Elektra KB’nin sergisi “The Accidental Pursuit of the Stateless II” ile Gaia Galeri’de (21 Ocak ve 5 Mart arası) karşılaştık, ve bağlamı dahi bilmeden adından dolayı merakımız uyandı. Elektra, teknik olarak eserleri otobiyografik olmamasına rağmen, hayat hikayesinin parçalarını sanatının detaylarında ortaya koyuyor. Bizi Kolombiya’dan, New York’a, Berlin’e ve son olarak evimiz İstanbul’a varan bir yolculuğa çıkaran bu güçlü yaratıcı karakterle tanışmaktan kendimizi alamadık.

Belli bir yaşta doğduğu yerden ayrılmış birisiniz, aidiyet, politika ve ekonomi meseleleri eserlerinizi nasıl etkiliyor?

Kendi seçimimle ayrıldım. Göç zor bir şey; gittiğiniz her yerde dışarıdan biri gibi hissedebilirsiniz, ben genelde mekana dair bir his taşımıyorum. Her yerde bir yabancı gibi hissedersiniz, bu sizi bir vatansızlık hissiyle bırakır. Ben, bizi insan yapan şeyle birlik olmaya inanıyorum; doğum yeri gibi insanlara rastlantısal ayrıcalıklar veya dezavantajlar getiren keyfi veya gönüllü durumlara değil. Transkültürel olmak kişiye eserlerini yetiştiren önemli bir bilgi zenginliği ve yaşam deneyimi kazandırır.

İş olasılıkları ve sizden beklenenler açısından büyüme çaınızda nelerle karşılaştınız?

Ben her zaman bir sanatçı olmak istedim. Büyürken bunun gerçekçi bir şey veya hayatta kalmak için bir araç olduğunu düşünmedim, ama beni ele geçirdi ve New York’ta üniversite yıllarım sırasında, İspanyolca’da da dediğimiz gibi ‘proyecto de vida,’ hayat projem haline geldi. Kaçınılmaz ve reddedilemez bir gerçeklikti. Hiç bir beklentim yoktu, sadece elimden geldiğince çok çalıştım ve kişisel motivasyonum yüksekti çünkü hayatta kalabilmemin ve New York’ta güzel sanatlar okuma ayrıcılığına sahip olabilmemin tek yolu buydu. Bana verilen bir şey değildi, her imkan çalışkanlık ve istikrar sonucu elde edilmişti. Sonra hayatımın, kurduğum şeyler ve insanların eserlerime verdiği tepkilerin bir kombinasyonu içinde geçeceğini fark ettim. Yaratıcı dürtülerim hayatımı şekillendirdi.

Bazı eserlerinizin otobiyografik olduğu söylenebilir. Hiç “Bunu paylaşmayacağım. Bu çok fazla.” dediğiniz zamanlar oluyor mu?

Eserlerimin işlevi “Theocratic Republic of Gaia”nın mitolojik altyapısına dayanıyor; sansürsüz direnişin olduğu güvenli bir yer. Otobiyografik olmamak için bir yol, ama kesinlikle kendimi ortaya çıkardığım bir yer. Kendimi kodlu bir yolla ortaya koyduğumu söyleyebilirim, ama henüz göstermediğim yeni otobiyografik işler geliştiriyorum, kendi vücuduna ait olmama hissini anlatan ‘Strange Body’ isimli bir ses, video ve performans serisi. Kişi her zaman acılarını samimice ortaya çıkartmaktan korkar, ama bir yaptı mı da bu özgürleştiricidir. Dolayısıyla ‘bu çok fazla’ diye düşündüğümde mutlu olu- yorum ve sonra onu dünyaya gösteriyorum ve bu da onunla başa çıkmaya yardımcı oluyor, gerçek bir arınma.

Bize biraz “Theocratic Republic of Gaia”dan söz eder misiniz?

‘The Accidental Pursuit of the Stateless’ adını ulusallığın keyfi olduğunu farketmekten alıyor, sonuçta nerede doğduğumuzu ve bize verilen ayrıcalık veya mücadele koşullarını kendimiz seçmiyoruz. Genelde kendimizi doğum yeri gibi ‘kazara’ bir şey yerine, bizleri birleştiren şeyle tanımlıyoruz.

Bu sergide yer alacak eserlerin bir çoğunu üretiğim sırada Berlin’de burslu okuyordum ve göç ile yer algısı gibi meselelere değiniyordum. Theocratic Republic of Gaia’nın anlatılarından bir video yaptım, bu videoyu yaratmak için sürgün edilmiş Kolombiyalı bir kadın arkadaşıma dair araştırmamı ve yerinden edilme deneyimini anlatan bir performans çalışmasını kullandım. Yer değiştirmeye zorlanmak ve vatansızlık hissiyle güvenli bir mekan, şehir veya ülke aradığımız düşüncesi adına ilham oldu.

The Accidental Pursuit of The Stateless II için (ilki Eylül 2015’te New York’ta solo bir sergiydi) çeşitli mecralar arasında – transkültürellik ve hareketlilik odaklı – eserler bütünü geliştirdim. Kolombiya’nın 2013 Ulusal Grev’inden esinlenen kumaş çalışmaları var, her parça ülke çapında farklı şehirlerde gerçekleşen olaylardan oluşuyor.

“The Accidental Pursuit of the Stateless’ adını ulusallığın keyfi olduğunu farketmekten alıyor, sonuçta nerede doğduğumuzu ve bize verilen ayrıcalık veya mücadele koşullarını kendimiz seçmiyoruz.”

Video, fotoğraf, heykel, kolaj, denemeler… Çeşitli mecralarda yaratıyor olmak sence daha mı zor yoksa daha mı kolay?

En zor olan etkili bir iletişimci olmak ve Neo-Liberalizm’in dilinden kopabilmektir derim. Transmedya sanatçısı olmak kavramsal sanatın farklı şe- killer almasına izin veriyor ve zorluk, kullandığınız teknik veya araçta değil, söyleminizi olabildiğince açık biçimde aktarmakta yatıyor. İçinde yaşadığımız kavramsal sanat ve Duchamp sonrası çağla ilgili olarak benim sevdiğim tam da bu. Kraliyet, yöneticiler ve kilise için çalışmanın sonu geldi, eserlerimizdeki işlevimiz zanaatkardan çok, düşünür, yaratıcı ve devrimci olmak.

Eserleriniz üzerinden kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Şu anda olduğunuz kişiyi yansıtan eserler hangileri?

Eserlerim otobiyografik değil, ama tabi ki biyografik bağları da var. Son işlerim olan GIFler daha çok şimdiki endişelerimi ve ilgi alanlarımı yansıtıyor. Ama, Kolombiya’da büyümüş olmak işimi etkiliyor, sömürge sonrası ve sömürgecilik karşıtı mücadeleler ve fikirler ilgimi çekiyor. Tüm çalışmalarım kesinlikle beni anlatan bir mizah ile damgalı. Mizah arasında ciddi eleştirel fikirler var

Yaratım süreciniz Berlin ve New York arasında değişiyor mu?

Kesinlikle. New York, Latin-Amerika ve Anglo kültürleri (ve diğerleri) arasında rahatlıkla yaşayabileceğiniz iki dilli bir şehir. Mücadeleler fiziki ve ani. Güç yapılarının çizgileri belli. Yaşam hızlı, hayatta kalma modundasınız, aniden yaratıyorsunuz ve işlerinizi sunabileceğiniz binlerce mecra var. Aç bir şehir, ama bireyselciliğe dair kültürel bir odak var, bu bazen dayanışmanın yerini çoğunluk içinde izole olma hissiyle değiştiriyor.

Berlin daha arkadaş canlısı, yavaş bir hıza sahip, içinize dönmek, uzun dönemli projeler geliştirmek için daha çok zaman buluyorsunuz, sakinlik keşfetmeye izin veriyor. Berlin bu mercekten ve eleştirel teori içinden teknolojiye ve politikaya oldukça yoğunlaşmış. Mevcut duruma alternatif yaratan insanlar arasında gerçek bir cemaat ve özerklik algısı var. Ayrıca kendinizi doğru yerlerde bulursanız yoğun bir göçmen nüfusunun güzelliğini taşıyor. Sadece mahallelerine değil, ama dünyaya da bağlı bir bireysellik algısı var.

Biraz da İstanbul hakkında konuşalım; şehirden beklentileriniz nelerdi ve değiştiler mi?

Çok zengin kültürel miras taşıyan bir şehir bekliyordum ve kesinlikle de öyle. İnsanların sıcaklığı Latin Amerikalılarınkine çok benziyor. Burada çok rahat hissediyorum, ve kültür şoku da yaşamadım. Acaip enteresan ve kendini keşfetme arzusuna veriyor.

Yaratıcı hissetmediğiniz günlerde sanatsal tıkanmayı nasıl aşıyorsunuz?

Sanatsal tıkanma benim için hastalık, duygusal zorluk, stres ve anksiyete zamanlarından ibaret. Onları, sağlığıma dikkat ederek ve sevdiklerimden iyi destek alarak aşıyorum. Kendimi tetikleyen şeylerden uzak tutmak iyi oluyor, kafamı temizliyorum ve işimi zorlamıyorum, yeniden kendimi bulmaya çalışıyorum, kafamı rahatlatmak, dinlenmeye odaklanmak ve kafamı yeniden kurmak, daha iyi olmak için mümkünse seyahat ediyorum. Yaratıcı sesimi duyduğum yeri, merkezimi yine bulmak için gayret ediyorum.

 

Ruh halinizi hemen değiştiren şarkı hangisi?

Tabi hangi ruh halinden bahsettiğinize bakar, şunların herhangi biri ruh halimi etkileyebilir: Pachelbel’in Fa minör Chaconne’u, Enola Gay’den Orchestral Manoeuvres In The Dark, Super Girl’den Spokój ve Romantic Boys, ve dahası!

Fotoğraf: Fora Norman