Evet, an itibarıyla herkesin çocukluk fotoğrafını, dışarı çıkabildiğinde göreceği ilk 5 kişiyi, karantinanın kaçıncı gününde atıştırmalıklarını bitirdiğini, evinin her köşesini hatta Sims’inin her köşesini, Levain kurabiyeleriyle nasıl aşık attığını, boşalan büyük boy Nutella kavanozunu, dans şovunu, #staychicathome pijama koleksiyonunu, yoga rutinini, ev terliğini ve neredeyse aklındaki düşüncelerin röntgenine kadar gördük. O kadar her şeyi gördük ki FOMO kelimesi lügatten kaldırılmak üzere.

Artık challenge etiketlerinin birbirine girip bulanıklaştığı günümüzün asıl challenge’ını ise 1662’de hayata veda eden Fransız matematikçi Blaise Pascal hashtag’siz normal bir cümlede özetliyor ve karantina günlerinde insanların ‘en büyük’ problemini, “İnsanlığın tüm sorunları kişinin bir odada tek başına ve sessizce oturamamasından kaynaklanır.” diyerek çözüyor.

Einstein, “Sessiz bir hayatın tekdüzeliği ve yalnızlığı, yaratıcı zihni harekete geçirir.” diyor ve çoğu konuda olduğu gibi haklı da…

Düşünsenize Homo Erektus’un canı sıkılmasa Asya ve Avrupa mahzun kalır; hipsterların canı sıkılmasa Brooklyn, Brooklyn olmazdı. Ya da Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard’ın iddia ettiği gibi tanrı sıkılmasa insanları yaratmazdı.

Peki Da Vinci, Susan Sontag, J.K. Rowling gibi isimler izolasyon ve sıkılma halini yaratıcılıklarının önünü açan bir katalizör gibi kullanırken günümüzde sıkılmak neden negatif bir duygu olarak kabul ediliyor? Her telefon konuşmasında en az 134 kez zikrettiğimiz ‘sıkılma’ duygumuzla ne yapıyoruz? Görünen o ki, sıkılma duygumuzu katalizör gibi kullanmak yerine, çocuklarının ağlamasından sıkılan annelerin onların ellerine tutuşturdukları telefonlarla bastırıyoruz ya da arka arkaya izlediğimiz dizilerde yardımcı rol olarak kullanıyoruz. Eminiz ki, Yo-Yo Ma da yorganın altına girip Seinfeld’in 9 sezonunu tekrar izlese ve sürekli Instagram akışını güncellese dört yaşında çello çalmayı öğrenip yedi yaşında JFK’e konser veremezdi.

Artık sıkılacak kadar çok vaktimiz olduğuna göre zaman, Chekhov’un oyunu Uncle Vanya’da “Sıkıntıdan ölüyorum.” diye şikayet eden Yelena gibi sıkıntıdan sıkılmayı bırakıp onu prefrontal korteksimizde misafir etmenin ve yaratıcılığımızı keşfetmenin zamanı.  

Ayrıca büyüklerimizin de dediği gibi, sıkı can iyidir!