Piera Gelardi Refinery29’un Kreatif Direktörü ve kurucu ortağı. Bize Maine’deki çocukluğundan ve yaratım sürecinden, bunların sonuçlarından, feminizmin geleceğinden ve hikaye anlatıcılığından bahsetti.

Hayatının erken dönemlerinden başlayalım, her şey nasıl başladı?

Annem ile babam seks yaptı ve ben doğdum!

Daha fazlasını mı istiyordunuz? Hmmm… Sanat projeleri ile mutfak masasının etrafında iş konusunda beyin fırtınaları yapan sanatçı ve girişimcilerden oluşan birbirine bağlı bir ailede büyüdüm. Babam ve abim birlikte çalışıyorlardı; zaten ailedeki herkes bir noktada mutlaka aile şirketinin işlerine dahil olmak durumunda kalıyordu. Bu yüzden çocukken iş benim için hiçbir zaman “iş” anlamına gelmedi… Daha ziyade yaratıcılık ve sevdiğin insanlarla birlikte vakit geçirmek manasına gelen eğlenceli, toplu bir etkinlikti. Çocukluk yıllarım boyunca fikirlerin gerçeğe dönüşmesini izlemek bana gerçek anlamda bir olasılık duygusu aşıladı. Bir şeyi düşler ve uğrunda çalışırsan istediğini gerçekleştirebilirsin.

Küçük yaşlardan itibaren yaratıcılığımı geliştirmem için beni teşvik ettiler. Yazmak, Shakespeare, kült filmler, hatta pandomim gibi tamamen yaratıcı etkinliklere odaklanan yaz kurslarına katıldım. İfadeye ve hikaye anlatıcılığına dayanan her şey beni cezbediyordu. Bu ilgi üniversitede okuduğum bölüme ve kariyer rotama da yansıdı.

Beni daima olduğum kişi olmam için cesaretlendiren, bana feminist masallar okuyan güçlü, bağımsız bir annem vardı. Aynı zamanda bir 90’lar çocuğuydum; 90’lar büyümek ve ne olacağıma karar vermek için gerçekten ilham dolu bir dö- nemdi. My So-Called Life, Sassy dergisi, fanzinler, Riot Grrrl müziği, “Kendin Yap” felsefesi ile bütün bunların kusurlu punk-rock ruhunu seviyordum.

Refinery29’u kurarken bütün bu faktörler -bağımsız yaratıcı ruh, feminizm ve hikaye anlatıcılığı- bir araya geldi.

Yirmilerinde pek çok kadın için üniversiteden mezun olup gerçek dünyaya geçmek çok sayıda karar alınan, belirleyici bir döneme tekabül ediyor. Sizin için bu nasıl bir dönemdi?

Maine’de küçük bir kasabada büyüdüğüm için daima büyük bir şehrin parçası olmaya ve büyük şehir kültürü ile insanlara erişebilmeye hevesliydim. Tecrit edilmiş bir üniversite hayatım olmasın diye NYC’de üniversiteye gitmeyi tercih ettim. Şehrin de bana dersler kadar fazla şey öğretebileceğini düşünüyordum, öyle de oldu. Envai çeşit insan tanıdım ve tarih ile geleceğin kesiştiği noktada yaşama şansı buldum. New York’taki hayat bana bir hayli ilham verdi ve çok şey öğretti.

Üniversiteden gerçek hayata geçişin her zaman kolay olmadığını biliyorum, ama bu konuda oldukça rahat bir tecrübem olduğu için kendimi şanslı addediyorum. Mezun olduğumda hali hazırda kendi evimde yaşamış ve iki ayrı işte çalışmıştım. Bu işlerden birisi benim City Magazine’deki tam zamanlı fotoğraf direktörlüğü işime dönüştü. Editoryal sürece aşık oldum ve gelecekteki iş ortağım olan Christene Barberich ile tanıştım.

“İfadeye ve hikaye anlatıcılığına dayanan her şey beni cezbediyordu.”

Çok sayıda başarıya imza atmış, bir o kadar da farklı ilgi alanları olan bir kadınsınız. Böyle uçta yaşamayı, bu sürekli yaratıcılığı nasıl sağlıyorsunuz?

Bugün fikirler internet hızında hareket ediyor, bu yüzden bunun her zamankinden daha zor olduğunu düşünüyorum.

Bunu söylediğiniz için teşekkürler! Kreatif sektörde çalışan yaratıcı bir insan olarak kafamda daima bir milyon fikir dolanıyor, özellikle de sosyal medya sayesinde. Bu durum hem ilham veriyor hem de ürkütücü olabiliyor. Bazen yeni fikirler için bir fırlatma rampası gibi oluyor. Bazen de yalnızca kıyas ve rekabet doğuruyor, bunlar benim için her zaman üretken olmuyor. En nihayetinde yaratıcılık hepimizin içinde başlıyor, bu yüzden bazen diğer insanların yaptığı işlerin gürültüsünden kaçmam gerekiyor. Farklı ilgi alanlarımı beslemenin -benim sektörümden ve jenerasyonumdan yavaşça uzaklaşan kaynaklardan ilham bulmanın- farklı bir yöne eğilmeme ve bir şeyleri kendi üslubumla görmeme/düşünmeme/üret- meme imkan tanıdığına inanıyorum.

NYC’de dijital medya, sanat, moda & feminizm alanlarında bir şeylerin gerçekleştiği aşikar. Refinery29 da bu devrimde ön planda bulunan isimlerden. Bu durumu nasıl tanımlıyorsunuz ve sizce bundan sonra neler olacak?

NYC daima sanat, moda, feminizm ve medyanın evlerinden biri olmuştur. Dijital medya onları doğalarında var olan kesişmeyi görmemize imkan tanıyacak biçimde bir araya getirdi. Şimdi artık devrimci kadınların kendileri için bir platform bulması -veya kendi platformlarını kurmaları, yeni bir tartışma başlatmaları veya var olan bir tartışmaya müdahil olmaları eskisinden daha kolay. Olanaklarımızı mobil, sosyal medya ve video gibi yollarla arttırdıkça Refinery29’un bunun bir parçası olması beni çok heyecanlandırıyor. Kadınlara ulaşıyoruz; her nerede, nasıl, ne zaman, her ne bilgiye ihtiyaçları varsa…

Yepyeni bir kültürel jenerasyon hareketi gerçekleşiyor. Grace Miceli ve Chloe Wise gibi sanatçılara veya Lena Dunham & Jenni Konner gibi kişilerin yarattığı Lenny Letter gibi platformlara baktığımızda onların sanatın ve yazının yüzünü değiştirdiklerini görüyoruz. Bunu kültürümüzde yeni bir dönem olarak adlandırabilir misiniz? Bizim jenerasyon aşırı derecede dikkafalı mı oldu?

Kadınlar daima dikkafalı olmuşlardır ama fikirleri her zaman hoş karşılanmamıştır. Dijital medya kadın hakları ve mese- lelerine dair tartışmaların devam etmesi için bir platform sağlıyor; tıpkı 1960 ve 1970’li yıllarda ikinci dalga feministlerin yürüyüşler ve matbu medya ile yaptıkları gibi, ya da Riot Grrrls’ün 1990’larda fanzinler ve müzik ile yaptığı gibi. Yeni bir aktivizm dalgası var, yalnızca feminizm değil, -kadınlar, siyahlar, farklı cinsiyet kimlikleri vb.- tarih boyunca sesini duyuramamış pek çok gruba bilgiye erişim ve sesini duyurma imkanı sağlamak için teknoloji ve sosyal medyadan faydalanıyorlar.

Sosyal medya ve bütün bu selfie, Instagram kültürünün sizin estetik ve tema anlayışınızı epeyce etkilediği aşikar. Sizce bunun sebebi nedir? Hayatımızın her ayrıntısını yayınlayıp başkalarına belgeleme konusunda neden bu kadar saplantılı olduk?

Bana kalırsa selfie çekmek ve kendine saplantılı olmak arasında bir ayrım var. Arkadaşlarım arasında her yere kamerayla giden tek kişinin ben olduğum dönemleri hatırlıyorum. Şimdi artık herkesin her an kamerası var. (Hem de bu kamerayla telefon edebiliyorsunuz!) Bir paylaşım kültüründe yaşıyoruz ve teknoloji sağ olsun; paylaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Çok sayıda selfie çekiyoruz ama aynı zamanda bizim için önemli olan konuları da paylaşıyoruz, hayatımızın en değerli anlarını belgeliyoruz, başkalarına yardım ediyoruz ve sevdiğimiz insanları kutluyoruz. Evet, bu kadar detay biraz fazla olabilir ama bu aslında güzel bir şey de olabilir.

Instagram’ınızda ve her yerde yayınladığınız hayat dolu moda & lifestyle fotoğraf içerikleri ile siz ve Refinery29 arasındaki benzerlikten bahsedebilir misiniz? Bu jenerasyonun estetiğinden bahsederken bu konunun önemli ve belirleyici bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Refinery29 optimist, ileri görüşlü, enerjik ve çeşitliliğe yatkın. Bu ideallerimizi hem görseller hem de sözcüklerle ifade ediyoruz. İmgelemimiz renkli, beklenmeyen ve oyuncu. Kendimizi fazla ciddiye almıyoruz ama basmakalıp seri üretim görsellere de razı olmuyoruz. Amacımız kalabalığın arasına karışmak değil.

Yıllar içinde birtakım markalar Refinery29’u taklit etmeye yeltendiler. Bu durum her ne kadar gururumuzu okşasa da bize ilerlememiz gerektiğini de hatırlatıyor. Buradaki mottolarımızdan biri “Daima ileri.” Bir grup taklitçi gördüğümüzde silkelenip en iyi, en yeni versiyonumuzla ortaya çıkma vakti- mizin geldiğini anlıyoruz. Takipçilerimiz gibi biz de evrim ve büyüme arzusundayız; bu nedenle de markamız ve görsel stilimiz daima değişim halinde.

Refinery29’un üstleneceği büyük projelerden bahsedebilir misiniz?

Ekim ayında Snapchat Discover’ın bir parçası olduk, tamamen ana erişmeye dair yeni bir hikaye anlatma formatı. Ayrıca gelecek sene hazırlayacağımız çok sayıda özgün seri ile video içeriklerimizi geliştirmeye gerçek anlamda odaklandık: senaryo ile çekilmiş komediler, 2016 seçimlerine dair haberler, küresel konularda belgeseller…

Veee… küreselleşiyoruz! 2015 Kasım ayında bizi Birleşik Krallık’ta göreceksiniz, 2016’da ise Avrupa’nın başka yerle- rinde başka şeyler olacak.

Bu soruyu sormalıyım: yirmili yaşlar, NYC, sanatçılar, yazarlar, feminizm. Bunlar aklına ilk ne getiriyor?

Harika bir akşam yemeği partisinin hazırlıkları gibi.

Son olarak, bu röportajdan sonra ne yapacaksın?

2016 için büyük hayaller kuracağım!