Bünyamin Aydın is in conversation with Guillaume and Jonathan of The Blaze

Telaşlı bir İstanbul gününde, az rastlanır türden bir yemek molası… Şehrin tarihine şahit olan Pandeli’de, İstanbul’un en şahsına münhasır markası Les Benjamins’in kurucusu Bünyamin Aydın ile son dönemde müzik dünyamızı etkisi altına alan The Blaze grubunun yaratıcıları Guillaume ve Jonathan Alric’i bekliyoruz. İstanbul’daki ilk konserleri öncesinde, kısa bir öğle yemeği molası için bir aradayız! Hem yarattıkları eşsiz görsel dünya hem de hafızalara kazınan müzik anlayışı ile sormak istediğimiz pek çok şey var, şu anda hislerimizin tercümanı ise Bünyamin’den başkası olamaz!

Bünyamin: Fotoğrafçılığa ya da filme ilginiz var mı?

Guillaume ve Jonathan: Evet, çok! (Aynı anda!)

Guillaume: Ama ben zaten hem müzik hem fotoğrafçılıkla ilgileniyordum.

Bünyamin: Kameranız şimdi yanınızda mı?

Guillaume: Bir şey olma ihtimaline karşı… Ekmek almaya giderken bile kameramı alırım, asla ne olacak bilemezsin, hayat bu…

Bünyamin: İlerde bir film yapmayı, yönetmeyi istiyor musunuz?

Guillaume: Evet, sanırım bunu yapmak hayalim… Bu bir proje ama, şu an için uzaktaki bir proje.

Bünyamin: Aklınızda dört gözle beklediğiniz bir film yönetmeni var mı?

Guillaume: Kátia Lund! İki filmi var ve ilki benim yönetmen olmayı istememi sağladı… Brezilya filmi: Cidade de Deus, City of God.

Bünyamin: Bu filmlerden hoşlanmana neden olan neydi?

Guillaume: Klasik bir müzik videosu gibi çekiliyor ve görünüyor. Ama, çok hızlı ve içinde çok fazla müzik barındırıyor. Enerjisi, fotoğrafçıları, ışığı ve hikayesi çok güzel. Ben de tam olarak bunları seviyorum.

Bünyamin: Filmler insanların hayatını etkiler, bazen konuştuğunuzda veya okuduğunuzda gerçekten etkilenmezsiniz, ancak görsel bir şey gördüğünüzde, artı müzik dokunuşunuz olduğunda, bu etkiyi çok benzersiz hale getirirsiniz ve bence siz müziğinizde ve videonuzda çok başarılı oldunuz. Çünkü bir çok müzisyenin müzik videoları korkunç…

Guillaume: Genellikle müzik videolarını hayal gücü olmadan yapıyorlar, fark bu! Hedefimiz sinema tarzında, müzikte gerçek duygular uyandırmak ve daha güçlü hale getirmek.

Bünyamin: Gerçekten ilginç… Bir sonraki adımınız ne, gelecek için neyi düşlüyorsunuz?

Guillaume: Gerçekten özgürüz, yeni kimliğimizi bulmak için zaman ayırıyoruz, orijinal olmak, aynı olmak istemiyoruz, müziğimizi ifade etmenin başka bir yolunu bulmak istiyoruz. Yeni bir şey arayışındayız.

Bünyamin: Çevrenizdeki müzik dünyasını nasıl görüyorsunuz? Sizce gelişiyor mu, ya da yerinde mi sayıyor?

Guillaume: Dürüst olmak gerekirse, müzik yaparken, film yaparken, işine odaklanmak için çok fazla zaman harcıyorsun… Müzik dinlemeyi unutuyorsun. Çalışmalarımıza odaklandığımız için çok fazla müzik dinlemiyoruz. Elbette sevdiğimiz sanatçılar var ancak yönetmene beğendiği filmleri sormak daha kolay, ama konu müzik olunca çok farklı.

Bünyamin: Yaşadığınız şehirde, ailenizle yaşıyorsunuz sanıyorum, enerjinin yaratıcı olduğunu , insanların yaratıyor gibi göründüğünü, müzik dünyasının geliştiğini düşünüyor musunuz? Çünkü benim için Fransa genel olarak müzik için önemli bir şehir.

Guillaume: Paris için doğru ama aynı zamanda birçok şehir için de geçerli. Bence dünyadaki birçok yer yaratıcı, eminim. Ayrıca İstanbul da çok yaratıcı.

Bünyamin: O zaman, nereli olduğun önemli olmaksızın, nerede olursan ol her yerde üretim yapabilirsin de diyebiliriz.

Guillaume: Evet, bu evrensel bir şey. Farklı kültürler, farklı ilham kaynakları var ama her yerde…

Jonathan: Paris’te olmana gerek yok, her yerde müzik yapabilirsin.

Bünyamin: Bu yeni  dönemdeki dijitalleştirmeyi, sosyal medyayı, pazarlama stratejilerini seviyor musunuz?

Jonathan: İnternet kültür için, insanları birbirine bağlamak ve başka kültürlerde neyin farklı olduğunu bilmek için çok iyi.

Bünyamin: Şimdi yeni bir trend var, birçok insan, özellikle gençler, sürdürülebilirlik, yeşil yaşam, 35mm fotoğrafçılık gibi konularla gerçekten ilgileniyorlar. Bu konulara ilgi duyan çok büyük bir gençlik var ama onlar dijital bir dünyada doğmadılar mı?

Jonathan: Bilmiyorum, belki bu tür bir ruhu hissetmek veya belki de nostalji için ya da sadece anne – babalarının kullandıkları kameraları kullanmak için ya da… Ben 70’lerin ruhunu seviyorum.

Bünyamin: Büyürken ne tür müzik dinlerdiniz? Ya da her zaman bu türü mü dinlediniz?

Jonathan: Sanırım, ailem, babam klasik müzik dinliyordu, ağabeyim daha rap, hip hop tarzı dinlerdi.

Bünyamin: Benim gibi!

Guillaume: Benim için de aynı… Fransa’da o zaman moda olan hip-hop, yeni başlamıştı. Nirvana!

Bünyamin: Punk ve metal nasıldı?

Guillaume: Gençken Nirvana’nın büyük bir hayranıydım.

Bünyamin: Ben de! Çocukken bir grupta gitar çalıyordum.

Jonathan: Herkes “Smells Like Teen Spirit”i bilir.

Bünyamin: Bazen Megadeth açardım. Annem; “Bu ne? Kapat!” derdi.

Guillaume: Arkadaşımla Almanya’ya gittik, gitarlarımızı alıp sadece Nirvana ve Offspring çaldık.

Bünyamin: 70’lerde veya 80’lerde sevdiğiniz başka müzik efsaneleriniz var mı?

Guillaume: Jimi Hendrix, Rolling Stones, Pink Floyd.

Bünyamin: Bunun hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Günümüzde bir yaratıcılık eksikliği var. İkiniz kuzensiniz ve ailesiniz. Normalde aileler birbirleriyle anlaşamazlar.

Jonathan: Bu, duruma göre değişir…

Bünyamin: Birbirinizi görmek istemediğiniz zamanlarınız oluyor mu?

Jonathan: Değişiyor, evet evet…

Bünyamin: Sizi zorluyorum beyler!

Jonathan: Çünkü biz kardeşiz, aynı zamanda arkadaşız, aynı zamanda birlikte büyümedik, arkadaşız ama aynı zamanda ailedeniz.

Guillaume: Ağlama, ağlama! (Gülüyor)

Jonathan: Röportajı şimdi durdurun! (Gülüyor)

Bünyamin: Yarın çalmayacaksın sanırım. (Gülüyor)

Guillaume:  Yani evet bu durum iyi, rahat.

Bünyamin: Sosyal medyanın negatif bir tarafı da var gibi hissediyorum. İnsanlar başarılı olan bir şey görüyor ve bütün sanatçılar genç çocuklar bunu takip ediyor, o kişi ne yapıyorsa onu yapmaya çalışıyorlar. Sahip oldukları her şeyi kaybetmekten korktukları için yeni şeyleri denemeye cesareti olan çok az insan var gibi geliyor, size de öyle geliyor mu?

Guillaume ve Jonathan: Evet… Can sıkıcı!

Bünyamin: Sizlerin korkmadığınız bir şey yaptığınızı düşünüyorum …

Jonathan: Başladığımız zaman elektro müzik hakkında hiçbir şey bilmiyorduk, bu yüzden çok naif bir şekilde yaptık, sadece denedik, kişilikler deneyimledik ve kendi müziğimizi yapmak için kendimizi bulduk, bu yüzden biraz daha orijinal, saf olmak, orijinale ulaşmanın, kendin olmanın en iyi yoludur.

Guillaume: Naif olmak en iyi yoldur.

Bünyamin: Naif olmayı nasıl korudunuz? Çünkü bazen daha çok ünlendiğinde ve insanlar sana bakmaya başladığında, onu kaybedersin.

Guillaume: Basit şeyler yapıyoruz. Arkadaşlarımız ve ailemizle kendi balonumuzdayız. Sinir bozucu olmayı sevmiyoruz, böyle rahat hissetmiyoruz.

Bünyamin: İnsan olduğu kişidir.

Guillaume: İşte bu yüzden, yüzümüzü fazla göstermiyoruz, bunu korumaya çalışıyoruz.

Bünyamin: Sizler seçme şansınız olsaydı hangi mesleği seçerdiniz? Küçükken müzik dışında hayal ettiğiniz bir meslek var mıydı ya da hep müzik miydi?

Guillaume: Kesinlikle müzik.

Jonathan: Fotoğrafçılığa ilgim vardı çok. Ama çok daha gençken doğaya, kuşlara ilgiliydim. Sonra da dalışa…

Bünyamin: Yaptım, çok korkunç.

Jonathan: Jacques-Yves Cousteau’nun büyük hayranıydım.

Bünyamin: Bunun için lisansım var, 10 metrelik dalış için. Bir kez öğretmenimle yaptım, lisansı aldım ama oraya geri dönmek istiyor muyum, hayır!

Guillaume: Uçmak gibi.

Jonathan: Ben kuş gibiyim (Şarkı söyler!)

Bünyamin: Balonların şehri Kapadokya’ya gitmelisiniz.

Jonathan: Ne için iyi bir yer?

Bünyamin: Orada müzik yapabilirsin, yeraltı şehirlerimiz var, kiliselerimiz var. Adı Kapadokya, sıcak hava balonlarına biniyorsun ve gökyüzüne giriyorsun hiç bir şeyi duymuyorsun.

Guillaume:  Bizi de götürün, menajerimizle görüşün, after party yi Kapadokyada yapalım, evet!

Jonathan: Hayalindeki işi mi yapıyorsun?

Bünyamin: Düşünüyorum.

Guillaume:  Tadını çıkar!

Bünyamin: Çok küçükken itfaiyeci olmak istiyordum ve sürekli çizim yapıyordum. Annem ve babam moda ve tekstil dünyasının içindeydiler, onları gördükçe bu işten uzaklaşıyordum aslında. Çocukken her zaman köşedeki o garip ve sessiz çocuktum. Sürekli birşeyler çizer, fotoğraf ve video çekerdim.

Guillaume:  Güzel, güzel.

Jonathan: Neden daha fazla zorlamıyorsun? Yapacak çok şeyin olduğunu biliyorum ama…

Bünyamin: Filmlere inanılmaz bir ilgim var… En sevdiğim yönetmen Kubrick ve bayılıyorum. Temiz ve geometrik bir gözüm olsun diye her gün gözümü eğitiyorum, en azından deniyorum. Bu bir yolculuk ve ben de fotoğraf çekmeye devam ediyorum ama ticari olmak istemiyorum.

Guillaume: Çok net anladım.

Bünyamin: İşiniz olunca, sizi çok strese sokuyor.

Guillaume: Tutku olarak devam etmeyi tercih ediyorsun.

Bünyamin: 50 yaşıma geldiğimde fotoğrafçılığımla ilgili kitap yazmak istiyorum, ticari olmak istemiyorum ama çok seviyorum, bu yüzden asla bilemezsin. Gelecekte dünyanın en ünlü yönetmenlerinden biri olmak istediğini söylemiştin. Filmlerinde Brad Pitt ve bir sürü insan olacak umarım bizi davet edersin.

Jonathan: Sette fotoğraf çekebilirsin.

Bünyamin: Çok teşekkürler… Ama, bildiğin gibi, asla bilemiyorsun.

Jonathan: Hayat… Hayat böyle, Seni başka başka durumlara sokuyor. Şimdi biz Türkiye’deyiz, The Blaze, öyle işte…

Guillaume: 5 yıl önce söylesen, hayıııııır!

Bünyamin: “The Blaze” sizin için ne anlama geliyor, ismi nasıl buldunuz?

Guillaume: Fransızca argoda bir anlamı var. (Bu kısmı, sadece araştırarak öğrenmek mümkün olacak.)

Jonathan: Bulmak kolaydı.

Bünyamin: Ama nasıl buldunuz?

Guillaume:  Önce isim bulmamız lazımdı…

Jonathan: Ayrıca zaman kaybetmek istemiyorduk.

Guillaume:  Blaze ingilizce yangın demek. İçteki ateş ve dans pistindeki ateş olarak bize havalı geldi.

Jonathan:  Aynı zamanda Fransızca anlamını da seviyoruz. (Gülüyor)

The Blaze Agent – Hirmane:  Onlara Türkiye’den ilk defa buraya geldiğimde bahsettim. Taksiye bindiğimde takside The Blaze çalıyordu. Çok şaşırmıştık, çünkü o zamanlar Fransa’da radyoda çalmıyorduk.

Bünyamin: İlk defa o zaman haa… Bu harika bir bilgi…O zaman radyoda The Blaze’i burada duydunuz diyebilir miyiz?

The Blaze Agent – Hirmane:  Bilmiyorum ama…İlk sefer sanırım Paris’te değildi. Hangi istasyon hatırlamıyorum ama çok ilginç bir durum. Yurtdışındasın, taksidesin ve beklemiyorsun haliyle. Türkiye’de bir party’den sonra… 2 yıl önce sanırım, taksideyken “Aa ben bu şarkıyı biliyorum.” dedim. Sonra farkettim, “The Blaze” dedim. Daha sonra da onlara mesaj attım: “Türkiye’ye gelmemiz lazım.”  Türkiye çok manyak. Buraya geri dönmeliyiz, bir şeyler yapmalıyız.

Bünyamin: Şimdi siz Türkiye’de iki gün geçirdiniz. Ne görmeyi beklediniz, şimdi ne görüyorsunuz? Herkes Türkiye hakkında konuşuyor ama… Siz ne düşünüyorsunuz? Bunu gerçekten öğrenmek isterim.

Guillaume: Daha çok göremedik… Ama eski şehri görmek istiyorum, bilmiyorum.

Jonathan: Şehir, kedilerle dolu… Denize yakın eski evleri görmeyi hayal ediyorum.  

Guillaume: Ve kesinlikle, hamamı görmek istiyoruz!

Bünyamin: Peki millet, İstanbuldan sonra nereye gidiyorsunuz?

Jonathan: Roma

Bünyamin: Festival mi?

Guillaume: Evet, ondan sonra İsviçre ve sonra Lyon.

Bünyamin: Siz hiç evde olacak mısınız?

Guillaume: 10 gün sonra evde olacağız, sonra Sziget Festivali için geri

döneceğiz.

Bünyamin: Kendinizi kapatıp, sadece üretim yaptığınız zamanlar oluyor mu?

Jonathan: Evet, sanırım tur bittiğinde Eylül, Ekim gibi bir ormana gidip müzik yapıp gelecek projeler hakkında düşüneceğiz.

Bünyamin: Mola vermek önemli.

Jonathan: Gerçekten büyük molalar vermiyoruz, tüm yıl içerisinde sadece bir iki hafta mola veriyoruz sanırım.

Bünyamin: Daha fazlasına ihtiyacınız varmış gibi hissediyor musunuz?

Jonathan: Bazen evet, ama oyun bu!

Fotoğraf: Zeynep Özkanca