Kendilerini “Berlin Duvarı’nın doğusundan Çin Seddi’nin batısına” kadar olan Avrasya coğrafyasındaki polemik ve yakınlaşmalara adamış bir sanat kolektifi olan Slavs and Tatars, mizahın gücüne inanıyor ve George Orwell’in deyimiyle “Her şaka küçük bir devrimdir”i benimsiyor. Bir okuma grubu olarak başlayan kolektif, son 10 yıldır bu coğrafya üzerine kitaplar yayınlıyor, sergiler hazırlıyor ve sunum-performanslar sergiliyor. Bu üç formun da örneklerini görebildiğimiz “Ağızdan Ağıza”, Varşova ve Tahran’ın ardından İstanbul’da, Salt Galata’da gösterime açıldı. Kolektifin bugüne kadar yaptığı işlerden kapsamlı bir seçki sunan sergi, kültürel hafızalarımızı yeniden devreye sokuyor.

Amerika ve Orta Doğu dünya gündemini işgal ederken Avrasya, bugün birçok politikacı ve akademisyenin unuttuğu bir coğrafya. İdeolojilerin ve imparatorlukların arasında sandviç olan bu bölge üzerine araştırmalar yapan Slavs and Tatars, 2006’da Payam Sharifi ve Kasia Korczak tarafından kurulmuş. Son yıllardaki merkezi Berlin olan kolektif, dünyanın birçok yerinden araştırmacılarla, akademisyenlerle ve zanaatkarlarla iş birliği yapıyor. Türki diller, kültürel yorumlamalardaki anlam kaymaları ve bugünün toplumlarında mistisizm algısı, Slavs and Tatars’ın araştırma alanlarından sadece birkaçı.

Kolektifin çekirdek üyelerinden Payam Sharifi, kolektif yapılarını şöyle anlatıyor: “Mesele kim olduğumuz değil, aslında birden fazla kişi olmamız. Günümüz kimlik politikalarıyla mücadele etmenin tek yolu birçok kimlik biriktirmektir. Her biri tarihî ve ihtilaflı ilişkilere sahip Kürt, Türk, Ermeni ve İranlı kimliklerinizle kendinizce müzakere ettiğinizde kimlik politikalarından kurtulabilirsiniz.” Slavs and Tatars’ın bu hafif gizemli halleri onların anonim olduğunun işaretlerini verse de durum tam olarak böyle değil. Onlar kimliklerini gizlemiyor, sadece insanların bireysel olarak kim olduklarına değil, yaptığı işlere odaklanmalarını istiyorlar. “Her şeyi Slavs and Tatars ismi altında yapıyoruz. Bireysel olarak var olmuyoruz. Slavs and Tatars dışında bir sanat kariyerim yok.” diyor Payam.

A Monobrow Manifesto [Tek Kaşlı Manifesto], 2010 Slavs and Tatars
A Monobrow Manifesto [Tek Kaşlı Manifesto], 2010 Slavs and Tatars, Ağızdan Ağıza, SALT Galata, 2017
Sanatçılar ve Tanya Bonakdar Gallery’nin (New York) izniyle, Fotoğraf: Mustafa Hazneci
Slavs and Tatars’ın en baştaki kuruluş motivasyonlarını ve Avrasya’ya olan adanmışlıklarının ardındaki nedeni merak ediyorum. “Tarihin sayfalarında kaybolup giden bu coğrafyaya seslenmek istedik.” diye söze başlıyor Payam Sharifi: “Ama aynı zamanda miras edindiğimiz eğitim modellerini de sorguluyoruz. Ankara, Tahran, Jakarta, Moskova, Harvard, Oxford vs. Buradaki okulların hepsi aynı eğitim yaklaşımına sahip. Bunu çok talihsiz buluyorum çünkü her kültür bilgiye farklı bir yaklaşım benimsemeli. Aynı soyağacı olmamalı. Okuma gruplarının bir amacı yeni şeyler öğrenmek ve yıllarca öğrendiklerimizi unutmak; diğer amacı da Batının üniversiteleri, kurumları ve müzelerinde öğretilmeyen şeyleri öğrenmekti” Kısacası onlar alternatif tarih anlatımlarının, yeni görme, algılama ve öğrenme biçimlerinin arayışındalar. Bir bakıma modernizmi tıpkı bir arkeolog gibi katmanlarına ayırarak yeni keşifler yapıyorlar. Salt Galata’da merdivenlerin başına yerleştirilmiş olan “Kitap Kebab”, bu anlamda kolektifin imza işi sayılabilecek ikonik bir çalışma. Kitaplara bir şiş geçirilmesiyle yapılmış olan eser, dikey ve yatay bilgi edinme biçimleri arasında diyagonal bir denge kurma çabasını gösteriyor.

Qit Qat Qa [K(h)it K(h)at K(h)a], 2013 Slavs and Tatars, Ağızdan Ağıza,
Qit Qat Qa [K(h)it K(h)at K(h)a], 2013
Slavs and Tatars, Ağızdan Ağıza, SALT Galata, 2017
Sanatçılar ve Tanya Bonakdar Gallery’nin (New York) izniyle, Fotoğraf: Mustafa Hazneci
Slavs and Tatars’ın bir başka dikkat çeken manifestosuysa kendilerini “Berlin Duvarı’nın doğusundan Çin Seddi’nin batısına kadar” olan bölgeye adamaları. Aslında bu ikilik onların neredeyse tüm işlerinde kendini gösteriyor. “Berlin Duvarı ve Çin Seddi, Komünizm ve Siyasi İslam gibi birbirinin antitezi olduğu düşünülen unsurları bir araya getiriyoruz. Ana fikir bu ikilik arasında seçim yapmamayı seçmek.” Salt Galata’nın katlarına yayılmış olan “Triangulation” serisi bunun en bariz örneklerinden biri. Yol tabelasına benzeyen bu yerleştirmeler, dünyanın farklı yerlerinden birer kutsal (Mekke) ve seküler (Moskova) şehrin adını gösteriyor ve aslında bu iki uç arasında hala süren çekişmeye atıfta bulunuyor.

Söz modernizmden açılmışken kendilerini neden “anti- modernist” olarak tanımladıklarını soruyorum. Anti- modernist olmalarının, modernizme tamamen karşı oldukları anlamına gelmediğinden bahsediyor. Fransız filozof Antoine Compagnon’un ortaya attığı bu terimi “ilerlerken bir gözünüzün dikiz aynasında olması”nı kastederek kullanıyorlar: “Modernizm, bilim ve teknolojinin tüm sorunları çözemeyeceğine inanıyoruz. Tarih, gelenek, din; bunlar da önemli. Bu dindar olmanız anlamına gelmiyor ama kültürel üretim için dini öğrenmek çok önemli. Sanat eğitimi alıp dini anlamamanız imkansız. Nasreddin Hoca gibi olmalısınız. Eşeğe ters binip bir gözü arkada olsa da geleceğe ilerliyor.” 2014’ten bu yana süregelen bir iş olan “Lektor” enstalasyonu, kolektifin geçmişe ve geçmişin sunduğu bilgeliğe ne kadar önem verdiğini de gösteriyor. 11. yüzyıl Türk şair ve düşünürlerinden Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig eserini temel alan yerleştirmede eserden alıntılar, orijinal dili olan Uygurca’nın yanı sıra Almanca, Arapça, Lehçe, İspanyolca ve Türkçe dillerinde yankılanıyor.

Slavs and Tatars, Ağızdan Ağıza, SALT Galata, 2017 Fotoğraf: Mustafa Hazneci

Slavs and Tatars’a aşina olanlar, dil kavramının işlerinin ne kadar merkezinde olduğunu bilirler. Yüzlerce dilin konuşulduğu Avrasya coğrafyası üzerine araştırmalar yaparken nasıl bir yöntem izlediklerini soruyorum. “Araştırmalarımızı yalnızca İngilizcede değil, orijinal dillerde de yürütüyoruz. Aksi takdirde dünyaya tek yönlü bir bakış açısı kazanmış oluruz. Rusça, Fransızca, Farsça, Lehçe gibi birçok dilde araştırma yapıyoruz.” Tabii kolektifteki herkesin bütün dilleri bilmesi gibi bir ihtimal yok, o yüzden birlikte çalışırken çeviride kaybolmaları yüzünden yanlış anlaşılmaların ortaya çıkması muhtemel. “İşimizin büyük kısmı bu hataları ve yanlış anlaşılmaları işlemek. Bu yüzden çeviri yerine, ‘alfabe çevirisi’ anlamına gelen transliterasyon kelimesini kullanıyoruz.” Transliterasyon meselesinde çoğu zaman mizahi bir taraf da ortaya çıkıyor. Özellikle kelime oyunlarını çok seviyorlar ve bu tarzdan bir kara mizah işlerine kesinlikle ayrı bir karakter kazandırıyor. Bunca farklı dil konuşan insanlar olarak bu kelime oyunlarını nasıl buldukları takılıyor aklıma: “Tamamen şans eseri! Nasreddin Hoca gibi çok akıllı öznelere çok aptalca sorular sormanız gerekiyor. Sanatın büyük bir kısmı akıllı olduğunu kanıtlama çabasından doğuyor. Sanatçı ne kadar akıllı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ama olgun ve bilgeyseniz aptalca davranabilirsiniz çünkü insanlara ne kadar akıllı olduğunuzu kanıtlamak zorunda değilsinizdir. İnsanları aptal olduğunuza inandırmak çok daha kolaydır. Kelime oyunları da aptalca ve yavandır. Ama kelime oyunlarının arkasında çok daha büyük bir oluşum vardır. Her zaman çok katmanlıdırlar.” Bir dizi halıdan oluşan ve Salt Galata’nın en alt katında sergilenen “Love Letters”, dil, milliyetçilik ve din arasındaki tartışmalı ilişkileri kelime oyunlarının yardımıyla inceliyor. Fütürist şair Vladimir Mayakovski’nin karikatürlerine yapılan müdahalelerle şekillenen işler, Sovyetler Birliği ile Anadolu’da Türki dilleri konuşan topluluklarca kullanılan alfabeleri işliyor.

“İki tür mizah vardır. Biri başkasını ezerek yapılan mizahtır. Biriyle dalga geçersiniz ve komik değildir. Bu hoş olmayan, kaba bir mizah anlayışıdır. Asıl mevzu kendinizle dalga geçmektir.” derken, Slavs and Tatars’ın kendini pek de ciddiye almadığı kesin. Kutsal olanla ucuz olanı, gülünç ama saldırgan olmayan bir şekilde birleştiren kolektif, didaktik ve eğitsel bir tavır takınmaktan özellikle kaçınıyor: “Bence toplumların sorunu da bu ‘Sana bilmen gerekenleri söyleyeceğim’ tavrı. Biz kendimizi bildiklerimize değil, bilmediklerimize adıyoruz; öğrenme de bu şekilde olur zaten. Yaptığımız her işle gerek kendimizin gerekse başkalarının daha iyi insanlar olmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz.”