Les Benjamins’deki imza günü için İstanbul’da kısa bir mola verirken, sokak kültürünün kutsal kitabı “All Gone”ın yazarı ve cool olan her şeyin küratörü, Michael ‘La MJC’ Dupouy ile konuşma fırsatı bulduk. Sokak kültürü için böylesine derin bir bilgi ve sevgi barındıran biriyle konuşmak hepimiz için oldukça ferahlatıcıydı.

2006’da ilk baskısını yayınladığından beri, sokak giyimi ve sneakers dünyası milyar dolarlık bir iş haline geldi ve sokak kültürü üzerine derlediği kutsal kitap niteliğindeki kitapları, koleksiyon parçaları oldu. All Gone’nın 14. baskısının başlığı “I Want Your Love”. Yani, bizim sevgimizi kazandı bile!

All Gone projesi için ilhamınız neydi?

Kariyerime, Fransa’da, 90’lı yılların sonunda gazeteci olarak başladım. 2001’de, çalıştığım insanların sokak kültürünü gerçekten anlamadıklarını ve ana akım içinde kalmak istediklerini fark ettim. Bu yüzden işi bıraktım ve en yakın arkadaşım ile birlikte bir PR ajansı kurdum. 

2004’te herkes 10-15 yıl içinde baskı kültürünün öleceğini ve dergilerin hepsinin yok olacağını söylüyordu. Bunu kabul etmek istemedim ve bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum. İlk başta bir dergi çıkarmayı düşündüm. Aslında dergiler, bugünün ve geleceğin reklamını yapmak için çok iyi bir yol, ama geçmişi belgelemek ve 10 yıl önce neyin havalı olduğunu hatırlamak istediğinizde başka bir şeye ihtiyacınız oluyor; bir kitaba ihtiyacınız oluyor. Bu yüzden All Gone’ı, hepimizin çok sevdiği o kültürü belgelemek için çıkardım.

Kitapta koleksiyon parçalarına yer veriyordunuz ve şimdi kitabın kendisi bir koleksiyon parçası haline gelmiş durumda. 14 yıl önce ilk baskıyı yayınladığınızda, bu tür bir başarı elde edeceğinizi hiç düşünmüş müydünüz? 

Dürüst olmak gerekirse, hayır. Amacım kitabı 5 yıl kadar yapmaktı. Ama zamanla daha fazla insan ilgilenmeye başladı. Ve sonra kendimi 10. yıl baskısını yaparken buldum. İlk kitap sadece 500 kopyaydı, şimdi 3.000 küsur kopya var ve bu yıl tüm dünyada 37 tane imza gününe katılacağım. 

Birkaç yıl önce, lüks moda logolarını yeniden işleme trendi vardı ve lüks modaevleri bunun için sokak giyim markalarına dava açıyordu, şimdi ise onlarla iş birliği yapıyorlar. 10 yıl önce muhtemelen fiyakalı bir kulübe spor ayakkabı giyerken giremezdiniz, şimdi ise başımızın üstünde yeriniz var diyorlar. Sokak giyiminin ana akım haline gelmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir sürü insan sokak giyiminin ana akım haline gelmesinden şikayet ediyor ve nedenini anlayabiliyorum. Sokak giyiminin ruhunu kaybetmesinden şikayet ediyorlar ve hatta bunun reklamını yapmayı bırakmamı istiyorlar. Ve açıkçası bazı şeylerden ben de şikayet ediyorum. Mesela, sınırlı sayıda üretmek artık hiçbir anlam ifade etmiyor ve piyasada çok fazla sneaker var.

Ama şöyle de bir şey var ki, 10 yıl önce Paris’te spor ayakkabı giyerek bir kulübe girmeye çalışsaydım bana, “Kusura bakmayın ama böyle girmezsiniz” derlerdi. Ya da güzel bir restoranda yemek yerken şapka taksaydım, benden çıkarmamı isterlerdi. Bugün, böyle giyinmiş bir şekilde İstanbul’dayım ve sizinle bu röportajı yapıyorum. Dünyanın dört bir yanına uçup, yaptığım şeyi tanıtıyorum. Ve bu inanılmaz bir şey. Ve bu durumdan şikayet etmem mümkün değil. Önceden dünya genelinde 2.000 küsur insandık fakat şimdi milyonlarız. Benim için bu bir zafer. Hiçbir şey kaybetmedik, aksine büyük bir ilerleme kaydettik. Çok küçük ölçekli bir şeyi alıp küresel hale getirdik. 

Her hafta sonu neredeyse 30 adet ayakkabı piyasaya çıkıyor. Ama All Gone, iyinin de iyisini seçip yayınlıyor.  Kitabın küratörlük süreci nasıl gelişiyor?

Kitaba eklenen her şey benim zevkimi temsil etmeli, bu ilk kural. Bir ürünün arkasındaki hikaye ve insanlar önemli. En sonunda, markalar, renkler ve gerekçe arasında iyi bir denge oluşuyor. Ve elbette kitap sadece spor ayakkabılarla ilgili olmamalı. Çünkü insanlar o zaman sıkılabilir. İçinde kıyafetler, heykeller ve sanat da olmalı.

10 yıl önce Paris’te spor ayakkabı giyerek bir kulübe girmeye çalışsaydım bana, “Kusura bakmayın ama böyle girmezsiniz” derlerdi. Bugün, böyle giyinmiş bir şekilde İstanbul’dayım ve sizinle bu röportajı yapıyorum.

Bu yılın kitabından favorileriniz neler?

Human Made’in tişörtü. Tişörtün üstünde “Conquest of the Planet of the Apes (Maymunlar Cehenneminde İsyan)” filminden bir görsel yer alıyor. Görsel, bir karakterin üstünde “Go Human, Not Ape” yazan bir pankartı tuttuğu bir protesto sahnesi. Oldukça provokatif. Nigo’yu seviyorum, Human Made’i seviyorum ve bu tişört bir sanat eseri. 

KAWS’ın “Gone” heykelciği.  Tasarımı, “BFF” maskotunu taşıyan popüler Companion karakterini canlandırıyor. Sanatçının hayranıyım ve bence bu onun en iyi eseri.

Supreme x Pearl davul seti ve Supreme x Meissen elle boyanmış porselen aşk tanrısı heykelciği.

Hajime Sorayama x Case Studyo’nun “The Midas Touch (Midas’ın Dokunuşu)” isimli heykeli.

Nike’ın “Cactus Plant Flea Market” spor ayakkabıları.

Adidas’ın “Superstar 80s X Blondey” spor ayakkabısı.

Aimé Leon Dore X New Balance’ın “827” spor ayakkabısı.

Vay be, çok fazla iyi ürün var. Zaten kitap için binlerce iyi ürün arasından seçim yapmak zorunda kaldım ve şimdi tekrar seçmek zorunda kalmak epey zor.

All Gone ile bir kültürü belgeliyoruz ki hiçbiri gözümüzün önünde yok olmasın. Ki insanlar 2008’de neyin trend olduğunu bilmek ya da sokak kültürünün nasıl geliştiğini görmek istediklerinde doğru cevabı hatırlayabilsinler. Bir gün Parsons Sanat Okulu All Gone’ı müfredatına eklemek istese nasıl hissederdiniz?

İnanılmaz mutlu olurdum. Fransa’daki üniversitelerde kitabım, kim olduğum ve nasıl hobilerini işe dönüştüren bir adam olabildiğim hakkında bazı konuşmalar yaptım. Bir gün kitabım müzelerde veya müzayede evlerinde olursa bu benim için ayrı bir mutluluk olur.  

All Gone’a başladığınızdan beri sizce sokak giyimi nasıl gelişti?

Ne yazık ki daha lüks ve pahalı hale geldi. Sokak giyiminin gençlere ve gerçekten onu takdir eden insanlara hitap etmesi gerekiyor. Ama bir tişört 2.000 Euro olunca, sadece bu parayı ödeyebilecek insanlar tarafından giyilecek ve bu şekilde sokak giyimi, zevk sahibi gerçek kitlesine ulaşamama riski altında olacak.

Önümüzdeki yıl sokak giyiminde ne görmek isterdiniz?

Arkadaşlarım Ben Shenassafar ve Bobby Kim of the Hundreds, The Hundreds Aile Tarzı Yemek Festivali’ni düzenlediler. Festival, nadiren yolları kesişen iki farklı dünyayı birleştirdi: Yemek ve moda. Sokak kültürünün araba, bilgisayar ve yemek gibi farklı endüstrilerle bu şekilde birleşmesini daha çok görmek isterim, bu beni baya heyecanlandırır. 

Paris Saint Germain’in hayranı olduğunuzu biliyoruz. Moda ile spor tutkunuz arasındaki ilişki bugün kim olduğunuzu nasıl etkiledi sizce?

Bu beni hayatım boyunca beni etkiledi çünkü hayatım boyunca spor kıyafetler ve ayakkabılar giydim. Yıllar önce modaevleri bu ürünleri içermiyordu, bu yüzden sevdiğim ve ihtiyaç duyduğum şeyi satın almak için spor mağazalarına gitmek zorunda kalıyordum. Her sabah ne giyeceğimi karar verdiğimde, rahat olmak her zaman önceliğim olmuştur. Ve şimdi rahat giyinmek ve spor ayakkabı giymek havalı olarak addediliyor. Aslında takım elbise giymeyi de seviyorum ama 10 haftada 37 imza gününe katılmak için takım elbise giyseydim rahatlığımdan kesinlikle ödün vermem gerekecekti.

Yetenekli bir müzisyen olmadığınızı söylüyorsunuz. Ama eğer müzik yapsaydınız, kiminle iş birliği yapmak isterdiniz? 

Bu oldukça ilginç bir soru. Daft Punk ile bir şeyler yapmak isterim. Ve Frank Ocean ile bir şeyler yapmak isterim. Ultra, mega, süper, yetenekliler. Aynı zamanda Tyler, The Creator’ı da seviyorum. Bence o bir dahi ve kendini her zaman şaşırtıcı karakterlerle yeniden tanımlıyor.  Bu isimlerden herhangi biriyle müzik yapmak müthiş olurdu!

Peki, çoğu insanın başarmayı hayal etmeye bile cesaret edemediği şeyi başaran bir adam için sırada ne var?

Mutlu olmak, koleksiyonuma yeni sanat eserleri eklemek ve bir gün insanlarla, ofisimde ve dairemde olan sanat eserlerini paylaşmanın bir yolunu bulmak. Hah bir de alarm kurmamak ve sadece vücudum istediğinde uyanmak.