Zamansız bir kalem, geçmişin kapanmayan kirli yaraları ve batının yorgun özgürlük davasını doğuya sığdıran sürgün bir Amerikan rüyası…

James Baldwin’in doğup büyüdüğü Harlem sokaklarından başlayan “ev” arayışı, kitaplarının sayfalarını aşıp, 1960 yıllarında İstanbul’da kendine nefes bulmuştu. Fotoğraf sanatçısı Sedat Pakay tarafından Baldwin İstanbul’unun bir kesitine tanıklık ettiğimiz “James Baldwin – From Another Place” belgeseli; günümüzde her zaman olduğundan da kritik bir önem taşıyor. Irksal tabuların ve önyargıların karanlık gölgesini hep sırtında taşıyan yazar, hayatı boyunca kaleminin mürekkebine sığdırdığı, siyahi hayatların haklı özgürlüklüklerine uyandığı Amerikan rüyasıyla, “Black Lives Matter” hareketinin tarih sayfalarındaki en önemli mimarlarından biri.

Siyahi Amerikan edebiyatının öncüsü olarak görülen ünlü kalem Baldwin, edebi kimliği ve aktivist ruhunu yansıtarak kaleme aldığı kitaplarında, hep baskı, önyargı ve korku tarafından ağzı mühürlenmiş soruların cevabını aradı. Irk ve cinsellik gibi tabu olarak görülen konuları göğsünü siper ederek “Go Tell It on the Mountain” ve “Giovanni’s Room” gibi kültleşmiş kitaplarında yazadursun, bir gün gözlerini açmayı umduğu Amerikan rüyasının bedelini ne yazık ki her adımında ödeyenlerden. Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King gibi yoldaşlarının ölümüyle sarsılan Baldwin, ırkçılığın keskin pencelerinden kaçarak, farklı semaların kalemine ve varoluşuna yağmur olması umuduyla Amerika’yı terk edecekti.

It took many years of vomiting up all the filth I’d been taught about myself, and half-believed, before I was able to walk on the earth as though I had a right to be here.

Amerika’daki ırkçı zihniyetin tüm nefretini kalbine küllediği günlerden kaçan Baldwin, kendini doğunun kollarında bir nebze de olsa tenine vurulan zincirlerden kurtarılmış hissine kaptırmak istese de, hala aklında ve kalbinde yaşadığı yeni şafakların silemediği buruk bir acı ve yorgunluk vardı. Paris’te yaşadıktan sonra, ilk defa 1961 yılında, yıllar önce New York’ta tanıştığı Engin Cezzar ve eşi Gülriz Sururi’nin İstanbul’daki evinde kendine sığınak bulan Baldwin, 60’ların İstanbul’unun kanatları altında yeni umutlara süzüleceği günlere uyanmaya başlayacaktı. Uğradığı nefretin geçmişinden yoksun, misafirperver İstanbul sokaklarında hiç tatmadığı dingin yalnızlık ve özgürlükle, aklında silemediği Amerikan hayaliyle, odağını yazılarına çevirdi.

Tenine yazılmaya çalışan bir kaderi her nefesiyle reddeden Baldwin, kaderin insanın kalbinin ve aklının yazdığı bir varoluş olduğunu hatırlatıyor bizlere. Tanıklık ettiği günlerin gözlerine ve kalemine çektiği perdeyi adeta kaldıran İstanbul günleri ise, fotoğrafçı Sedat Pakay’ın 1970 yılında çektiği kısa filmle ölümsüzleştirildi. İstanbul’da çoğunlukla bir odada çekilen kısa film, yazarın Amerika’ya koyduğu fiziksel mesafenin bakış açısında yarattığı derinlik ve farkındalığı gözler önüne sererek İstanbul’daki yaşantısından kesitler sunuyor.

Irkçılığın karanlık gölgesinde yaşayan her siyahi çocuğa kalemini, rüyasını ve yaşayamadığı yarınlarını emanet eden Baldwin, “önyargı” denilen günleri artık kısıtlı zorbaya karşı tek nefes olan bir dünyanın silüetini dahi görmeden hayata veda etmiş de olsa, mezarındaki çiceklerin özgürlük ve eşitlik gözyaşlarıyla sulanacağını günleri görebilseydi, belki de bu günleri mirasına adanan en güzel hediyeler olarak görürdü.

Şimdi de sizi Sedat Pakay’ın yazarın İstanbul günlerini tüm gerçekliğiyle belgelediği kısa filmi ile baş başa bırakıyoruz…

Görseller: Sedat Pakay