hayaller kendi kendilerinin efendisi olmaya, en karanlık görünen anda bile yepyeni olasılıklar yaratmaya devam ediyor. Değiştiremeyeceğim şeyleri pek kafaya takan biri değilim

Rock’n Roll, Punk, Türk Sanat müziği… Etkilendiğin tüm bu sound’ların bir karmasını ortaya koyan kimilerine göre hala “yeni” olan müziğin geçirdiği evreyi bir tür ‘sınanma’ hali gibi tanımlıyorsun? Gelen eleştiriler ne kadar umurunda?

Ne yaparsan yap birileri senden ve yaptıklarından hiç haz etmeyecek, yani bugün dünyayı kurtarsan, yarın birileri çıkıp “iyi kurtaramadı” der, bu işler böyle. Herkesi memnun edemezsin, etmemelisin, bunu baştan kabul edersen kafan rahat eder. Ben bunu çok genç yaşta öğrendim. Neyi umursayıp neyi sallamamam gerektiğini, özgürlüğüme sahip çıkmayı, birilerinin beğenisine göre şekillenmemeyi… Özgünlük, özgürlük, orijinal ve eşsiz olmak tam o noktada gizli.

Üretimin esasının duygu geçişi olduğunu savunuyorsun, bu sıralar senin hangi sanatçılarla aranda yüksek bir duygu geçişi var?

Ne güzel savunmuşum ama kötü haber; duygular geçmiyor! 
Bu aralar Agnes Varda filmleriyle, Nick Cave’in The Complete Lyrics kitabıyla, Karen Dalton şarkılarıyla “duygu geçişi”, seviyesiz bi’ ilişki, tutkulu bi çekişme yaşıyorum.

Ne yaparsan yap birileri senden ve yaptıklarından hiç haz etmeyecek, yani bugün dünyayı kurtarsan, yarın birileri çıkıp “iyi kurtaramadı” der, bu işler böyle.”

Pelerin: Nihan Peker, Gizia Gate, Gömlek: Chloe, Beymen, Kravat: Ermenagildo Zegna, Beymen Broşlar: Chanel, Editöre Ait, Korse: Ceren Ocak, Pantolon: Les Benjamins,
Ayakkabılar: Simon Miller, V2K

Streaming platformlarındaki gelişim müzisyenlerin üretimini nasıl etkiliyor?

Ürettiğin müziği bin tane filtreden geçirmek zorunda kalmadan yayımlayabiliyorsun, 80’lerdeki gibi gereksiz bir yığın herifin telaşına, sansürüne takılmadan. Avangart müziklerin doğması, hayatta kalabilmesi için güzel bir şey bu. Kendi plak şirketimizi 4 sene önce kurduk, ne istersek onu basıyoruz. Sağladığı özgürlük müthiş. Fakat streaming platformlarının topladığı paraları müzisyenlere dağıtma politikası şaibeli ve sorunlu, oranlar kuş gibi, hatta müzisyene verilen oranların daha da küçültülmesinden bahsediliyor. Resmen saçmalık… Kurdukları tekelleşme sistemi berbat. Bu büyük bir sorun ve çözülmesi şart.

Günümüzde yeni soundları keşfetmek hem çok kolay hem de platformların kullandığı yazılım sistemleri sayesinde hepimizin zevklerinin, arayışlarının fazlası ile domine edildiği bir zamandan geçiyoruz? Bu noktada sen kendi müzikal filtreni nasıl oluşturuyorsun?

Dönüp dolaşıp düştüğüm kişiler, şarkılar var, aşk yaşıyoruz ve bir ömür boyu benimle gelecekler gibi görünüyor. Plaklar, kasetler, playlistler halinde sürekli elimin altındalar. Bunlar haricinde haftada birkaç saatimi yeni müzikler dinlemeye ayırıyorum. Sevdiğim şarkıların spotify radyoları acayip işe yarıyor, BBC6 gibi birtakım istasyonlar üzerinden bazı radyo programlarını takip ediyorum, sevdiğim müzisyenlerin yeni ürettikleri işler ve dinledikleri müzikler yardımcı oluyor, bir de ilginç bir şekilde “radiooooo” isimli app sayesinde keşfettiğim  inanılmaz şeyler var.

Gömlek: Philosophy Di Lorenzo Serafini, V2K, Etek: Balenciaga, Beymen,
Korse: Tayfun Kaba Studio, Çizme: Paris Texas, V2K
Gömlek, Ceket ve Peplum: Dice Kayek, Kravat: Bottega Venetta, Beymen,
Çizme: Paris Texas, V2K

Demek ki hayatta kalabilmek için güçlü olmak zorunda hissetmişim. Geçmişe bakınca da bunu görüyorum. Ataerkil, tüm kuralları erkeklerin koyduğu sıkıcı, baskıcı bir dünyada, saygı duyulmak, özgür olabilmek, kaale alınabilmek için buna mecburmuşum.

Elbise: Les Benjamins, Gömlek: Dice Kayek, Kravat: Bottega Venetta, Beymen,
Kemer: Balenciaga Zorlu Butik, Botlar: Les Benjamins

Senin için en çok kullanılan sıfat “güçlü”; sen kendini nasıl tanımlıyorsun, herkesin sana güçlü olduğunu söylemesi derinde nasıl hissettiriyor?

Bu aralar buna çok kafa yoruyorum. Demek ki hayatta kalabilmek için güçlü olmak zorunda hissetmişim. Geçmişe bakınca da bunu görüyorum. Ataerkil, tüm kuralları erkeklerin koyduğu sıkıcı, baskıcı bir dünyada, saygı duyulmak, özgür olabilmek, kaale alınabilmek için buna mecburmuşum. Tarih boyunca kimbilir kaç milyon kadın, queer aynı şeyi yaşadı, yaşıyor. Minyon bir kız çocuğu olarak sözümü geçirebilmenin yollarını kah içgüdüsel, kah gözlemle arayıp bulmuşum ve yıllar içinde kendime güç zırhları giymişim. Gerçekten de bir süre sonra ona dönüşüyorsun. Beş yaşında koltukların üstüne çıkıp “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık” diye bağırır, He-man’i taklit ederdim, sonra Zeyna’nın dizisine vuruldum ve idolüm oldu. Şimdiki kendime baktığımda güçlüyüm diyebiliyorum evet, çünkü kimseye müdanam, eyvallahım yok. Birtakım erkeklerin; kadınları, yine birtakım başka erkeklerden korumak için koydukları sınırlardan, kurallardan, danışıklı dövüş sistemlerinden çok sıkıldım, çok yoruldum. Evet çok güçlüyüm çünkü güçsüzlüklerimi, kırılganlığımı, zekamı, istediğim gibi yaşayabileceğimi tüm bu süreç içinde keşfettim, keşfetmeye devam ediyorum; cinselliğimden, bedenimden, varlığımdan, insani duygularımdan korkmamam gerektiğini ya da onları kapalı kapılar ardında birtakım tehlikelerden saklamama lüzum olmadığını çok iyi biliyorum. Dünyayı ve cinsel kimlikleri kadın – erkek olarak ikiye bölme despotluğunun da nihayet sonuna gelindi. Farklı cinsel kimliklerin kabulüyle birlikte çok daha eşit ve adil bir dünya yaratacağız. 

Her şey mümkün, ne dilerdin?

Varsa şayet, tüm bunların yaratıcısıyla önemli bir husus hakkında görüşmek isterim.

Bize bir rakı sofrasına eşlik eden playlistini verir misin?

Spotify’da sizi “Bize Bi Barbunya İki De Rakı” listesi bekliyor, güzel muhabbetler.

 

Creative Direction & Interview by Duygu Beingi
Fashion Burak Sanuk
Photography Zeynep Özkanca
Hair Mustafa Akgül
MUA Gülüm Erzincan
Photography Asst. Mustafa Berber
Styling Asst. Gözde Keleş