Bugün en ünlü İranlı sanatçılardan biri olan Shirin Neshat’ı, çoğumuz ellerinde silah tutan, siyahların içindeki kadın figürlerini kaligrafiyle süslediği Women of Allah serisiyle tanıdık.

Medya olarak fotoğraf ve videoyu kullanan Neshat, kariyeri boyunca pek çok provokatif işe imza attı. Sanatçı hem tepki hem de takdir topladığı işlerinde iktidar, muhalefet, sürgün, bireysellik, toplumsallık ve güvenlik gibi pek çok farklı kavramı ele aldı. Ama işlerinin ana odağı hiç değişmedi: Kadın olmak. Kadın karakterler, yaşadıkları zorluklar, baskılar, arada kalmışlıklar, sorgulamalar ve kuşkular her zaman Neshat’ın işlerinin merkezinde yer aldı.

1957 yılında İran‘ın kuzeyinde yer alan tarihî Kazvin şehrinde doğan Neshat, ebeveynleri konusunda oldukça şanslıydı. Dönemine göre aydın olan anne ve babası Neshat 17 yaşına geldiğinde iyi bir eğitim alması için onu Amerika’ya gönderdi. Bu karar aslında tüm hayatının değişmesine sebep oldu. University of California, Berkeley’de eğitim alan Neshat, 1979’da İran‘da yaşanan İslam Devrimi sırasında ülkesine dönemedi. O dönemde kendini sanatçılığa yetkin görmediği için galeri yöneticiliği ve küratörlük gibi farklı alanlarda çalışıyordu. Kariyerindeki dönüm noktası, devrimden on iki yıl sonra İran’ı ziyaret etmesi oldu. İranlı kadınlar, o noktadan sonra sanatla ilgilenmeye başlayan Neshat’ın işlerinin ayrılmaz bir parçası oldular. Batıda yaşayan Doğulu bir kadın olması elbette Neshat’a eşsiz bir olanak verdi; hem Batılıların gözünde Müslüman kadın imajını hem de Doğuluların yaşadığı gerçekliği çok iyi yansıtan bir sanatçı oldu.

Dirimart Dolapdere’de sergilediği “Düş Görenler” başlıklı kişisel sergisi de bunun en güzel örneklerinden. Küratörlüğünü Heinz Peter Schwerfel’in üstlendiği sergi, Neshat’ın üçlemesinin son iki halkası olan “Roja” ve “Sarah” adındaki iki videodan ve bir fotoğraf serisinden oluşuyor. Sergi açılışı için İstanbul’u ziyaret eden Neshat’la bir araya geldiğimizde, inanılmaz zarif ve narin görüntüsüne karşın gözlerindeki parıltı ne kadar güçlü biri olduğunu hemen ele veriyordu. Neshat’ın 2011 yılında yaptığı “Bir sanatçı olarak sürgünde yaşamanın” hissettirdiklerini dile getirdiği vurucu TED konuşması, sık sık yurtdışında yaşama hayalleri kurduğumuz şu günlerde daha önce hiç olmadığı kadar anlamlı gelebiliyor. Sanatçının kendi kendini maruz bıraktığı sürgünü anlattığı bu konuşma da kişiliğinin bir dışavurumu gibi; hüzünlü ama umut dolu.

“Düş Görenler” serginizde yer alan iki videonuz “Roja” ve “Sarah”da bilinçaltınızı dışa vuruyorsunuz. Rüyalara neden bu kadar önem atfediyorsunuz?

Shirin Neshat: Evet, videolarım rüyalarımın birer yansıması. Bu rüyaları gördükten sonra not aldım ve yıllardır bir filme dönüştürmeyi istiyordum. Sonunda, geçtiğimiz sene bu imkanı buldum.

Rüyalar benim için oldukça merak uyandırıcı. Çünkü sizin de söylediğiniz gibi bilinçaltıyla kesinlikle çok alakalı. Ben bilinçli olduğumuz zamanlarda yalancı olduğumuzu düşünüyorum; doğruyu söylemiyoruz ya da saklıyoruz. Üstelik bu yalancılık yalnızca diğer insanlara karşı da olmuyor, kendimizi de sık sık kandırıyoruz. Rüyalarımızdaysa gerçekten kendimiz olabiliyor ve korktuğumuz her şeyle yüzleşebiliyoruz. Üstelik bu bana bir sanatçı olarak soyut olma özgürlüğü veriyor ve kendimi gerçekçilikte yapamayacağım kadar özgürce ifade edebiliyorum. Kelimelerle ve realiteyle aram çok iyi değil. Bu yüzden rüyaları gerçekten önemli buluyorum. Bazen gerçeklerden daha büyük bir gerçeklik taşıyorlar. Bunu yansıtmama bir terapi de diyebiliriz.

İşlerimizde genellikle siyah beyaz renkler kullanıyorsunuz. Bunun arkasında estetik bir neden mi yatıyor?

Shirin Neshat: (Üzerindeki kıyafetlere bakıp gülümsüyor, her zamanki gibi simsiyah giyinmiş ve beyaz bir fular takıyor) Siyah ve beyaz kullanmamdaki sebep taşıdıklarını düşündüğüm “ciddiyet”.

Filmlerimde ve fotoğraflarımda yer alan, kullandığım kişiler karanlık. Hem bunu iyi yansıttığını düşünüyorum hem de siyahın baştan çıkarıcı ve çok güzel olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman renkli filmler de yapıyorum ama bu sergide yer alan filmleri renkli hayal edemiyorum. Renklerin eksikliği benim için daha rahatsız edici, çarpıcı ve akılda kalıcı bir etki bırakıyor. Bu sebeple tercih ediyorum.

Shirin Neshat

İran İslam Devrimi sırasında Amerika’da okuyordunuz. Uzun bir süre de ülkenize dönemediniz. Şimdi üzerinden uzun süre geçti, o döneme tekrar dönüp baktığınızda verdiğiniz tepkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Shirin Neshat: Öncelikle şunu belirtmeliyim, bir süredir İran’a gitmiyorum/ gidemiyorum. [İran’a girmesi 1996 yılından beri yasak.] Ama o zamana dönecek olursak, ülkeyi ilk ziyaret ettiğimde elbette şok olmuştum. Gördüğüm şey hem çok korkutucu hem de büyüleyiciydi. Bambaşka bir ülkeydi artık İran. İlk tepkim korkmak ve hızla uzaklaşmak oldu. Neler olduğunu ve tanık olduğum durumun arkasında yatan sebepleri kavrayamamıştım. Bu da üzerimde büyük etki bıraktı ve beni sanata yöneltti. 1993-97 yılları arasında ürettiğim Women of Allah serisi de buna bir yanıttı. Aslında kendim deneyimlememiştim bunu, olduğu zaman başka bir yerdeydim ama sonrasında gelip gördüm ve bunlara karşı bir yanıt vermek istedim. Özellikle kadınların deneyimledikleri değişiklikler, günlük hayatları ile toplumdaki rolleri arasındaki farklar gibi konular kafamı kurcaladı.

Amerika’da özellikle seçim sonrası kadınlara ve Müslümanlara karşı negatif söylemler de görüyoruz. Bunları orada deneyimleyen biri olarak konu ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

Shirin Neshat: Amerika’da bulunduğum süre kendi ülkemde geçirdiğimden daha fazla malesef. Ve bunca yıldır yaşadığım ülkede Müslümanlara karşı ırkçılığın bu kadar arttığı ve sert olduğu bir dönem yaşamamıştım. Müslümanlık bazı şekillerde sembolleştirildi. Tartışılan pek çok konu var. Irkçı söylemler negatif tepkiler, kızgınlık ve şiddet üretiyor.

Tabi Müslümanlık’ın yanı sıra pek çok farklı ciddi konu daha var. Feminizm, eğitim, çevre ve göçmenler gibi. Ama yine de şu anki en büyük sorunun Müslümanlarla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Şu andaki söylemler gerçekten çok problematik ve yıkıcı. Bana kalırsa bu Amerikan toplumunun kendi içindeki bir savaşı. Muhafazakarlarla liberaller arasındaki bu savaşta diğerleri birer araç oluyor. Ben yine de geleceğe umutlu bakıyorum. Amerika’nın geri kalanının oldukça güçlü direnç gösterdiği ve yükseldiği inancındayım.

Son olarak değinmek istediğim şey artık imzanız hâline gelen göz kaleminiz…

Shirin Neshat: Sohbetimiz boyunca estetik ve kendi kimliğini bulmak gibi konular hakkında konuştuk. Evi bulmak, güvende hissetmek… Bunlar benim için gerçekten önemli kavramlar. Vücudumu da sanatımın bir uzantısı olarak tanımlayabilirim. Şimdi nispeten yaşlandım ve beni rahat hissettiren şeyler daha değerli olmaya başladı. Diğer insanları etkilemek ya da genç görünmek gibi kaygılarım yok ama kendimi zarif hissetmek istiyorum. Bence tarz böyle bir şey. Herkes rahat hissettiği, güvende olduğu bir şekle bürünmeli. Kaligrafiyi andıran göz kalemim de bunlardan biri. Bu teknik bence oldukça Doğulu; onu Batılı kıyafetlerimle beraber kullanmak hoşuma gidiyor. Modern ve geleneksel motifleri karıştırmayı, bir arada kullanmayı hep çok sevdim.