Kırmızı bir kitap ve üzerinden bize bakan bir çift göz. “Sizi izliyorum” diyor sanki. Kapağında yazan “Herkesin rotası evine çıkıyormuş. Peki, evimiz nerede?” sorusuyla uzaklara dalmamıza neden olan Dilan Bozyel, gerçek anlamda bir hayat gözlemcisi. Yaşamak istediği şehirleri keşfetmek uğruna rotasını Paris ve Beyrut’a çeviren Dilan, “yol arkadaşım” dediği kamerasını bir an yanından ayırmamış. İçsel yolculuğunu kitap sayfalarına döken Dilan, “Paris-Beyrut Mutluluk Hattı” ile bizleri de bu iki şehrin sokaklarını arşınlamaya davet ediyor. Evlerimizde, özgürce dışarıda olduğumuz zamanları düşlerken, Paris-Beyrut arasındaki mutluluk hattını gözlemliyoruz ve tüm hikayeyi bir de Dilan’ın kendisinden dinliyoruz…

Fotoğrafla nasıl tanıştın? Fotoğrafçı olma fikri ne zaman düştü aklına?   

Bundan 14 sene evvel, 21 yaşımda, Diane Arbus’un fotoğraflarını görünce büyülendim. Ardından Arbus’un hayatını okuduğumda, bu kadının fotoğrafçılığa olan tutkusundan etkilendim ve merakıma eşlik eden teknik bilgimi pratikle geliştirmek için bir yıla yakın aynı oda içinde otoportrelerimi çektim. O otoportre dökümanımı hikayeleştirip daha sonradan Londra’da kabul edildiğim üniversiteye ve akademiye yolladım. Okula kabul aldığımda, fotoğrafçılık tutkusu benim için resmi olarak start aldı.                                                                                                      

Deklanşöre basmak için doğru ânın geldiğini nasıl anlıyorsun?                 

Harika soru. Ama tarifi, tasviri zor. Yağmurun gelişini evvelinde hissetmek gibi. Elbette artık senelerin pratiği de beni yönlendiriyor fakat daha mühimi iyi bir gözlem yeteneğine ve pratiğine sahip olmak. Hayatın akışından haberdar olunca, pratiğin öğretisi ışıkla göz de bir takım olmuşsa; doğru an gelmeden önce ıslık çalarak haber veriyor.              

Paris ve Beyrut’a gittiğin zaman aklında bir fotoğraf günlüğü yaratmak var mıydı yoksa her şey sonradan mı gelişti?                                                

Kitaba dönüşsün ya da dönüşmesin, portfolyoma girsin ya da girmesin, yahut Instagram galerime yüklensin ya da yüklenmesin, bir fotoğraf günlüğü eşliğinde yaşıyorum. “Herkesin rotası evine çıkıyormuş, peki evimiz nerede?” sorumun -ki kitap da bu soruyla başlıyor- peşine düşerek yıllarca Orta Doğu’dan Avrupa’ya seçtiğim şehirlerde yaşamaya çalıştım. Paris’te ve Beyrut’ta da yaşadığım dönemlerde, geçtiğimiz 15 sene içinde yaşadığım diğer tüm şehirlerde olduğu gibi durmaksızın fotoğraf çektim. Fotoğraf, benim iletişim dilim, yol arkadaşım. 15 sene sonra, bir kitap serisi için kollarımı sıvadığımda, önce arşivimi açtım. Şehirlerden çok duygu durumları ön plandaydı fotoğraflarımda ve not defterimde. Serinin ilk kitabının en nadir bulunan duyguyla başlaması gerektiğine karar verdim ve “mutluluk hattı” ile başladım, bu hat Paris ve Beyrut’a aitti. Çünkü bu iki şehirde yaşarken mutlu olduğum kadar diğer hiçbir şehirde mutlu olmadım.                                    

Okuyucunun yolculuğa çıkmasını istiyorum kitap sayfalarında. Fotoğrafları okumalarını, cümleleri kendi sesleriyle duymalarını ve kendi duygularını sayfalara katarak yol arkadaşı olmalarını…

Kitabın, “Filmlerden bildiğimiz şeftali ve çiçek kokan Fransız kadınlar yok bu kitapta” cümlesiyle başlıyor. Kameranı bilmediğimiz yöne çevirirken nasıl anılar biriktirmek vardı aklında?

Az önce bahsettiğim Paris’te ve Beyrut’ta yaşadığım dönemlerde çektiğim fotoğrafları eledikten sonra, 2017 senesinde kitabı tamamlamak üzere yine bu iki şehirde bir süre kalmak üzere döndüm. Bağımsız bir sanat kitabı üzerine çalıştığım için kendime kurallar koymadım, hislerim ve iç sesim editörlük yaptı bana. Olması gerektiği gibi kitabın kendini yaratacağından kuşku duymadan, not defterim ve kameramla iki şehrin sokaklarında yürüdüm günlerce. Yeni fotoğraflar çektim, yeni notlar yazdım ve her gün sonunda gidip Notre Dame Kilisesi manzaralı Shakespeare&Co kafesinde oturup günü toparladım. Günlerden sonra yine bir akşamüstü, kahvemi içerken kilisenin çanı çaldı. Kameramın yanında duran açık not defterime Mısırlıların kutsal kabul ettiği “Scarabaeus sacer” böceği düştü. O akşam, kitabımın tamamlandığına karar verip, kitabı İnkîlap Yayınevi’ne teslim etmek üzere İstanbul’a geri döndüm.                                         

“Paris-Beyrut Mutluluk Hattı” kitabını eline alan bir okuyucu kendini nasıl hissetsin isterdin? Okuyucuya aktarmak istediğin mesaj nedir?

Okuyucunun yolculuğa çıkmasını istiyorum kitap sayfalarında. Okuyup bir köşede tozlanan kitaplardan olmasın, kendi kendilerine kaldıkları her an ellerinin altında olsun istedim. Fotoğrafları okumalarını, cümleleri kendi sesleriyle duymalarını ve kendi duygularını sayfalara katarak yol arkadaşı olmalarını istedim. Kitabın yayımlanmasından bu yana bir sene geçti, mutluyum çünkü okuyucuların tam da bu şekilde kitapla bağ kurduklarına şahit oluyorum.          

Paris-Beyrut hattında yaşadığın en ilginç anı neydi?                                              

10 yıl önce Beyrut’a ilk gidişimi hiç unutmuyorum. Otel odama çantamı koyup, sokağa çıktım. Karşımda kurşun izleri olan, delik deşik sarı bir duvar duruyordu. Bir süre, uzun bir süre, hiç konuşmadan o duvara dokundum. O ilk gece, orada bir süre yaşamaya karar verdim. Paris ise Londra’daki öğrencilik hayatımdan kalmıştı bana, hafta sonları konser fotoğrafçılığı yaptıktan sonra sabaha karşı gara gidip, sefilliğine çok üzüldüğüm siyahi sığınmacılar arasından geçip bulduğum indirimli tren biletleriyle Paris’e günübirlik gidiyordum. Londra sanat piyasasına hakim olan “deneysel” akım benim için fazla göz yorucu geliyordu, fotoğrafçılık stilim daha klasik olduğu için Paris’te yaşamak ve orada üretmek benim için hep daha çekiciydi. Öğrencilik hayatımdan sonra Paris’e taşındığım ilk hafta, yağmurlu ve sisli bir günün sabahı Père Lachaise mezarlığına gitmiştim, hava berbattı ve bu sebeple mezarlıkta benden başka kimse yoktu. Kayboldum! Saatlerce mezarlığın içinde yürüdüm, akşama doğru bir görevliyle karşılaşana dek yürüdüm. Ne ürkmüştüm ne de endişelenmiştim, o günkü yaşıma dek ilk kez bu denli sakin bir gün geçirmiştim.

2017’de ise kitap için Beyrut yolculuğumu tamamladığımda, sabaha karşı havaalanında güvenlikten görevliler ve askerlerin arasından geçerken kitap taslağı beynimi öyle oyalıyordu ki ismimi bile hatırlamayacak kadar sersemlemiştim. O sersemlikle kamera çantamı X-Ray’de unutmuşum. Uçağa geçmek üzereyken not defterimi ve dolma kalemimi sırt çantama koyduğumda fark ettim, uçağı kaçırma riski umrumda bile değildi, var gücümle geri koşup görevlilerin yanına gittiğimde askerlerden birinin, kamera çantamı arkalarında duran koca çöp kutusuna atmak üzere olduğunu gördüm. Öğrenmeye çalıştığım lakin hiç konuşmaya cesaret edemediğim ne kadar Arapça kelime varsa hepsini sıralayarak adama doğru koştum. Asker gülerek bana çantamı uzattı, pasaportumu kontrol ettikten sonra katıla katıla gülmeye başladı. Ne yaptım dersiniz? Hayatımda ilk kez, bir yabancıya, hem de bir yabancı askere var gücümle sarıldım! Uçak yolculuğum boyunca kendi kendime güldüm, sanırım bir uçak dolusu Lübnanlı beni deli sanmış olabilir!                                                                           

Kameramdan iyi yol arkadaşı tanımıyorum. Ben içi kalabalık, yalnız bir seyyahım. 

Seyahatlerinde hep yalnız mıydın yoksa yanında bir yol arkadaşı var mıydı?       

Kameramdan iyi yol arkadaşı tanımıyorum. Ben içi kalabalık, yalnız bir seyyahım. 

Son olarak “ev” senin için ne demek?                                                          

Sözlük anlamının aksine, tek zerre spiritüel anlam içermeden; ev, benim için sadece ruhumun evrende kapladığı hacim demek. Uçsuz bucaksız.