Bir akşam Platon, bir grup Yunan entelektüeli promili yüksek bir masanın etrafında topluyor ve birlikte hummalı bir kazı çalışmasıyla aşkın kökenine iniyorlar. Ortaya çıkan The Symposium isimli tarihi eserde biz de aşkın kökeninin söylencesel açıklamalarına şahitlik ediyoruz. Eserde bir karakter olarak karşımıza çıkan Aristofanes, sermest kafalarda sade Türk kahvesi etkisi yaratacak bir mitle geliyor. Efsaneye göre dört kol, dört bacak ve iki yüzle yaratılan insanlar zamanla tanrılarını tahtlarından edebilecek kadar güçlenince bu açgözlülüğü cezalandırmaya karar veren Zeus onları ikiye bölüyor. Ve hasret içindeki insanlar, kendilerini tamamlayacak diğer yarılarını aramaya başlıyor. Böylece sayısız film, dizi, Hallmark kartı ve terapist faturasının temelindeki ‘ruh eşi’ kavramı ilk kez mürekkebe batırılarak M.Ö. 370 civarlarında Platon tarafından sayfalara yazılıyor.

İnsanlar hala promili yüksek masalarda, ara çaylar eşliğinde ruh eşi kavramından bahsediyor ancak aşkla eş anlamlı sayılan ruh eşlerini arama şekilleri aradan geçen binlerce yılda gelişen teknolojiyle biraz değişiyor. Romantizmin alt yazısız bir Kore filmi kadar kavranabildiği ve ruh eşinin dilimizde tercümesi olmayan Norveççe bir kelimeye dönüştüğü günümüzde, “Nasıl tanıştınız?” sorusunun cevabı için App Store’dan çeşitli uygulama isimleri sıralanıyor. Böylece eşleşen ama eşleşemeyenlerin çağında dijital bir aşk saklambacı başlıyor.

Bilim insanlarının araştırmalarına konu olup psikologların kanepelerini dolduran bu yeni ruh eşi arama teknikleriyle hemen çocukluğumuza iniyoruz. İngilizcesi saklanmak ve aramak (hide and seek) anlamına gelen saklambaç oyununda, bir kişi gözlerini kapatıyor, diğerlerinin saklanmasına izin veriyor ve sonra sobeleyecek birilerini arıyor. Tinder, Hinge ve Bumble gibi dating app’lerin ara yüzleri de aslında aşk arayışını oyunlaştırmak üzere tasarlanıyor. Ve eşleştikleri insana mesaj atıp cevap almayanlarının yüzdesinin %49 olduğunu düşünürsek bu aşk oyununda insanlar tıpkı saklambaçtaki gibi aramak, saklanmak, aramak, saklanmak sarmalında kayboluyor.

Yeni aşk artık kapıyı çalmıyor; ama ruh eşi adayları bildirimler suretiyle telefonlarımızın ekranında çat kapı beliriveriyor. Ve bilim insanları bu bildirimlerin; beynimizde çikolata, seks veya çeşitli kimyasallarla uyarılan zevk merkezinin DM’ine düştüğünü keşfediyor. Saklambaçtan yakalambaça geçecek olursak, ‘kaçan kovalanır’ klişesi ilk kez bilimsel bir açıklama kazanmaya yaklaşıyor. Ödüle kavuşunca değil de ödül beklentisiyle salgılanan dopamin, dating app’te biriyle eşleştiğiniz an salgılanıyor ve bu kovalamaca bitince azalarak ‘seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli’ne dönüşüyor.  

Ego bazlı ve oyalanma aromalı nörokimyasal bir kokteyl sayılabilecek dating app’leri tadında bırakamayınca tatlar damakta kalmayıp kaçıyor. Bunun hangover’ı ise tükenmişlik sendromu (burnout) olarak ortaya çıkabiliyor. Birkaç yıl öncesine kadar çok çalışmanın sonucu olarak karşımıza çıkan tükenmişlik sendromunun yeni sürümü ‘dating burnout’ olarak piyasaya sürülüyor. Çünkü insan beyni aynı anda 9’dan fazla kişiyi tanımaya ve kendisinin en iyi versiyonunu tanıtmaya çalışmasını kaldıramıyor, hal böyle olunca bilişsel yük ‘alan doldu’ sinyali veriyor.  

Sonuç olarak Aristofanes haklı mı, gerçekten ruh eşimiz var mı bilemiyoruz… Ama belki de artık ‘ne varsa eskilerde var’ diyerek bağlanabileceğimiz insanlarla Wİ-Fİ içermeyen bir şekilde bağlantı kurmalı; çekim yasasının para birimi interneti bozdurup, insanların profil fotoğraflarına değil yüzlerine bakmalıyız.