Birinin ellinci senesi olduğunu bir İspanyol hızlı moda markasının afişini bastığı 99.99 TL’lik tişörtü görünce kafanızda yapacağınız hızlıca bir hesaplamayla fark etmiş olabilirsiniz. Görsel hafızalarda tasarımının naifliği ile yer etmiş bu afişi, kalıbı oldukça iyi duran ve yüzde yüz pamuklu kumaştan olan bir tişört üzerinde, giyilebilir bir formda görmenin sizi heyecanlandırabileceğini inkar etmeyin. Tıpkı, gitseniz muhtemelen kalabalıktan yorulup sıkılacağınız Van Gogh Müzesi’nin mağazasında, Patates Yiyenler tablosunun ambalajına basıldığı patates cipsini bir çırpıda mideye indireceğiniz gibi: Kitsch ancak lezzetli.

1969 yılının Ağustos ayında üç gün süren Woodstock Festivali’nin ellinci yıldönümü; ondan on yedi yıl sonra San Fransisco’da bir plajda, aşk acısıyla ateşe verilen tahta bir adam heykelinin her yılın ağustos ayında gerçekleşen düzenli bir festivale evrilmesiyle Burning Man adını alan fenomen ile neredeyse aynı haftada çakıştı. Biri, gerçekleştiği kasabanın isminin verilebileceği kadar sade ve tekrarı yapılamamış, tarihi bir olay halini almasıyla efsane; öbürü, yaşadığımız Instagram çağına yakışacak kadar şaşaalı, parlak ve acayip.

Baby boomerların daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancı ve imkansızı istemekteki saf ısrarı kendi kültürünü yarattı. Bu kültür edebiyattan, müziğe; modadan sinemaya yeni bir yaşam tarzını şekillendirdiğinde dışavurumları da elbette ki farklı olacaktı. Üç günlük bir müzik festivali olarak tasarlanan ve elli bin adet bileti satılan Woodstock Festivali, kaynaklara göre yaklaşık beş yüz bin ya da daha fazla insanı bir araya getirdi. Burada, yaratılan kültürün, müzik yoluyla, para karşılığında insanlara sunulması planlanırken, bu etkinliğin kendi kitlesini yarattığını söylemek mümkün. Pek tabii bu kitlenin planlanmış olanı geçersiz kıldığı ve kendi tarihini yazdığını da… Bir arada olmak, kolektif ruhu üretmek, bunu hissetmek, aşkı üretmek ve paylaşmak…

Toplumsal hafıza, kültürel miras konularında tartışmalı bir anlayışa sahip olan Generation X,Y,Z kişilerinden yeni bir Woodstock beklemek fazla romantik bir yaklaşım olurdu. Aşk acısı gibi bireysel bir meseleyi üç metrelik bir tahta adamda maddeleştirip, onu yakma eylemiyle simgeselleştirdi. Bu ritüeli daha sistemli bir hale getirip pazarlamayı tercih etti. Böylece Burning Man, 1986’daki plaj partisinden çıkıp Nevada’daki Black Rock Çölü’nü mesken tutarak, bittiğinde arkada hiçbir iz bırakmayan bir şehir halini aldı.

Günümüz insanının hep arayışında olduğu bir ütopya fikrini, 1993’ten itibaren her seneye özgü bir tema belirleyerek hayata geçirmeye başladı. Sürdürülebilirliği “arkada çöp bırakmamak”, eşitlik talebini ve bundan doğan ekonomik teorileri “ticaret yapmamak” pratiğine indirgedi. Üretme yetisi kaybettirilmiş günümüz insanına çaresizce sığınabileceği, harika görünümlü, sihirli bir tınıya sahip ve bomboş bir hediye verdi: Deneyim! İmkansızı kendi yaratıp onu kendi belirlediği kısıtlı sürede deneyimleyen insanlar ve onların ütopyalarını dokunulabilir kılan devasa yerleştirmeler!

Burning Man’in doğurduğu; nasıl olduğumuzu kimsenin umursamadığı günlük hayattan uzaklaşıp, nasıl olmak istediğimizi sunacağımız, bunu deneyimleyebileceğimiz bir platform idealinin günümüzdeki Instagram profilimizin ana amacı olduğunu fark ettiniz mi? Festival biletlerinin tamamının ilk olarak 2011 yılında tükenmesi, bu deneyim platformunun, bu müthiş yaratıcı olayın, bir görme ve görülme yeri olarak, sosyal medyanın büyülü gerçekçilik akımına kaptırılmış olduğunu ifade ediyor olabilir mi?