Maximalist, queer, psişik, post-keşiş, multidisipliner, andro-génie… Kalıplara sığamayan sanatçı Altın Tatlı, bu sözlerle tanımlıyor kendini. Eli kalem tuttuğundan beri resim yapan ve evin duvarlarını, koltuklarını dahi resimlerle kaplayan bir çocuk hayal edin. “Kalıplara sığamamamda annem ve babamın rolü büyük” diyor. Babası eve geldiğinde “Bugün duvara ne çizdin bakalım?” diye sormasa ve annesi eline el işi kağıtları ve resim malzemeleri tutuşturup “Al bebeğini kendin yap” demese, belki de bugünkü Altın Tatlı’yı tanıma fırsatımız hiç olmayacaktı.

“Çok çalıştım gerçekten, arkadaşlarım partilerken ders çalışıyordum” diyen Altın Tatlı, MassArt adında Amerika’nın köklü devlet sanat okullarından birinde animasyon bölümüne kabul edilmiş. Bölüm yeterli gelmediği için ayrıca resim de okumak istemiş. Alması gereken zorunlu bilim dersleri sayesindeyse biyoloji ve uzay fiziği merakını cezbetmiş. Ürettiği eserlerde bu merakın izlerini gördüğümüz Altın Tatlı, “Zaten sanatçı dediğin her şeye meraklı olmalı, her şeyden beslenmeli” diyor.

Öğrencilik yıllarında ödüller kazanan, yazarlık yapan ve hatta yayınlamayı beklediği yetişkinler için masalları olan Altın Tatlı, kısacası hiç durmadan üreten biri. Şimdiyse, her şeyden bağımsız kendi yarattıkları, sığındıkları balon içerisinde hazlarla eğlenen cadıları konu alan EVOCATIO adlı fotoğraf projesiyle karşımızda olan Altın Tatlı’yla tanışma zamanı!

Dışarıdan bir gözle, kendi işlerini nasıl tanımlarsın?

Dışarıdan insanın kendi yaptıklarına bakabilmesi imkansız gibi bir şey. Gerçekten oturup kendi yaşantılarınızdan, duygularınızdan soyutlayıp tanımlayabilir miyiz yaptıklarımızı? İmkansız bence. Ama içeriden bir gözle “Maximalist” diye tanımlarım. Detay içinde detay, bilgi içinde bilgi. Çizdiğim karakterleri sembolleştiriyorum. O yüzden bu semboller herkes için başka bir şey ifade ediyor.

Çok yönlü bir sanatçısın ve tek bir mecrayla kısıtlanmıyorsun. Kendini en iyi hangi mecrada ifade edebildiğine inanıyorsun?

Bunların arasında seçim yapmak çok zor. E şıkkı “hepsi” diyorum. Nasıl resim yaparak başladıysam, sonra insan ilişkilerini keşfederken vücudumu, giysiyi, makyajı bir performansa dönüştürdüysem, yönetmenliği, yazarlığı da ayrı seviyorum.

Bir kanvasa, kağıda veya herhangi bir yüzeye resim yaptığım gibi, kendimi kostüm ve makyajla karakterlere bürümek de benim için resim yapmak. Bu sefer vücudum benim için kanvas oluyor, ortaya çıkardıklarım ise resimlerimdeki gibi farklı karakterler. Yönetmenlik de aynı şekilde, hareket eden tablolar oluşturuyorsunuz.

Androjen yapım, bana seksi bir elbise giydiğimde femme-fatale bir kıvrımda olmayı, babamın dolabından yürüttüğüm takım elbiseleri giydiğimde ise maskülen bir keskinlikte olmayı sağlıyor. Benim için sokağa çıkmak bu ritüeli performansa dönüştürüyor. İnsanların aşırı garipsemesi, beğenmemesi hatta korkması söz konusu. Bizce güzel olan, çoğu insana korkutucu ve şoke edici geliyor. Farklılık hep öyle değil midir zaten? İnsanı alışana, anlayana kadar ürpertir. Bence bu duruş da bir performans sanatıdır.

Yakın zamanda EVOCATIO adını verdiğin bir fotoğraf projesini hayata geçirdin. Bu proje nasıl bir motivasyonla ortaya çıktı?

Aslında makyöz arkadaşım Yelda’nın “Bir araya gelip bir şeyler yapalım mı?” teklifiyle başladı, sonra bu şekli aldı. Bu teklifi abartıp, bir konsept ve karakterler geliştirelim dedim. Düşünüp bir senaryo ve hikaye oluşturdum kafamda. Yelda’nın da benim de okült ve cadılığa ilgisi olduğundan pek zor olmadı bu süreci ilerletmek. Hepimiz kendi imkanlarımızı bir araya getirdik. Çekimdeki giysiler, takıların çoğu dolabımdan. Büyük bir prodüksiyonla bir de neler başarırız düşünün.

EVOCATIO, kelime anlamıyla ruh çağırmak, akla getirmek, çağrışım anlamlarına geliyor. Bu çekimde her şeyden bağımsız kendi yarattıkları, sığındıkları balon içerisinde hazlarla eğlenen cadıları konu almak istedim. Birbirlerine rakip olmadan, kaygı gütmeden, birbirlerini yücelterek, severek eğleniyorlar. Bu cadılardan biri içeride Lilith’i çağırıyor bir ritüelle. (Lilith, Adem Peygamber’in konuşulmayan ilk eşi olarak bilinir. İtaatkar olmadığı için cennetten kovulmuş ve şeytanların annesi olmuştur.) Fakat Lilith tasma taktığı, cennetten düşürdüğü bir melekle oraya geliyor ve bu meleği onu çağıran cadıyı öldürmesi için serbest bırakıyor. Aslında bu ritüelde cadı, dişiliği özgürleştirmek istiyor radikal bir eylemle, fakat baskıyla var olduğu toplumda savunduğu fikirler, duruşu, yaşam tarzı onun canına mal oluyor bizim ülkemizde olduğu gibi. Kendini melek ve iyi bir şey yaptığını sananlar ise serbest bırakılan kadın düşmanları.

Projenin sanat direktörü, stylist’i ve make-up artist’i olarak aynı zamanda modellik de yaptın. Kamera önünde ve arkasında ekip olarak nasıl bir yaratıcı süreçten geçtiniz?

Öncelikle her şeye koşuşturmak çok zordu. Daha büyük imkanlarımız olsaydı daha bile ekstrem bir çekim açığa çıkardı. Fakat kendi imkanlarımızla bunu ürettik. Çok mükemmeliyetçiyim ve birlikte çalıştığım arkadaşlarım da öyleler. Mekanı araştırıp bulmak, bavul bavul dekoratif eşya ve kostümleri getirmek, herkesin saçını makyajını -kendimin dahil- iki kez yapmak, bir gün içinde inanılmaz yorucuydu. Fakat çok eğlendik. Fotoğrafçı arkadaşım Viktor da bu hissiyatı çok iyi yakalayabildi. Kendisi aynı zamanda model de. Günümüzde internetle büyüyen, her türlü bilgiye erişebilen bir jenerasyon olarak her şeyi yapabiliyoruz. Maximalist olmak da böyle bir şey.

Androjen, queer ve punk bir ressam olarak, maruz kaldığın negatiflikleri yaratıcılığın sayesinde pozitif bir şeye dönüştürebiliyorsun. Bunun ilhamını nelerden alıyorsun? Yakın gelecekte kendini bir sanatçı olarak nerede görüyorsun?

Bu benim hep içimde olan bir şeydi. Yaşadığım her duygu ve durumda sığındığım yer sanatım ve doğa oldu. Sanatımla kendi evrenimi oluşturabiliyorum, orada kendi doğrularım var, bunları kendi kafamda sınayabiliyorum, yapıp bozabiliyorum. Kendimden sıyrılmak, evrende ne kadar küçük olduğumu hatırlamak için belgesel izliyorum ya da ormanda böcekleri ve kuşları gözlemlemeye gidiyorum. Bunları görmek, izlemek, keşfetmek hayattaki problemlerimin ne kadar önemsiz ve anlamsız olduğunu hatırlatıyor. Etrafımda ne yaşanıyorsa, ben de gören göz misali gotik, altın varaklı aynasıyım bu toplumun. Ürkütücü ama sevimli. İnsanların kendilerinde farkına varamadıklarını ortak bir dilde sembolleştiriyorum sanatımla. Bu dilin sözlüğü herkeste ayrı yazılmış.  Bana güç veren böylesine bireysel ve toplumsal çarpık bir döngü.

Şu anda kişisel sergime hazırlanıyorum. Bir süredir yaptığım resimleri sosyal medyada paylaşmayı bıraktım çünkü insanlar çok çabuk tüketiyorlar. Ben de bir avatar olarak Altın Tatlı’yı paylaşmaya başladım. Ve sergime herkes gelsin, eserlerimi bireysel olarak orada deneyimlesin istiyorum. Anlaştığım, çalıştığım bir galeri yok, o yüzden hedeflediğim sonbahar ayı var ama net bir tarih veremiyorum. Ben yaptığımı ve daha fazlasını yapmaya devam edeceğim.

Röportaj Berin Somay
Fotoğraf Viktor Neb
Kreatif Direktör & Styling Altın Tatlı
Makyaj Asistanı Yelda Benezra
Model: Altın Tatlı, Feya Flame, Gizem, Yelda Benezra