Tendertwin, şehirler arasında bölünmüş bir ruhun ve isteyerek parçalara ayrılmış bir kalbin sesli bir günlüğü gibi… Bilge Nur Yılmaz’ın zihnindeki çok sesliliği ahenkle buluşturduğu personası Tendertwin, 5 Haziran’da adının yanına “Triangles” yazarak kabuğundan çıktı. Bugünün çerçevesinden ayrılıp zamanlar arasında dolaşmaya ve arafta kalmaya çalışan Tendertwin, müziğini ise kantmanlı vokal armonileri eşliğinde chamber-folk ve avant-pop elementleri arasında tutuyor. İlk adımlarına tanıklık ettiğimiz bu proje için soru işaretlerimizi yanımıza alarak Bilge Nur Yılmaz’ın ve hayali arkadaşlarının karşısına oturuyoruz.

Öncelikle müzikal geçmişinden konuşalım biraz. Müzikle ilgili hatırladığın ilk anın nedir? Sonrasında kısaca yolculuğun nasıl ilerlediğinden bahseder misin?

Müzikle ilgili hatırladığım ilk bir anım yok aslında. Müzikle hatırlamadığım anım yok gibi. Tanışmamızın en can alıcı kısmı tabii ki en çok sesimi keşfetmek olmuştu: Anaokulundan eve döndüğümde sürekli şarkılar uydurduğumu, tüm ailenin kafasını şişirdiğimi hatırlıyorum. Fonda da sürekli bir müzik vardı evde: Ya koca bir müzik setinden klasik müzikler çalıyordu -çoğunlukla Ruslar-, ya da babam bağlaması elinde, ablamla türküler söylüyordu. CD’ler de büyük bir olaydı! Onları toplamak, dinlemek, başa sarmak, kitapçıklarını incelemek oyuncak gibiydi büyürken. Bir gün evde bir kolide bir Brits 2005 CD’si bulmuştum, kimin olduğunu bile bilmiyorum. Hala o ödüllerden her şarkıyı, CD ve sıra numaralarıyla birlikte ezbere biliyorum galiba. Bildiğimiz İngilizce popüler müzikle öyle tanışmıştım. Sonrası bildiğimiz hikaye: Bir gün eski bir otelde terk edilmiş bir gitar buldum, eve götürdüm. Çok müzik dinledim, çok bağırdım, çok öğrendim. Hala öğreniyorum.

İlk ne zaman kendine Tendertwin demeye başladın. Bu isim senin için persona mı yoksa sadece bir proje ismi mi?

İsim aslında benden çıkmadı, bu bağımsızlık da süper bir his. Bir gün Philadelphia’da bir sergi açılışında, girişteki bir performans sanatçısı 5 dolar karşılığında daktiloyla ayaküstü şiir yazıyordu isteyenlere. O dönem de bir isim bulmaya çalışıyorum, ama baya imkansız bir görev. Çaresizce dedim ki ona: ‘Senden şiir istemeyeceğim ama, bir müzik mahlası bulmana çok ihtiyacım var.’ O da biraz müziğimi sordu, bir de burcumu sordu — sonra birden böyle bir şeyle geldi, benim de kafama yattı. Maskeler, ikililik, Jekyll-Hyde gibi konular kendimi bildim bileli oradaydı zaten. Tendertwin gün geçtikçe daha da bir persona oluyor denebilir dolayısıyla. Bunun verdiği esneklik rahatlatıcı, bildiğim kendime sürekli bir sorumluluğum olmasının gerekmemesi. Tendertwin istediği olabilir, ben istediğim olabilirim. Tendertwin Bilge olmak zorunda değil — şu an öyle, ama bir gün olmayabilir.

Tendertwin için bir zaman dilimi, bir mekan, bir atmosfer belirleyecek olsak tercihin neler olurdu? Tendertwin içine koyduğun hayali dünyayı tanımlar mısın?

Biraz arada kalmış. Araf gibi. Şüphesiz şimdi olmayan bir zaman diliminde. Ekseninin, yurdunun oynaklığı onu bir hava sahasına yerleştiriyor bence: Transatlantik bir yerde, okyanus üstü süzülen bir yabancı astronot misali. Görünürde ise geçmişten gelen çok öge var, gelgitte bir su var, yanıltıcı bir ayna var: Eski bir video kasette sıkışmış yazlık balkon masası örtüleri kıvamında bir tanıdıklık, ama kimin geçmişindeyiz emin değilim.

Geçtiğimiz yıl Bandcamp üzerinden “Ode to the Past” isimli bir şarkı yayımlamışsın. Yanılmıyorsam Philadelphia’da yaşadığın dönemde paylaşmışsın. Şimdi ise son halini Londra’da getirdiğin “Triangles”ı yayınlayacaksın. Şarkıların yaratıcısı olarak bu iki farklı şehir ve şimdilik geçmişinde yer alan İstanbul’un üretimindeki etkileri nedir?

‘Ode to the Past’ kötü bir Pablo Neruda çevirisi kitabının kıvrılmış sayfasından bir gecede tamamlanan bir fikirdi. Philadelphia banliyölerinde bir öğrenci odasında yazılsa da, geçmişe konuşan bir şarkı aslında. ‘Triangles’ın iskeleti de Philadelphia’da kaydedildi, İstanbul’da biraz takıldı, Londra’da tamamlandı mesela. Dolayısıyla hiçbir tınının bir şehri yok, çünkü hayatımdaki belli şeyleri sindirmemin belli bir formülü yok. Belki İstanbul’da yaşadığım bir şeyi sindirmem Philadelphia’da gerçekleşiyor, ya da yıllar önceden bir Bodrum anısını Londra’da sindiriyorum. O sentezden çıkan ürün aslında hiçbir zaman salt bir şehre ait olmuyor — ya da henüz olmadı. Günün sonunda hafızam bile karışıyor. Londra’daki bağlantılar ve yaratım akışı çok özel ama. İstanbul ise, İstanbul. Her döndüğümde başka bir şey söylüyor bana, en açıklanamaz şehir İstanbul.

Hermann Hesse, “Mükemmel müzik… dengeden doğar. Denge doğru olandan, doğru da dünyanın anlamından doğar. Bu yüzdendir ki ancak dünyanın anlamını bilip kavramış biriyle müzik üzerinde konuşulabilir… Müzik gökle yer arasındaki ahenge, karanlıkla aydınlık arasındaki uyuma dayanır” sözleri ile müzik ile olan bağını ifade ediyor. Senin Tendertwin’den bağımsız olarak müzikle olan ilişkin nedir? Müzik hayatınız hangi tarafından sana sesleniyor, ya da seni yakalıyor?

Ahenk! Mükemmel müzik diye bir şey var mıdır, bilmiyorum — ama müzikten bağımsız olarak, ben gittikçe ahenk kelimesinin ağırlığını daha çok hissetmeye başlıyorum diyebilirim. Havada, suda, toprakta — bir olmak, burada olmak. Tekrarlar, döngüsellik, armoni. Hepsi kocaman bir desen, bir metafor. Çok seslilikle tanıştığım zaman bu kavramların farkındalığı adına çok net bir çizgi kafamda. Koroda olmak, sesin katmanlarını keşfetmek, uyumunu, aynı anda farklı ama bir olmasını duymak, omuz omuza olduğun seslerle farklı ama bir olmak ciddi bir büyü. Pek çok şeyin birlikte çalışması, birlikte işlemesi fonksiyonu her yerde büyüleyici. Ahenk her şeyi bağlayan bir durum. Armoni, hem teknik hem şiirsel olabilen bir kelime dolayısıyla. Müzik yapamadığımda, çarklar dönmüyor.

Geçenlerde Red Hand Files üzerinden Nick Cave’e sorduğum bir soruyu (henüz cevaplamadı) sana da sormak istiyorum. Hayatında hiç tanışmamış olsan bile, duygusal anlarında seninle konuşabilen yazar, müzisyen, ressamların kim olduğunu merak ediyorum. En sevdiğin hayali arkadaşın kim? Ruhun kiminle takılmayı seviyor?

Ha, Nick Cave için bile zor bir soru olsa gerek! Sayısız elbette. Hep orada olanlardan biri David Bowie ama, sürekli muhabbet ediyoruz. Hatta geçen 23 Heddon Street’e Ziggy ve örümcekleri ziyaret etmeye gittim. Kendisi orada değildi, ama köşeye özenle yerleştirilmiş kırmızı telefon kulübesinden aradım onu — açmadı, olsun. Işınlanmak için o kulübeyi kullandığını tahmin ediyorum.  Hayatımın her döneminde bir dediği tutuyor, hep duyacak yeni bir şey var: ‘Time may change me, but I can’t trace time’. Geçmişle takıntılarımda sürekli lafımı tamamlayan bir arkadaşım da Milan Kundera. Kaygılarım, korkularım, zamanı anlamaya çalışmalarımda araya girip tane tane açıklamaya uğraşıyor. Keza T.S. Eliot’ın ‘Four Quartets’ini günde 25 kere okuyup her seferinde başka bir bilgeliğe ulaşabilirmişim gibi hissediyorum. Fırçaya dönersek, hiçlikte bir Magritte ya da Klimt olsam? Yine mi metaforlar?

Triangles’tan sonraki plan nedir? Gerçi planların günler hatta saatler içinde rafa kaldırıldığı bir dönemdeyiz. Fakat zihninde oluşan ‘normal şartlar altındaki’ senaryoyu öğrenmek istiyorum.

Bu tuhaf devinim içinde üretmeye devam. Bu defa gelecek biraz ‘pause’da olduğu için ‘rewind’ özelliğini daha sık kullanarak. Önümüzdeki aylarda bir tekli daha yolda olabilir, önümüzdeki yılsa bir albüme yelkenleniyoruz. Keşke bir sürü konserden bahsetsem, ama şimdilik biraz daha ekranlarda kalacağız gibi.