Türkiye’nin çok az sayıdaki kadın orkestra şeflerinden biri olmayı hayal ediyor Nisan Ak. Bu çetrefilli yolda kararlı bir şekilde yürürken maddi ve manevi birçok zorlukla karşılaşmış ama hayalinden asla vazgeçmemiş. Henüz 24 yaşındaki ‘maestra’, masraflarını internette yaptığı yardım kampanyası aracılığıyla karşıladığı Queens College’da, orkestra şefliği üzerine eğitim görüyor. Nisan Ak’la İstanbul’dan New York’a uzanan yolculuğunu konuştuk.

Bir eliyle kahve fincanını hafifçe kavramış, diğer eliyleyse nota defterinin sayfalarını çeviriyor Nisan Ak. Lower East Side, Manhattan’daki bu küçük ve gürültülü kafede karşınızdakinin ne söylediğini duymak için bile pür dikkat kesilmeniz gerekiyor. Ama görünen o ki, Nisan Ak’ın sadece dilediği sesleri duymak konusunda özel bir yeteneği var. Masasının üzerinde duran, belli ki şu sıralar yanından ayırmayıp her fırsatta göz gezdirdiği, Schumann’ın Piyano Konçertosu’nun notalarını yan masada kahkaha atanlara ve yüksek sesle çalan müziğe rağmen nevi şahsına münhasır bir rahatlıkla takip ediyor. Sesleri ayırt edebilmek konusunda onun kadar yetenekli olmadığımdan, röportajımızın kaydını gerçekleştirmek için bu gürültülü ortamdan ayrılıp daha sakin bir yere gitmeyi öneriyorum. “Peki” diyor, gülümseyerek. Kış ortasındaki fazlasıyla güneşli ve bu sıcak New York gününde oturup sohbet edebileceğimiz bir yerler ararken, onu bu şehre getiren yolculuğu konuşmaya başlıyoruz. Türkiye’de sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen kadın orkestra şeflerinden bir tanesi olmak istiyor Nisan. İstemenin ötesinde bunun için muazzam bir efor da sarf ediyor. Bu düzeyde bir profesyonelliğe ulaşan, daha doğrusu yolunu buna göre çizen birisi için aslında Nisan müziğe nispeten geç, dokuz yaşındayken gitarla başlamış. Ailesinin içerisinde müzisyen olmasa da, Nisan’ın müzikle sıkı ilişkisinin her zaman farkındalarmış. “Bebekliğimden bu yana masaların üzerine çıkıp şarkı söylermişim” diye anlatıyor Nisan.

Onunla konuşmamızdan sonra izlediğim bir videoda da müzikle kurduğu bu güçlü ve rahat ilişkinin izleri hemen belli oluyor. Barış Manço’nun 7’den 77’ye programının Adam Olacak Çocuk bölümünde, stüdyodaki onlarca insanın ve kameranın karşısında, evinin rahatlığındaymışçasına şarkı söylüyor Nisan. Belli ki tüm gözlerin üzerinde olması onu şarkısını söylerken de, işini yaparken de heyecanlandırmıyor. Çocukluktan geldiği belli olan bu rahatlık ve özgüven yönettiği yarı profesyonel orkestraların karşısın- dayken de hissediliyor. Elbette bu özgüveni korumak için ciddi bir eğitim ve mesai de gerekiyor. İstanbul Avni Akyol Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi’nde başladığı profesyonel müzik eğitimini, Bilgi Üniversitesi’nin müzik bölümünde sürdürmüş Nisan. “Lisede kompozisyona ve aranjmana yönelmemin de etkisiyle Bilgi Üniversitesi’ne birincilikle girdim” diye anlatıyor Nisan. Tam burslu okuduğu, Yüksek Onur Öğrencisi olarak mezun olduğu Bilgi’nin ardından da City University of New York Queens College’da şeflik eğitimine devam etmek için New York’a geliyor. “2013’te, şu an okuduğum okuldaki bir şeflik ‘workshop’u için başvuruda bulunup kabul edildim. Bir sürü farklı eseri yönettiğimiz, iki haftalık bir dönemdi. Bir gün George Tsontakis’in bir eserini yönetmiştim. Çok sevdiğim için üzerinde detaylıca çalıştığım bir eserdi. Yönetip aşağı iner inmez, maestro yanıma geldi. Burada okuyup okumak istemediğimi, sordu. Tabiiki isterdim.” New York’a gelme, şef olabilme fikrine çok inandığını anlatıyor Nisan. Ama öyle körü körüne de değil. İstanbul’daki hocaları da bu fikre çok inanıyorlarmış. Onu çok fazla cesaretlendirmişler.

Cesaret ve yetenek New York gibi bir şehirde okuyabilmeniz ve barınabilmeniz için yeterli olmayabiliyor. “Okulu karşılayabilecek bir param yoktu” diye anlatıyor Nisan. “Ailemin de öyle bir gücü yok. Kredi çekmeye kalksam hem kimse vermezdi, hem de geri ödeyemezdim zaten. Ama ben çok inatçıyımdır.” Burs bulabilmek için 100’lerce, 1000’lerce mail attığını anlatıyor Nisan. En sonunda da arkadaşlarının cesaretlendirmesi ile kampanya yapmaya karar veriyor. Onu kampanya sitesi Indiegogo’da ve internette bir anlamda ‘viral’ yapan video, bu burs ihtiyacı sayesinde ortaya çıkıyor. Eğitimin bir kısmını tamamlaması için ihtiyacı olan 15 bin doları bu şekilde topluyor Nisan. “Çok korkuyordum en başında. Çünkü ‘viral’ olacaksan çok dikkatli davranman gerekiyor. Ama kampanya işe yaradı ve buradaki eğitimimin bir kısmını karşılayabildim. İşin aslı, ikinci senemi tamamladığım şu sıralar yine desteğe ihtiyacım var. Mayıs ayında mezun olacağım. Bir mezuniyet konseri yapıyorum. Beethoven’ın 4. Senfoni’sini ve Schumann’ın Piyano Konçertosu’nun yanı sıra Türk bir besteci de yöneteceğim. Turgut Pöğün’ün Pencere eseri de programımda olacak. Çok ağır bir program ama yaptığım şeyden çok mutluyum.” Bu ağır program elbette ciddi bir çalışmayı da gerektiriyor. Nisan da fırsat bulduğu her anda kendini müziğe adıyor. “Orkestra şefliği masa başı çalışmayı çok gerektiren bir meslek. Üç saatlik bir provaya, 15-20 saatlik bir çalışmayla geliyorsun. Her notayı, nüansı tek tek düşünmen gerekiyor. Onu da öyle rastgele, kişisel bir biçimde değil, akademik olarak düşünmek gerekiyor. Ancak ondan sonra bir şef olarak ‘Bu şekilde yapalım’ diyebiliyorsun. Ama bu da yetmiyor. Eşlik edebilmek için, enstrümanında da iyi olman gerekiyor. Bunların üzerine bir de piyano çalışıyorum.” Evinde bir piyanosu olmadığı için vaktinin çok büyük bir kısmını okulda geçiriyormuş Nisan. Okuldaki ortamının da onun vizyonunu çok açtığını düşünüyor.“ Benim öğrendiğim ekol, Leonard Bernstein’in ekolü. Benim hocam olan Maruice Peress de New York Filarmoni’de onun asistanıydı. Haliyle hocam ve çevresi Bernstein’ı çok iyi tanıyorlar. Onun teknik ekolü ve müziğe bakış açısıyla ilerliyorlar. Ben de bu ekolü artık hem hayli iyi biliyor, hem de seviyorum” diye de ekliyor.

Halen hayatta olan şeflerdense Berlin Filarmoni Orkestrası’nın muhteşem şefi Simon Rattle’ı çok sevdiğini anlatıyor. Beğendiği bu ekolleri uygulamaya geçirirken Nisan’ın dikkat etmesi gereken çok fazla şey var. “Denge çok önemli” diyor. “Orkestradaki insanlara nasıl yaklaştığına göre onların da sana yaklaşımı değişebiliyor. Zira onlar sürekli olarak şefi gözlemliyorlar. Şeflik kendi içinde bencillik barındırsa da, egolardan arınmış olmak gerekiyor. Biri sana bir şey dediğinde, ‘Canım öyle istedi’ yerine neden o şekilde olması gerektiğini doğru bir biçimde açıklaman gerekiyor. Zira müzik, yorumlamaya çok açık bir şey. Melodilerin geçmişlerine bakıp, onları okumanın ötesinde düşünmen de gerekiyor.” Gelecekte şeflik alanında daha da derinleşmek istediğini anlatıyor Nisan. “Şeflik kolay uzmanlaşılan bir bölüm değil. Şu andaki halimle profesyonel bir orkestra yönetemem. Daha fazla okumak istiyorum. Philadelphia’daki Curtis Institute Of Music’te ‘Artist Diploma’ya başvurdum. Curtis hem çok iyi hem de yüzde yüz burs veren bir okul. Şu an bir kez daha kampanya yapacağım ama üçüncüye, dördüncüye bunu yapabileceğimi zannetmiyorum. Bu yüzden okul seçimlerimde bursun önemi çok.” Tek yol okul mu peki bu gelişimi sağlamak için diye sohbet etmeye devam ediyoruz. “Ya iyi bir şefe asistan olman ya da iyi bir şeften ders alman gerekiyor” diye açıklıyor Nisan. Konu doğduğu şehre, İstan- bul’a geliyor. New York’ta eğitim alırken, acaba okyanusun diğer tarafına, Türkiye’ye nasıl bakıyor? “Türkiye’nin duru- mu şu sıralar pek iç açıcı olmasa da orada bir şeyler yapmak istiyorum. En yakın arkadaşlarım orada yaşıyor. Türkiye’nin her yerinden tanıdığım müzisyenler var. Dolayısıyla Türkiye’de de orkestra yönetmek, konser vermek istiyorum. Hatta girişimlerde bulundum. Ama müzisyenlerinin ücretini karşılamak, salon kiralamak gibi maliyetlerden dolayı altından kalkamayacağımı anladım.”

Downtown’ın sürprizlere açık ve renkli sokaklarındaki uzun yürüyüşümüzün ardından, Rivington Street’te oturduğumuz kafede Nisan Ak, genç yaşına rağmen yaptığı bir dizi şeyi anlatmaya devam ediyor. New York Filarmoni’nin, onu neredeyse şef asistanlarıyla eş tutan ‘Scholars’ programına kabul edilmesi ya da Mandelbaum operası ‘The Man in the Man Made Moon’u yönetmiş olması bunlardan sadece birkaçı. Daha önünde yapmak istediği çok fazla şey var. Hayalindeki orkestrayı soruyorum Nisan’a. “Yaşamayı çok sevdiğim New York, İstanbul, Berlin gibi büyük ve canlı bir şehirde olmalı o orkestra” diyor. “Her programda iki klasik, bir de yeni esere yer veriyor olmalıyız. Herhalde böyle bir orkestrayı yönetsem yüz yaşına kadar yaşardım” diye mutlulukla gülümsüyor. Bir şeyi çok isteyince, tüm zorluklara rağmen bunun için çok çabalayınca ona ulaşabildiğinizi size fark ettiren insanlardan Nisan Ak. Onunla biraz konuşunca da Türkiye’de izlerine -maalesef- nadiren rastlanan kadın orkestra şeflerinden biri olma hayalini gerçekleştirebileceğine inanıyorsunuz. Bu hayalini gerçekleştirmek için yeniden desteğe ihtiyaç duyduğunda, ona yardımcı olmaktan kaçınmayın. Belki de bir gün besteleyeceği eserlerden birine, gelecekteki ilham verici konserlerinden birinde rastlayabilmek dileğiyle, yolu açık olsun Nisan Ak’ın.

Fotoğraf: Muhsin Akgün