Bazı insanlar bir ayna tutuyor size… Tüm korkularınızla yüzleştiğiniz keskin bir ayna. Ve bunu yaparken tek dileklerinin dünyayı daha yaşanılır daha dürüst bir yer kılmaya çalışmak olduğunu görüyorsunuz. Bazen çok da müdahil olmamak, hayata uzakta durmak yok olmak değil, aksine daha da var olmayı işaret ediyor. Ve Beren Saat tam da bu noktada hayatımıza giriyor. Ona olan tutkumuz, özgüveninde saklı, artık eminim. Korkuları da mutlulukları da böylesine kucaklayabilmek inanılmaz. İnsan çocukluğunda ne kadar çok hayal kurduysa ileride de o kadar çok hayale ilham olabiliyor ve yine insan, tüm alt benlikleriyle ne kadar kucaklayabilirse hayatı, hayat da ona o kadar cömert davranıyor. Beren ile oyunculuk serüveni üzerine konuşmak, bugün Türkiye’nin en önemli endüstrilerinden birine dönüşen bir alanın yakın geleceğinde bir yolculuğa çıkmak gibiydi. Hem bireysel gelişimimiz hem de sektör için fazlaca olumlamayı geride bırakırken mutluyum, mutluyuz… Bizi bir araya getiren ise Netflix’in yeni Türk yapımı Atiye! Beren Saat’i uzun bir aradan sonra yeniden ekranlara döndürecek bu mistik projede; yeni bir Beren daha hayatımıza giriyor. Ne istediğini bilen, tüm Beren’lerle yüzleşebilecek cesarette… Hayat kendinizi tanıdığınız, ne istediğinizi bildiğiniz noktada başlıyor! Siz de bu ilham verici hikayeye ortak olun!

Nasıl bir çocuktun?

Çocukken kitap kurduydum. Kendimi, okuduğum çocuk romanlarını hep bir şekilde canlandırırken bulurdum. Sonra bunun kendi kendime yaptığım küçük atölyeler olduğunu fark ettim. Drama atölyesi gibi bir oyun oynama sistemi yaratmıştım. Annem beni çok fazla sosyalleştirse de kendi dünyasında daha mutlu olan bir çocuktum. Oyuncaklarım ve hayal dünyam yeterdi bana.

Oyuncu olma fikrine sahip olduğun ilk anını bize anlatır mısın?

9-10 yaşlarındayım. Selçuk Yöntem’in Ben Feuerbach oyununu izlemiştim. Finaldeki demir konstrüksiyon merdivenleri, yanıp sönen ışıkları ve Selçuk’un oraya çıkışını hatırlıyorum… “Ben de burada olmak istiyorum.” hissi çok baskındı.

Sonraki süreç nasıl gelişti?

Kültürel ve sanatsal faaliyetleri çok fazla olan okullarda okudum, şanslıydım. TED Ankara Koleji’nde okuduğum dönemlerde önce dans ile başladım sonra okul müzikallerinde oynadım. 15 yaşında Devlet Opera ve Balesi sahnesinde bir müzikalde başrol oynadığınızda ve o duyguyu bir kez tattığınızda geri dönmek zaten mümkün değildi. Ama hayat başka türlü ilerledi. Lisede sayısal öğrencisiydim. Fen laboratuvarlarında da çok iyi hissettim. O aralar kafa karışıklığım oldu, Ayşe Kulin’in “Adı Aylin” romanından da çok etkilendim. Psikiyatrist olmak istediğim bir dönem oldu. 17 – 18 yaşlarında, “Neyin peşindesin?” dedim kendi kendime. O dönemde tabi aile de yönlendiriyor, sayısal okurken başka bir yerde de buluyorsun.

“Kolunda altın bileziğin olsun” durumu?

Tabi. Ama, şöyle de bir gerçek de var  bizim jenerasyonunuza kadar aktörlükle gerçek bir ekonomik özgürlük elde etmiş çok sınırlı bir kaç örnek var. Özellikle Yeşilçam’ı düşünürsek.

O dönemde, oyunculuğun meslek algısı çok zayıf. İsimlendirilemeyen o tutku okuldaki bir hobi olarak yorumlanıyor.

Eğitim sisteminin içerisinde bir yerleri seçiyorsun ve ben de bu durum dahilinde işletme okumaya başladım. Ama o adrenali yaşadıktan sonra geri dönüş olmadı.

Bilinen, klasik oyunlar mıydı sahneledikleriniz?

The Blues Brothers, Grease gibi müzikallerde vardı ama bizimkiler orijinal metinlerdi. Cumhuriyet’in 75. yılında Samsun Gemi’sinde bir turneye bizi de dahil etmişlerdi. İzmir’den başlayıp Kıbrıs’a giden devlet sanatçılarıyla dolu bir gemi 14 yaşındaki bir kiz için göz kamaştırıcı bir tecrübeydi. Okuduğum okulun avantajları önce hayallerime sonra kariyerime dönüştü.

Ankara da sahne sanatları ile de çok barışık bir kent?

Şimdi ben etrafımda çocuğunu baleye götüren görmüyorum, duymuyorum mesela. Çocukken aldığım bale derslerinin neye hizmet ettiğini anlamamı sağlamıştı. 7-8 yaşında Fındıkkıran izlediğim sahneye 15 yaşından bir müzikalde başrol oynarken çıkmak rüya gibiydi. Sonra 25 yaşında Paris’te izlediğimde Fındıkkıran’ı kendimi bu kusursuz estetiğe biraz daha yakınlaşmış hissettim. Hayal kurabilmek icin size ne tür fırsatların sunulduğu çok önemli. O yıllarda hala Atatürk’ün kurduğu Ankara’nın kültürel olanaklarına erişen şanslı çocuklardık. Şimdi teknoloji ile sonsuz bir erişim olanağı var. Bir yandan da son yıllarda tiyatronun ikinci bahari yaşanıyor sanki. Televizyon dizilerinin popularitesi azalırken tiyatro seyircisi giderek artıyor bu çok sevindirici.

ELBİSE: ÖZGÜR MASUR PRET-A-COUTURE
ÇORAP: WOLFORD
AYAKKABI: PRADA

Seni de ikinci bahara dahil edecek, bir tiyatro projesi var mı?

Hali hazırda yok. Modern bir reji olsun istiyorum. Birkaç proje üzerine konuştuk ama bir yerde tıkanıklık oluyor. Güzel bir text, güzel bir reji ne güzel olur. Londra’da bir oyun izleyip minimal bir prodüksiyon olanağı ve reji tercihiyle ne kadar kuvvetli bir etki yarattıklarını bilerek önüme gelen çok bilindik, çorbasının suyunun suyu bir oyunu yapmak istemedim. İlk kez sahneye çıktığım oyun modern, dünyalı ve zeki olsun isterim.

Oyunculuk jenerasyonun mesleğine dönüştü, oyunculukla ilgili algı mı değişti? Ünlü olmakla oyuncu olmak karıştırılır oldu gibi…

Aslında bu sadece bizim için değil bütün alanlar için böyle oldu. Ünlülük ulaşılabilirliği dönemine geldik. Herkes bir şekilde, kendi ünlülüğünü yaratabilme ve eskisine nazaran çok daha geniş kitlelere ulaşabilme şansına sahip. Bu bir yandan da iyi oldu. Hollywood’daki kadınların yükselen hareketini de buna borçluyuz. Stüdyoların sermaye desteğine ihtiyaç olmadan kendi dertlerini, hayallerini, hikayelerini dijital platformlarda özgürce anlatabiliyorlar. Müthiş pozitif çıktılar alınırken bir yandan da herkes ünlenmeye başlayınca biraz kafalar karıştı. Herkesin popülaritesinin mutlaka haklı bir sebebi vardır, ama hiçbir şey üretmeyen bir popülarite de kirlilik yaratıyor. Zaman içerisinde bunun da bir düzeni, bir adabı oturacaktır ama şu an sınırlar biraz belirsiz.

Ben endüstrinin kuruluşunun en yakın tanıklarından biriyim, sete ilk karavan gelsin diye set durdurma eylemi yaptığımız günlerden bugün yedi karavanlı setlere eriştiğimiz günlerdeyiz. Bu sene benim de on beşinci senem ve o endüstrinin ilmek ilmek kurulduğu günleri gördüm. Hem hikaye anlatım gücü, hem her alanda yetişen onca kabiliyetli insan, büyüyen prodüksiyonlar… Çok emek vererek 10-12 senede oluşturduklarımızın 1-2 senede yozlaşmasına da ne yazık ki yakinen şahidim. Sansür, baskı, süreler, ihmaller…

Şimdi de takipçi sayısına göre seçilen oyuncular…

Cast yaparken bu karakteri “Kim iyi oynar?” diye değil de takipçi üzerinden cast yapılması. Dakikalar yüzünden iyi yazar ve yönetmenlerin küstürülmesi. Sansür yüzünden kanallarda yeterince iyi olmayan birtakım yöneticilerin fikirlerini dayatması, sindirilen yapımcılar ve yönetmenler… Aslında işi gerçekten iyi bilen ve o endüstrinin kurulma aşamasında gerçekten emek veren insanları çeşitli sebeplerle yıldırılmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Daha tam olarak zamanı gelmemiş bir sürü insan; kanal yöneticisi, yönetmen, başyazar oldu. Artık eskisi gibi projeler üretilememesi dönemine geldik. Oyuncu için set müthiş bir öğrenme sürecidir. Ne kadar hazırlanmış ne kadar eğitimli olursanız olun, bir an gelir ve sadece bir kamera objektifinin kenarındaki fosforlu banta bakarak en tramvatik sahneninizi oynamanız gerekir. Bu tamamen kişinin kendisi ile ilgili bir yolculuktur. Ve o anı set tecrübesinden başka hiçbir şey size sağlayamaz.

Genç bir oyuncunun kendisini keşfetmesi ve o hikayeden daha verimli bir sonuç çıkarması için en başta eline iyi bir metin verilmesi gerekiyor. Bir karakter diyalogları kadar zekidir. Bir oyuncunun da yapabilecekleri yönetmenin ona tanıdığı alan ve diyalogları kadardır. O yüzden daha kötü senaryo ve tecrübesiz yönetmenlerle, işe yeni başlayan meslektaşlarımın gelişme ihtimalleri çok düşük. Bize göre alanları çok çok kısıtlı

Dizilerde ön planda olan insanlar oyuncu olduğu için her şey oyuncu üzerinden konuşuluyor ama aslında ona sağlananlar nedir? Ona bakabilmeyi kaçırıyoruz…

Çok hayran olduğumuz, unutamadığımız diyaloglar, filmler, replikler, karakterler… İyi senaryolar olduğu için ya da iyi romanlara sırtını yaslamış bir takım iyi senaryolar olduğu için var. Bu kolektif bir meslek. Oyuncunun fonksiyonu mümkün olduğunca elastik bir malzeme olmak ve yönetmenine teslim olmak. Ama asıl soru: O yönetmenleri artık yetiştirebiliyor muyuz? Yazarları asıl cesaretlendirebiliyor muyuz?

FULL LOOK DIOR

Cesareti nerede bıraktık?

Yazarların elleri geri gider oldu. Bizim ülkemizde yazdığınız herhangi bir metinle ki bu illa senaryo olmak zorunda değil. Bir gazeteye de yazıyor olabilirsiniz, kendi sosyal medyanıza bir cümle yazıyor da olabilirsiniz, o bir cümle sizin bütün gençliğinizin hapiste geçmesine sebep olabilir.Bir yandan bir sürü kitap çıkıyor çok mutlu oluyorum ama merak ediyorum; “Herkes her şeyi istediği gibi yazabiliyor mu? Kendi karanlıklarını kendi fikirlerini yazabiliyorlar mı?” Bunu yıllar önce de söylemiştim, “İleride utanacağımız otosansür tercihleri yapmamalıyız.” Şu an insanlar kendilerine uyguladıkları otosansürün hiç farkında değiller. Herkes yazmaktan korkuyor. Konuşmaktan korkuyor. İki kişilik bir mecliste insanlar yaptıkları sohbetten korkuyor. Toplum olarak karanlıklarımızla yüzleşiyor muyuz ya da aydınlığa gitmek için çaba sarf ediyor muyuz? Ben çok emin değilim.

“Directors cut” diye bir şey vardır ya, bazen yönetmenler; “Prodüktör öyle istedi, ben yapsam böyle yapardım.” der ya da yıllar sonra; “Şimdi olsa böyle yapardım.” der. Herkesin bir “directors cut”ı olsa neler çıkardı ortaya? Biz gerçek sanatsal benliğimizi gerçekleştirebilsek neler izlerdik?  Çok karanlık çok öfkeli zamanlardan geçtik ve şimdi bunların sanatsal dışavurumlarını görüyoruz; müzikte, kitapta ve tiyatroda. Ne yazık ki sinemada çok fazla yaşayamıyoruz. Çünkü sinemamız komedi tekelinde. Ama gerçekten hissettiklerimizi dışa vuruyor olsak neler çıkardı, çok merak ediyorum.

Bireysel olarak bu dışavurumu yaratabileceğin alanlar sağlıyor musun kendin için?

Birazcık… Atiye’de daha özgür bir platformdayız. Biz bunu bir ulusal kanala yapsaydık başka türlü yazılırdı bu proje.

Dijital bize özgürlük alanı sağlıyor?

Tabii ki.

Hiç sansürlenemeyecek bir jenerasyon, çok fazla sansüre maruz kalmıyor mu?

Ekonomik yaptırımlar sektörü bu noktaya taşıdı. Dizinin bir bölüm bütçesinin iki katı ceza ödemek gibi yaptırımlar karşısında kanal da risk alamaz hale geldi. Yapımcıya “Bir daha böyle bir şey yapmayın.” direktifi geldi. Yapımcı yazara; “Yazmayın.” dedi. Yazar yazmamaya başladı, belki bazen direndi ama yönetmen çekmedi. Bütün bunları yaşadık. Benim için bu kavgaların en tüketici hale geldiği projem “Kösem Sultan”dı. Yazar yazdı, yönetmen çekmedi bazen yönetmen “Ben bunu çekeceğim.” dedi kanal sahneyi attı. Gerçek karakterler söz konusu olduğu için o kadar çok kaos yaşadık ve yıprandık ki hepimizde heves yerini inançsızlığa bıraktı. Çocuklarla ilgili bazı sahneler vardı ve biz oradan ceza alıyorduk. Mesela kardeş katli sahnesi. Kardeş katli ile çocuğun ailesine olan güveni sarsılır gibi bir uyarı alıyorduk ama bu Osmanlı yönetim sisteminde saltanatın en dramatik gerçeği ve o sahneler yasaklanınca hikayenin temel çatışması yazarın elinden alınmış oluyor.

Bu durumda böyle bir hikayenin baştan dizileşmemesi gerekmiyor mu?

Zaten ona dönüştü. Bu hikayeler anlatılamayınca biyografiler, tarihi hikayeler anlatılamayınca, güzel bir kız yakışıklı bir oğlan olsun birbirlerine uzun uzun baksınlar, hem gözyaşı hem kahkaha olsun, müzik klipleri olsun gibi formüllerle içerikler sığlaşmaya başladı. Önce kendi seyircisini, sonra da ulaştığı diğer ülkelerdeki popülaritesini kaybetmeye başladı. Dizi sektörü hem ülke ekonomisine önemli katkı sağlıyor hem de daha önceden erişemediğimiz çok fazla ülkeye hikayelerimizi ve kültürümüzü anlatıyordu. Daha önce ülkemizi aşan böyle bir erişimimiz hiç bir alanda olmamıştı. Sansür yüzünden anlatılan hikayeler köşeye sıkıştıkça, prodüksiyon yapma cesareti azaldıkça, kurulan hayaller daraldıkça içeriklerin kalitesi düştü ve erişim de doğal olarak azaldı.

Şimdi hangi evredeyiz?

Yeniden toparlanmaya çalışıyoruz. İyi bir iş çıkarmayı çok iyi biliyoruz ama sıkıştırıldığımız konu özgün bir hikaye anlatamamak oldu.

Kendi romanlarımızı çektiğimizde, mesela Aşk-ı Memnu ilk modern Türk romanı, TRT’nin de ilk çektiği dizilerden biri. Biz yeniden çektik ki eminim tekrar tekrar çekilecektir. Ama adı “yasak aşk” olan bir hikayedeki öpüşme sahnesini sansürlersek bu hikaye nasıl çekilebilir ki?

Keşke böyle işler çıkarabilsek. Hem öncesi hem de sonrası yoktu sanırım?

Kendi dizilerimizi üretmeye başlamadan önce Güney Amerika dizilerinin etkisindeydik. Bu dizi, o alışkanlıkların ürünü bir üretim.

Aşk-ı Memnu’ya bir dönüm noktası dersek, öncesi nasıldı?

Ondan önce; Hatırla Sevgili vardı. Bir daha Hatırla Sevgili gibi bir dizi çekmemiz söz konusu değil. Türkiye’nin yakın geçmişini ve üç ihtilali ele alıyor. Sonrasında Fatmagül. Fatmagül de mesela Türk dizileri arasında en geniş coğrafyaya yayılan ama bir yandan gittiği her yerde; kültürel bir ürünün alıcısı olmayan birtakım kadınların evine ulaşabildi. Kanalların da öyle bir etkisi var. Fatmagül de bir kadın hareketi başlatabildi. Almanya’da kadınlar evlerinde toplanıp izledi. İran’da bir kadın Fatmagül davayı kazanınca  kocasına boşanma davası açmaya cesaret toplamış. Böyle bir toplumsal uyanış doğurdu. Bir kelebek etkisi oldu. Enteresan bir dönemdi, bir sabah uyanıyorum ve Seul’de en iyi oyuncu adayıymışım. (Gülüyor)

İnsanlar farkında değil ama dizilerimizin eriştiği coğrafya çok enteresan. Netflix’in de Türkiye’ye gelmesindeki sebep bu. Amerika’da üretilen projelerin bir türlü ulaşamadığı o coğrafyalara Türk dizilerinin erişimini fark ettiler.

Bu da sektör için bir kırılım noktası oldu.

Evet. Bizim için de artık nefes alamadığımız noktada böyle bir iş birliği başladı.

Bir sürü kadın karakter hayatına girdi. Hepsi çok başka, onları tanıdığında, oyuncu olarak onlarla yüzleştiğinde, mutlaka Beren için de iz bırakan yanları oluyordur, bu gözle oyunculuk seni nasıl etkiliyor?

Müthiş keyifli ama çok acılı. Oyunculuk psikolojik bir laboratuvar. Senin için de etrafındaki insanlar için de. Çok fazla insan tanıyorsun, insan izliyorsun ve hiç bitmeyen bir iş. Gece uyurken de gün içerisinde bir şey deneyimlerken de her yeni tanıştığın insanda, tanıdığın insanların dönemlerinde o laboratuvar hiç durmuyor. Bir şekilde hiç bitmeyen bir iş. Seni başka biri zannetmeleri, tanıdıklarında başka birini bulmaları durumu hep yaşanıyor. Bir projeden önce ve sonra sen, aynı sen olamıyorsun. O yüzden sanırım Oscar gibi törenlerde aktörler hayat arkadaşlarına çok yoğun ve diğer insanlara kıyasla abartılı teşekkürler eder. Sizin yanınızdaki insanlar için de o kadar dalgalı bir yolculuk. O hayatı yaşıyor olmak da o insanlarla beraber bir hayatı sürdürmek de kolay değil. Birbirlerine benzememeleri benim en baştan tercihimdi. “Herkesin gittiği yoldan gitme!” benim mottom oldu. Önce ustalarıma baktım, ama onlardan farklı ne yapmam gerekiyordu onu da aradım. Yeşilçam’da herkes kendi ismiyle kendi starlık kurumu var. Onu zedelemeyecek birtakım tercihleri, kuralları var. Oradan sonra büyük bir boşluk var. Televizyonda şarkıcı ve modellerin olduğu, sinemanın durduğu bir dönem. Biraz dünyada da dönüştüğü şekilde performans üzerine bir tercih yaptım. Ben hep başka başka şeyler oynamayı seçtim ki tam olarak benim kim olduğumu anlamasınlar. Böylece hem ben kendimden ve kariyerimden sıkılmam hem de insanlar tam olarak ne olduğuma karar veremez. Daha uzun yıllar daha heyecan verici kalabilirim.

FULL LOOK PRADA

Sürprizli olmayı seçiyorsun her zaman.

Beklenmedik manevralar, risk almak, başka türlü bir heyecan mekanizması yaratıyor. Tuhaf bir fanatikleşme yaratıyor. “Hatırla Sevgili’deki mıy mıy kız nasıl olur da Bihter olabilir? Müjde Ar’ın rolü ona gidiyormuş.” dediklerinde aslında büyük bir defans mekanizmasıyla, siz de “Hadi bakalım!” diyorsunuz. Mağdur kadından sonra şiddeti uygulayan kadını oynadım. Madalyonun diğer yüzü. Oyunculuk aslında kendini asla hayal etmeyeceğin yerlerde bulmak. Özellikle dönem işleri olağan üstü bir zaman yolculuğu. Sadece “Ah! Kostümler ne romantikti.” Gözüyle bakmaktan bahsetmiyorum.  Asla olamayacağınız mekanlarda ve atmosferlerde kendinizi görmek inanılmaz. Başka dönemlerin ilişkilerini, aile yapılarını irdeleme fırsatı sunuyor. Çalıştığın her yazar sana, bambaşka bir insan olma fırsatı sunuyor. Hikayeler başka olsa bile aynı yazarla uzun yıllar çalışmamak hem yazar hem oyuncu açısından faydalı. Birbirini öngörmeye başladıktan sonra keşif bitiyor. O senin ne oynayacağını öngörerek yazmaya başladığında senin için de gidebilecek yerler sınırlanmaya başlıyor. Benim için önemli olan kendini tekrar etmemek ve insanı keşfetmek. Kendi yüzölçümümü genişletmek üzere kendimle mücadele halindeyim. O yüzden sektörün bizi dönüştürmek istediği biçimlere takılmadım.

Müthiş bir empati yeteneği değil mi bu? Seni nereye götürüyor? Mesleki birikimin kişiliğini nasıl etkiliyor?

Tüm bu bilgilerle hayatın normal akışı içinde biraz daha tahammülsüzleştim. Bazı insanların bilinçleri ile temasları diğerlerinden daha kuvvetlidir. Bir de üzerine oyunculuğun getirdiği jestleri okuma gibi nüanslar devreye girince daha katmanlı fikirlere sahip oluyorsunuz, ama biz toplum olarak parlak vitrinle kendimizi sunma refleksindeyiz. Kendine ve etrafına çok dürüst davranamayan bir toplumuz. “Çok duygusalız.” desek de o duygusallığı bilinçli olarak lehimize yontup cilalayıp sunan, kısaca doğal olarak duygusal davranmayan bir toplumuz. Ben daha fazla bu yalana şahit olmak istemiyorum ve kaçmak istiyorum. Bir insan dürüst olmayan bir monoloğa başladığında ben buna şahit olmak istemiyorum. O yüzden üç kişi, beş kişi olsun ama dürüst olsun, duvarsız olsun. Yaralı olsun, kaba olsun ama iyi niyetli olsun yeterli. Beni gerçekten çok seven üç kişi ile bir akşam geçirmeyi en popüler yüz Türk’ün olduğu bir partinin kapısında müthiş bir elbise ile müthiş bir fotoğraf çektirip yüzbinlerce beğeni almaya tercih ederim.

Filtresiz görmeye başlayınca uzaklaşma ve soyutlaşma adım adım kendini gösteriyor.

The Kominsky Method’un ikinci sezonu izliyordum, Michael Douglas, verdiği derslerden birinde “camping” terimini; kabiliyetin olmadığı alanlarla ilgili yorum yapmak durumu için kullanıyordu. Bizde de tam olarak bu var. Kısa bir monolog eline alıp bunu oynayabilecek kabiliyeti olmayan insanlar oyuncu eleştiriyor. Bir devamlılık hatası bulan reji eleştiriyor. Bir aplikasyon indirip naylon bir müzik yapanlar müzisyen eleştiriyor. Üç like alan herkes kâinat güzeli. Ne mutlu onlara ama ben o sistemin bir parçası değilim.

Etkili bir tavır geldiğinde bunu görüyorsun zaten, mesela Alessandro Michelle, Gucci’nin başına geldiğinde bunu hissettik, bir kalp çarpıntısı oldu. Çok klasik bir marka bambaşka bir dille yeniden ele alındı ve orada bir şeyler değişiyordu bunu görmek için illa moda sektöründen olmaya gerek yok. Bilinciniz bütün önyargıların travmaların dışında çalışıyor. İnsanlar iyi şeyleri anlıyor. Kitlesel olarak benimsiyorlar.

Gerçekten o işi yapamayacak insanların özellikle komedi adı altında kendi başaramadıkları şeyi aşağılamaları kabul edilemez. Tüm karikatür dergileri kapatılıp bastırıldıktan sonra sosyal medyada güzel bir dalga yakaladık. Siz mizahla başa çıkamıyorsanız, o zaman biz de mizahla sesimizi duyuracağız dedik. Bu müthiş bir ateş, müthiş bir hareketti. Ama bir yandan da hayatında hiçbir şey üretmeyen insanların daha tatlı görünsün diye şakaya sığınarak yapamadıkları şeyleri hunharca eleştirmelerini anlamak mümkün değil. Çünkü hayatında bir şeyler başarmış her insan oraya giden yolun zorluğunu bilir ve o kadar çirkince eleştirmez. Ama bunun için hayatında en azından bir şey başarmış olmak gerekir.  Kriter sadece bu! Bizim alanda ise bir alkış almak, bir heykelcik almak, bir projeyi onaylatmak, bir diploma… Nasıl tanımlarsanız. Oraya giden her insan o yolun ne kadar çileli olduğunu bilir. Öylece eleştirmez. Dönüp, dönüp izlenen projelerimiz, sloganlaşan repliklerimiz var. “Beni, beni Bihter’ini” gibi o kadar da bir şey söylemeyen bir repliğin, efsaneleşmesi ve böyle bir şeyin içerisinde olmak, iyi hissetmeme sebep oluyor.

Özgün olmak lazım?

Ünlülüğe güvenmemek lazım. Geçenlerde Boğaziçi Film Festivali’nde bir konuşma yaparken kendimi şunu söylerken buldum; “Ün, para, alkış onlar sonuç. Siz iyi bir şey yaptığınızda zaten gelecekler. Ama hedef o olmasın.” Şu an hedef ünlülük. Yirmi bin Instagram takipçisi gibi rakamsal hedefler var.

Neslin başarı ölçme metodu da o oldu. Ama sosyal medya herkese açık bir platform, varsa bir milyon takipçisi vardır nedeni?

Bir fikri vardır muhtemelen. Ya da bir cesareti.

Sosyal medya, can yakan eleştirilerin de ana kaynağı olmadı mı?

İyi bir şeye sahip olan birine çok sevinerek alkışlamayı, birbirimizle gurur duymayı bilmiyoruz.

Senin başarılı olman benim başarısız olduğum anlamına gelmiyor.

Elbette ama bizim resmi ideolojimiz ötekileştirmek. Bu da insanların kontrol dışı yaptığı bir şey. Ama bir bütünün parçalarıyız. Birileri çıtayı yukarı çektikçe diğerleri onu yakalamaya çalışacak. Rekabet pozitif bir motivasyondur.

Dedikodu kelimesi negatife dönünce, gıybet diye daha sempatik bir kelime doğuyor yine arkadan dolaşan tavır değişmiyor. Gidip o kişiyi kucaklamak ya da pozitif eleştiri vermek yerine şaka adı altında diğerlerinin gözündeki repütasyonunu kötülemek üzerinden önyargı oluşturuluyor.

İnsanlar hata arar oldu?

Hata aramak kültürel bir alışkanlık oldu. Twitter’ın unsuru tamamen ona dönüştü; hata bulmak. Mizahın da bir adabı olmalı bence yoksa sarkazm insanoğluna verilmiş en değerli hediyelerden biri. Kendi yapamayacağı işleri sevgisiz ve saygısız bir yerden eleştiren insanların popülaritesinin de bir sınırı olmalı. Bilincimizi de tüm o toksik fikirlerle kirletiyoruz. Dedikodu yapıp hızla yakınlaşmamıza gerek yok. Tamam, biraz zaman alır ama daha doğru bir arkadaşlık olur bizimkisi. Başka birinin ardından gölge oyunu yapmak doğru değil.

Kendini fazla önemsiyor olmak ile başlıyor her şey sanırım.

Herkesin alternatifi var. Bir de herkesin bir unsuru var. Ben Selçuk Yöntem’in bir oyununun finaliyle bir hayal kurdum sonra onunla meslektaş olup aynı seti paylaştım. Şimdi bana hayran olan çocuklara ilham verme sırası bende.

Hayalini yaşadın…

Daha ne olabilir? Biz büyük algoritmanın bir parçasıyız, bir unsurumuz var. Ustalarımdan ilham aldım bir hayal kurdum ve ilerledim. Benim ustalarım kendisini konuşmuyordu, ses sanatçılarıyla çalışıyordu ben onların ekolünü bir adım ileriye taşıdım bugün animasyon dublajı yapıyorum.

Şu anda oyunculuk hayali kuranlar için bir tavsiye?

Dünya değişiyor üzerinde taşıdığı her şeyle beraber. Kendini güncel tutabilmek çok önemli. Oyunculuk çok kişisel bir süreç, çok meşakkatli bir yol. İnsanların tahammülü yok. Bana öykünüp bu mesleğe gireceklerse; öğrenmek, başarmak, alkışlanmak ve iyi bir iş için sabır diliyorum. Doğru ve disiplinli olursanız bir şekilde ödüller geliyor. İnsanlar kendilerini keşfettikçe ve kolektif bilince nasıl temas edeceklerini keşfettikçe hangi alan olursa olsun başarılı oluyorlar.

İlham vermek senin için ne kadar önemli?

8-9 yaş civarında çok fazla Beren olmaya başladı. Ailelerinden benden sonra olduğunu duyuyorum, bana güzel bakan bir sürü Beren’le karşılaşıyorum. Küçük, tatlı pırıl pırıl bir ordu var orada. Unsurunu unutmamak lazım. Anlattığımız hikayelerin bir parçasıyız ve bunlar, bizim çok üzerimizde bir insan grubuna ulaşmak için yapılan projeler. Olduğun yeri bilmek önemli. Kendini kutsamamak çok fazla önemsememek lazım.

Kendi fonksiyonunu nasıl gerçekleştiriyorsun?

Drone’dan sonra tepe açılar herkes için erişilebilir oldu ya belki birazcık da onu görmek lazım. “Ne kadar like aldım ne kadar popülerim.” diye düşünürken bir yandan da dünya nüfusu 7.7 milyar demek lazım. “Bak ne kadar kalabalığız ve aşağı yukarı herkes senin yaptığını yapıyor” peki ben farklı olarak ne yapabilirim, insanlığa katkı sağlamak için ne yapabilirim? Bu çöpümüzü geri dönüştürmek kadar basit görünen bir eylem de olabilir, bir algoritma yazmak da olabilir, bir çocuğa hayal kurdurmak, bir sorunumuzu çözmek… Ben her konuda elimden gelenin en iyisini yaptığıma emin olmadan rahat uyuyamayarak kendi fonksiyonumu gerçekleştiriyorum.

ŞAPKA: DIOR
KABAN VALENTINO BEYMEN
BROŞLAR: EDİTÖRE AİT

Ünlü olma hali, seni nasıl etkiliyor?

Ünlülük, popülerlik ünlü olana kadar çok matah görünüyor. Gerçekten ünlü olduğun gün, bu bir hapishane hatta hücre.

Bu kadar özgür bir ruh, hücrede nasıl hayatta kalıyor?

İçerisine dönerek. Bu aynı zamanda pozitif bir mekanizmayı keşfetmek için de bir şans. Kendini keşfediyorsun. O da başka türlü bir özgürlük getiriyor.

Yalnızlaşıyor muyuz?

Teknoloji yüzünden hiç kimse gerçekten yalnız değil. Hatta gençler kendi alanlarında yalnız kalmayı tercih ediyorlar, insanlık bireyselleşme eğiliminde. Akıllı telefonumuzu ne kadar akıllı kullanıyoruz mesela o da bizim seçimimiz; artık epeyce sentetikleşmiş mutluluk pozlarına durmaksızın bakmak yerine ne çok sey öğrenebiliriz aslında avucumuzdaki telefondan.

Öyle mutluysa da öyle insanlar olsun diye düşünüyorum, ne dersin?

Günün sonunda o insanlar daha mutsuz oluyor ama. Diğer insanların mutlu hayatlarını takip eden insanlar, her zaman bir şeyi kaçırıyormuş gibi hissediyor.

Atiye nasıl bir karakter?

Atiye bir ressam; sanatıyla olan ilişkisi biraz obsesif. Tüm kariyerini aynı sembolü çizmeye adamış. O sembolün anlamına eriştiğinde sanki hayatın anlamına da erişecek. Göbeklitepe’deki tapınakların fotoğaflarında bu sembolü görmesiyle Atiye’nin sanatsal arayışı, spiritüel serüvenine dönüşüyor. Kolektif bilinç dışı kavramıyla ve yakışıklı bir arkeologla tanışıyor. Böylece yaşadığı materyalist dünyayı sorgulamaya ve yeteneklerini keşfetmeye başlıyor.

Arkeolojiye ilgin var mıydı?

Arkeolojiye çok özel bir ilgim vardı diyemem Atiye gibi. Atiye sayesinde Göbeklitepe’ye, Nemrut Dağı’na ve Yarımburgaz Mağarası’na gitme fırsatı buldum. Tarihi lokasyonlarda çalışmak gerçekten büyük bir şans. Binlerce yıl önce birileri buraların özel enerji noktaları olduğunu algılayıp, sonrakiler için olağanüstü eserler bırakmıştı. İnsanlık tarihinin en müthiş sanat eserlerinden bir kaçına Atiye’nin refleksleriyle temas etmek tahminimden çok daha büyük bir bütünün parçası olduğumu anlattı bana. Atiye hem canımı yakan, hem beni derinleştiren ve besleyen bambaşka bir yol arkadaşı. Umarım yolu açık olur, umarım ilham verici olur. Beni seçtiği için ona teşekkür ederim.

Var mı anlatmak istediğin özel bir an?

Bu evrenin bir parçası hissettiğimiz temaslar yaşıyoruz. Oyunculuğu pek çok insanı algılamak, anlamak açısından çok seviyorum. Ama birbirine hiç benzemeyen karakterler için kurulan empati ve duygusal veri tabanımda biriken bilgilerden dolayı çok can yakıcı buluyorum. Atiye de canımı yakan bir karakter oldu ben bunu Fatmagül’de ve Ela’da da bu kadar derinden hissetmiştim. Bazı hikayeler sizden büyüktür ve insanların faydalanması için popüler kültür üzerinden anlatılmalıdır. Tahmin ediyorum Atiye’nin hikayesinden çok fazla kadın yararlanacak çünkü bazı “tesadüfler” mucizevi şekilde yaşandı bizim setimizde.

Kapak hikayesinin videosunu izlemek için linki takip edin.

Story & Creative Direction by Duygu Bengi
Fashion by Burak Sanuk
Photography by Zeynep Özkanca
Hair İbrahim Zengin
MUA Çiğdem Yartaşı