Netflix’in bizi lise yıllarına götüren ya da zaten orada olanlar için geleceği bir kez daha düşündüren yeni yapımı Aşk 101! Hızla akıp giden 8 bölümün ardından Selahattin Paşalı ismi kafamıza kazınıyor. Aah! Bir de şu soru; “Normalliği nasıl tanımlarsın?” Selahattin ile hayatın bizi nereye götürdüğünü konuşurken daha fazla empati kurmaya başladık bile! Okumaya devam edin, ne demek istediğimizi siz de anlayacaksınız.

Hayat seni nereye götürüyor?

Bilmiyorum. Bunu bilmek imkansız. Bilmek de istemiyorum zaten. Bir bilinmezliğin içinde süzülüyorum ve bundan besleniyorum. Bilinmezlik durumunun beraberinde getirdiği gizem, hayatı daha yaşanır kıldığına inanıyorum. İçerisinde umut da barındırıyor, ölüm de. Aslında ölümün olduğu bir yerde hayatın beni nereye götürdüğü ne kadar önemli onu da bilmiyorum. Ama şunu itiraf etmeliyim. Benim jenerasyonumun en belirgin ruh sağlığı problemi “gelecek kaygısı”.  Hayatın beni nereye götürdüğünü düşündüğümde, hayatı planlamaya çalıştığımda ya da kontrol etmeye çalıştığımda kaygı içimi kemiriyor. Zaten ben kimim ki hayatı kontrol etmeye yelteniyorum o da ayrı bir soru. Müthiş bir hızın içindeyiz ve yavaşlamaya çalışıyorum.  Tartışmalı da olsa Can Yücel’e ait olduğu iddia edilen çok sevdiğim şu sözleri hatırlatıyorum kendime. “ Ömür dediğin üç gündür. Dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür”. Demek istediğim “bugüne” odaklı yaşamaya çalışıyorum. Son nefesimi verdiğimde hayat beni nereye götürdüyse,  orası kabulümdür.

Normalin normal olduğuna kim karar veriyor?  Toplum ne kadar normal? Senin, benim anormal olduğumuzu kim söyleyebilir ki? Fazla tepki veriyorsam anormal, uyumluysam normal mi kabul edilicem?

Lise yıllarında kurduğun hayallere ne kadar yakınsın?

Temel olarak üç hayalim vardı. Bunları “mesleki, bireysel ve aile” başlıkları altında üçe ayırabilirim. Mesleki açıdan kurduğum hayalin yakınından bile geçmiyorum. On dört yaşında İstanbul’a bir basketbol klubüne transfer olmuştum ve tek hayalim birinci lig seviyesinde, milli takım oyuncusu olmaktı. Ancak bu hayalimi gerçekleştiremedim. Şu an hayalini bile kurmadığım bir meslek ile ilgileniyorum ve yeni hayallerim var. Bireysel açıdan ise ailemin de öğretileri doğrultusunda iyi bir insan olma hayalim vardı. Yaşım ilerledikçe iyinin göreceli bir idea olduğunu ve önemli olanın “insan” olmak olduğunu farkettim. Ne kadar insanım bilmiyorum, bunu beni tanıyan insanlara sormak daha doğru olur.  Ama yine de umuyorum ki hayalime yakın bir noktadayımdır. Son olarak, ki bu en büyük hayalimdi; aileme layık olmak ve benimle gurur duymalarını sağlamaktı. Yirmi yedi yaşına kadar tuttuğumu koparamadım. Meğer benimle gurur duymaları için ellerine somut bir şey vermem de gerekmiyormuş. Beni ben yapan özellikler, hayatta verdiğim radikal kararlar ve yaptığım seçimlerin bedelini kendi başıma ödemem de onları gururlandırıyormuş. Şimdi şimdi onlara somut başarılarımı da yaşatarak gururlarını okşamaya çalışıyorum. Ne kadar gururlandırsam da haklarını ödeyemem ama bana ihtiyaçları olduğunda umarım “orada” olurum.

Normalliği nasıl tanımlarsın?

Kelime anlamından yola çıkarsak normal; “çoğunluğa ait olan, ahlaki ve toplumsal kurallara uyan, alışagelen, düzgün”; zıttı olan anormal de; “çoğunluğa aykırı, kurallara uymayan, alışagelmeyen” tanımlarıyla açıklanabilir… Ancak ben normalliği de anormalliğide tanımlayamam. Çevremizde bize, yaşantımıza, fikirlerimize uyan herkes normal, uymayan anormal midir? Normalin normal olduğuna kim karar veriyor?  Toplum ne kadar normal? Senin, benim anormal olduğumuzu kim söyleyebilir ki? Fazla tepki veriyorsam anormal, uyumluysam normal mi kabul edilicem? Oysa sadece benim içimdeki yangının büyüklüğünü bilen gösterdiğim aşırı reaksiyonu normal karşılayabiliyor. O yüzden normallik de anormallik de görecelidir. Normal de anormal de kişinin büyüdüğü çevre, ahlaki değerleri, etik bilinci, düşünce sistemi ve empati gücü gibi bireysel faktörler neticisinde değişkenlik gösterebilir. Ancak her birey eşit şartlarda dünyaya gelseydi belki o zaman normalliğin tanımının keskin bir ayrımı, net bir cevabı olabilirdi diye düşünüyorum.

Ortak bir amaca sahip olmak insanları birleştirir mi?

Burada da amacın ne olduğunu önemlidir. Tarihte savaşlar, katliamlar da ortak amaca sahip olan insanların birleşmesi ile gerçekleşti, bilim dünyasında DNA’nın ikili sarmal olduğunun keşfi de aynı birleşme ile gerçekleşti. İnsanların ortak bir amaç uğruna birleşmelerinin doğruluğuna yada yanlışlığına ve ya birleşmelerindeki ortak amacın iyi ya da kötü olduğuna karar verici mercii ben değilim. Ancak bu soruya uğraş verdiğimiz meslek ile de ilişkili olması açısından sanat üzerinden cevap vermek isterim. Sanatın ne sanat için ne de toplum için olduğuna inanıyorum. Bence sanat insan içindir. Örneğin tiyatro insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır. Sanatın hangi dalını ele alırsanız alın dil, din, ırk farketmeksizin sanat evrenselliği barındırır. Bu yüzden sevdiğimiz bir sanatçının ürettiklerini görmeye veya dinlemeye gittiğimizde eserler bizde benzer ya da farklı evrensel duyguları uyandırsa da, “bir olma” duygusunu deneyimleriz. Aslında zaten hepimiz “bir” değil miyiz? Bir tiyatro oyunundan çıktığımda oyunun derdi benim de derdim ile kesişiyorsa hayatta yalnız olmadığımı hissediyorum. Artık o noktada bu derdi perdeye, tabloya, dansa, yazıya veya müziğe dökmüş insanlarla bir olduğumu hissediyorum. Kesişmiyorsa empati kurmaya çalışıyorum. Dolayısıyla ortak amacımız sanat ise, üretmek ise, sanat iyileştirir ve birleştirir diyebilirim.

Tutku ölürse her şey ölüyor.

Aşkı nasıl tanımlarsın?

Aşkın tanımı iyi bir tartışma konusu çünkü net bir tanımı yok. Bazı bilim insanları bunun beyindeki Frontal lob ve Thalamus’taki kimyasal reaksiyonlarla bağlantılı olduğunu düşünür. Diğer yandan edebiyatçılar daha içe, duygulara yönelmişler ve metiyeler dizmiş; şiirler, öyküler yazmışlardır. Psikolojik açıdan referans alırsak Freud: “anneden ayrışmanın yarattığı boşluktan önceki bir olma evresinin yeniden inşası” olarak tanımlar. Ben de okuduklarımı baz alarak hayattaki tecrübelerimle aşkın tanımını bulmaya çalışıyorum. Bazen libido ile karıştırıldığını düşünüyorum mesela, asla aşkın sonsuz olduğuna inanmıyorum. Bazen aşkın narsist bir şey olduğunu düşünüyorum. Karşındakinin gözündeki sana yani kendine aşık olma durumu. Nedense bende aşk korkutucu, eşittir acı anlamına da geliyor. “Kavuşursan meşk olur, kavuşamazsan aşk olur” sözü gibi. İnsan bir şeyi elde ettiğinde, elde edilenin değeri azalıyor diye düşünüyorum.  Tutku ölürse her şey ölüyor. Bu zamana kadar mantıkla hareket etmek bana daha güvenli geldi. Zamanla tanımak, O’nu O yapan özellikleri sevmek, hayattaki duruşuna, meydan okumasına kapılmak. Derdine ortak olmak. Ama dediğim gibi, zamanla…

Röportaj Duygu Bengi
Fotoğraf Burcu Karademir