Duyarlı Uyarı: Okumak üzere olduğunuz yazı spoiler ihtiva etmektedir.

Netflix’in drama janrında kategorilediği After Life yanlış rafta duruyor hissi uyandırıyor. Zira drama, altışar bölümü izlerken hissettiklerimizi anlatmanın yakınından bile geçemiyor. Genellikle insanları, ödül töreninde sinirlerini bozarak ve bam tellerine basarak ağlatmasıyla tanıdığımız Ricky Gervais After Life’ta, ölen eşi Lisa’nın ardından hayata tutunmaya çalışan Tony’nin hikayesini anlatıyor ve izlerken kulağımızda Tanju Okan – Kadınım çalarken göz yaşları yanaklarımızdan pıtır pıtır dökülüyor. Bağımlılık, depresyon, intihar, yas gibi konuları itinayla yoğuran ve kat kat Arnavut böreği gibi açan dizi, yayının denk geldiği zamandan ötürü o böreği gece yemişiz gibi midemize oturuyor ve ölümden sonra hayat var mı sorusunu bir başka sorgulatıyor.

Karakterleri tuğla tuğla örme konusunda usta olan Gervais, Tony’nin çalışma arkadaşlarını ve hayatından geçen herkesi bize çok da fark ettirmeden ama sindire sindire anlatıyor. Yerel bir gazetede editör olan Tony, ‘roasting’ tadında geçen ilk sezonda savunma mekanizması olarak herkese kötü davranmayı seçiyor. Sonra bir an geliyor o kadar kırılgan bir tepki veriyor, o kadar insani bir şey yapıyor ki çevresindekilerle birlikte bizim de gönlümüzü alıyor. Hayatımızda katlanılmaz olsa da sevdiğimiz, kırıcı olsa da ‘aslında öyle biri değil’ dediğimiz herkes gibi affediveriyoruz Tony’yi. Zaten tüm kederine rağmen bakımevindeki babasını her gün ziyarete giden biri ne kadar kötü olabilir ki diyoruz ve en yakın arkadaşımıza savunduğumuz sevgilimizmiş gibi Tony’yi kendimize savunuyoruz. Sağ olsun o da, ilk sezonu elindeki ilaç şişesini bırakarak ve refleks olarak laf soktuğu iş arkadaşı Kath’e bile tatlı bir sürpriz yaparak kapatıyor.

İkinci sezonda huysuzluk detoksuna girip zen olmaya çalışan bir Tony buluyoruz. Ve içten içe işkillenmeye başlıyoruz. Yine gündüz şarabını içiyor, yine Lisa’nın videolarına bakıp hüzünleniyor ama geri kalan her şeyi robot gibi yapıyor. Her günü devirip ertesi gün tekrara basıyor. Hatta ilk sezonun sonunda gün batımına doğru yürüdüğü Emma ile Ali Haydar ve Hanım Meriç gibi bir İkinci Bahar yaşamak varken onunla Groundhog Day yaşamak istediğini söylüyor.

Bu sırada sezonun en hüzünlü birkaç konuşmasından biri vuku buluyor ve Tony Anne’e “İnsanlar biraz düzeldiğimi, idare ettiğimi sanıyorlar. Arada kederlenince de geçici diyorlar. Ama değil. Bu keder artık benim genel ruh halim. İdare ettiğimi sandıkları anlar rol yaptığım zamanlar. İyi değilim ama normal halimi hatırlayıp onun taklidini yapıyorum.” diyor. Sevdiği birini kaybeden ve bu rolü oynamak zorunda kalan herkes, dolu gözlerle “Güldürmedi Ricky” diyor.

Gardımız iyice düşmüşken Tony geliyor ve şu cümlesiyle bizi nakavt ediyor: “Lisa’yla bir şeyler yapmayı değil, onunla hiçbir şey yapmamayı özlüyorum. Sadece evde oturmak mesela, dışarı çıkmadan, bir şey yapmadan, hatta konuşmadan. Sadece onun orada olduğunu bilip öylece durmak.” Evet, hakem 10’a kadar sayıyor ve hala yerlerdeyiz.

Tony ve Anne’in mezarlıkta hayat bulan arkadaşlığı belki de diziyle ilgili en sevdiğimiz şey oluyor. Normal cümlelerinin arasına, “Geri dönüp sevmediğim bir şeyi değiştirirsem, belki o kötü şeyin beni ulaştırdığı iyi şeyi de kaybederim.” gibi muazzam replikler serpiştiren Anne, mezarlıktaki banktan gönlümüzdeki tahta oturuyor.

Aslında bu normal anların arasına sıkıştırılan anormal vuruculuklarla After Life kalbimize girip boğazımızı düğümlüyor. Ve ikinci sezon, Tony ve Emma’nın Groundhog Day senaryosunda el sıkışmasıyla bitiyor.

‘Abartılıyor ya, ben hiç ağlamadım’ ile ‘Ağlamaktan içim çıktı’ arasında gidip gelen haletiruhiyelere sebebiyet veren diziyi izlemeden önce acı eşiğinizi gözden geçirmenizi tavsiye ediyoruz, çünkü isota dayanıklı bir Urfalı kıvamında değilseniz ağlayacağınızı garanti edebiliriz.