Hem sinema hem ekran hem de tiyatro sahnesinde gündelik hayatın tam kalbinden çıkan ve her gün gördüğümüz sayısız kadına gerçekçi olduğu kadar öyle tılsımlı şekilde hayat veriyor ki Selen Uçer, bu şüphesiz ki bir büyü! J. K. Rowling’in bir sözü vardır: “Dünyayı değiştirmek için sihre ihtiyacımız yok, zaten ihtiyacımız olan tüm gücü içimizde taşıyoruz: Daha iyisini hayal etme gücü.” İşte, bu güç sayesinde DasDas’ta sahnelenen ‘Güle Güle Diva!’ oyununda tam 11 farklı karaktere bürünüyor, 80 dakika içinde. Bu bir büyüden başka ne olabilir ki? Henüz, Altın Portakal Film Festivali’nden ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülü ile dönen Selen’in tılsımına bırakıyoruz kendimizi.

DasDas’taki oyunun ‘Güle Güle Diva!’da 80 dakika içinde sayısız kadının ruhuna üflüyorsun. Bu kadınların her biri, alkışları duyduğun andan itibaren sende neler bırakıyor?

‘Güle Güle Diva!’, Günseli’nin hikayesi aslen. Sefaeli kasabasında yaşayan, evli ve çocuklu, bir dişçinin yanında sekreterlik yapan, okuma-anlatma meraklısı, yargısız, huzurlu, muzip, divanın şarkılarının her Sefaeli’li kadın gibi fanatiği: Günseli. Sonra da onun hastanede rastladığı 6 kadın, birkaç tane de figüratif kadın çıkıyor seyircinin karşısına. Toplam 11 ediyor sanırım. Oyunu her bitirdiğimde bir yolculuk bitiyor limana varırsın ya, işte aynı onun gibi bir his oluyor; hep yeni yerler gezip görmüş, doygun bir gemici gibi. O gün oraya gelen insanlarla bir alışveriş, bir paylaşım yapmış oluyorum. Her oyunda vardır bu his ama ‘Güle Güle Diva!’nın gerçekliği hepimizi bir başka etkiliyor, tek kişi olduğumu seyirciyle birlikte ben bile bazen unutuyorum. Bu da özel şanslı bir durum sanırım. ‘Güle Güle Diva!’, Firuze Engin ile hayatımızın çok da parlak olmayan bir döneminde -benim ailemde hastalıklar, onun kendi hastalığı- 1.5 sene boyunca nereyi bulursak orada buluşup prova yaptığımız, çok içimizden çıkarak oluşan bir oyun. Oyunda Binbir Gece Masalları’ndan bir söz var: “Ölüm korkusundan anlatının üstatlığı doğdu.” ‘Güle Güle Diva!’nın temel sözü o belki de. Tek kişilik kadın oyunları furyasından önce, çevremizde başka kişi de olmadığından tek kişi olmuş bir oyun. Çok gerçek ve muhteşem bir yazımı var Firuze’nin, bu sene oyunu kısalttık yeniledik. Heyecanla devam ediyoruz.

Hem yazan hem yöneten hem de oynayan birisin. Bu üç disiplin için seni motive eden, sana ilham veren unsurlar neler?

Ben oyuncuyum. Yazarken de oyuncu kafasıyla yazıyorum. Sadece oyuncu bazlı oyunlarda yönetmenlik yapıyorum. Her disiplinin ayrı kuralları, süreçleri var. Hepsinin özünde hikaye anlatmak yatıyor ve birbirini besliyor bence. Ama yerimi biliyorum; derinleştiğim, yoğunlaştığım esas ve tek işim oyunculuk. Tüm bu hikayeleri besleyen şey de hayat! İlişkiler, yaşadığın coğrafyanın gerçekleri, dönemin popüler kültürü, senin tarihin ve üstüne gündelik rutinler; kısacası hepsi…  

“Bu sektörde kadın olmak”; belki de en sık duyduğumuz cümle başlangıcı. Sen bu cümlenin devamını nasıl getirirsin? Kadına şiddet unsurunu bir kenara alırsak “kadın olmak” tanımlamalarına neden bu kadar saplanıp kalıyoruz mesleki anlamda?

Bu sektörde kadın olmak, diğer sektörlerde kadın olmaktan bir tık daha zor. Çünkü malzemen kendinsin. Değerini ve yerini geç bulmuş bir meslek oyunculuk. Anlaşılması zaman almış. Bir meslek olarak kabulü zaman almış hatta. “Evden kaçıp artiz olmak” “Artizlik yapma” “Artiz olacaksın da şey mi olacaksın” gibi ya da dansöz oynuyorsan, sadece ‘dans’ vizyonun olduğu sanıldığın- en kibar haliyle söylüyorum bunları- bir meslek oyunculuk, hele de ataerkil tarihli bu ülkede. Şiddet, kadına da erkeğe de var bence hem ruhsal hem de fiziksel olarak. Fakat bu şiddet yüzünden kız çocukları, kadınlar hayatlarını kaybediyor, sosyal ve ekonomik varoluşları kısıtlanıyor durumunda olduğu için kadına şiddetten bahsediyoruz öncelikle haklı olarak. Ama sorun çok daha uzun vadeli, bu ‘hastalanmış’ şiddet uygulayan bireyler nasıl bir toplum, eğitim, aile yapısı oluşturuyor? Tüm dünyada bu sorun, ama bizde durum yılların yanlış birikim ve öğretileri ile elzem durumda şu an bence.

Yakın zamanda, başrolünde yer aldığın Ümit Ünal’ın son filmi ‘Aşk, Büyü, Vs.’ ile Antalya Altın Portakal’dan ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazandın. Son dönemde Türkiye’deki film festivalleriyle ilgili devamlı bir tartışma konusu çıkıyor; bununla birlikte yurtdışından kazanılan başarıları bile eleştirir olduk. Senin için “ödül kazanma” nerede duruyor?

Ne yazık ki… Türkiye’de insanlar ödülleri tebrik etmesini bile bilmiyorlar bazen, kendi alsa o ödülü 8 takla atacak biri, başkası alınca olan tüm olumsuzlukların altını çizme derdine düşüyor. Özellikle ülkemiz festivalleri tartışmasız olmuyor evet, bunun gayet haklı sebepleri de olabiliyor ona da evet, ama olumlu yönleri görmek, yapıcı eleştiri ile daha ileri götürmek amaç olmalı. Bir şeyleri değersizleştirip, oldurtmamak kime ne yarar sağlamış tarihte? Hele uluslararası 40 küsur yıldır süren bir organizasyondan alınan kesinlikle gurur duyulacak bir ödül bile, karalanmaya çalışılıyor, toplumsal kendini sabotaj psikolojisi bu galiba, bilemiyorum. Yeni olanın, gelişimin desteklenmesi, gelecekteki daha iyi potansiyellere yoğunlaşmak lazım oysa. Benim için nerede duruyor kısmına gelecek olursam ödül almak tabii ki bir mutluluk. Onore ediliyorsun. Hele de Altın Portakal bu ülkenin en köklü festivali. Her oyuncu için büyük bir heyecan, motivasyon tabii ki. Ama benim şu zamana kadar ödül aldığım veya almadığım zamanlardan esas edindiğim tecrübe, aslında önemli olanın o durumla senin ne yaptığın olduğu. Ödül almak demek, hayata teşekkür edip çalışmaya tüm gücünle devam etmek, yola devam demek… Ben buna inanıyorum en azından.

Değerini ve yerini geç bulmuş bir meslek oyunculuk. Anlaşılması zaman almış. Bir meslek olarak kabulü zaman almış hatta.

‘Aşk, Büyü, Vs.’ demişken; aşk ve büyünün arasındaki bağı nasıl tanımlarsın? Ve o “vs.” kısmını doldurmanı istesem neler sıralanır?

Aşk bir büyüye inanma hali işte. Vs’yi de kişinin hayalleri, gerçekleri, dışarıdaki hayat, insanlar ve durumlar, insanların kendilerine yaptıkları, başka insanlara yaptıkları doldurur. Bence filmi izleyin ve siz karar verin.

“Tiyatro biletleri çok pahalı” serzenişinden “Herkes tiyatro yapıyor” serzenişine geçiş yaptık. Nedir bu tiyatroyla ilgili devamlı bir söylenme hali?

Serzenişler olsa da tiyatronun öyle ya da böyle artması iyi bence. Farklı türlerde, farklı anlatımlarda nasıl olursa olsun. Fakat kalite düşerse seyirci kaçar, o yüzden sorumluluğunu da bilerek, özenerek rica ediyorum.

Etiketlerin, önyargıların, kaotik koşturmacaların hepsini “durdur”a aldığımızda kendini şanslı hissediyor musun?

Evet, şanslıyım bence. Bu şansı yaratmak için de bedel ödedim bayağı, değerini biliyorum sevdiklerimin, seçtiklerimin, ailemin ve kendi oluşturduğum hayatın.

Bir oyuncu olarak “yaratım”ın en keyifli yanı nedir senin için?

Ekipler, süreçler; onlar öğretiyor insana, başka bir seviyeye taşıyor hayat algını, çuvalın doluyor doluyor ve yoluna devam ediyorsun, bazıları kalıyor, bazıları gidiyor. Olması gereken oluyor. Hikayeler kalıyor, başkalarına ulaşıyor, muhteşem olan da o.

Senin gözünden İstanbul’a baksak, “İstanbul’da Selen Uçer olmak” etiketinin altını nasıl doldurursun?

Gayrettepe-Karaköy-Galata-Beyoğlu’nda büyüdüm, sonra Rumeli Hisarüstü’nde okudum, bu şehrin en güzel yerleri bence. Ben burada ben oldum. İstanbul’u hep çok sevdim. Pisliğiyle, kaosuyla sevdim, tarihinin kirlenmiş halini gördüm ama bütün bizim kuşak gibi gene sevdim. Arkadaşlarım kızar bana bu yüzden hatta. Neyse o ama, bize böylesi denk gelmiş. Ama büyü diyorsanız bu şehirde var.

Sırada neler var?

Geniş vadeli herhangi bir şey diyemem ama ‘Güle Güle Diva!’, 4 ve 29 Ocak’ta DasDas’ta.

Röportaj: Cansu Uras

Fotoğraf: Burcu Karademir