İlk uzun metraj filmi ‘Tepenin Ardı’ ile pek çok ödül kazanan Emin Alper’in bu ay vizyona giren filmi ‘Abluka’, Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Alper, 90’ların politik iklimini referans alan filmi için; “Keşke modası geçmiş bir film olsaydı bu. Ama ne yazık ki kısa bir süre önce, o döneminkine benzer ‘abluka’lar içinde bulduk kendimizi” diyor.

“Venedik davetiyesinin gelmesinin ertesinde kendimizi filmde anlattığımız dünyada bulduk” diye bir açıklamanız var. Nasıl bir dünya şu an içinde yaşadığımız?

Gerçekten tam da filmde anlattığımız gibi bir dünya. Hatta son günlerde yaşadıklarımızı düşünecek olursak filmde anlatılanlar hafif bile kalıyor. Venedik’ten davet mektubunun geldiği günün ertesinde Suruç katliamı oldu. Sonra ateşkes bozuldu ve her şey her geçen gün daha da kötüye gitti. Venedik’teyken Dağlıca saldırıları yaşandı, arkasından sokak vandalizmleri geldi. Vizyonu beklerken de Ankara katliamı gerçekleşti. Oysa filmi çekerken nispeten sakin günler geçiriyorduk, barış sürecinin ilerlediği dönemlerdi. Yapımcı arkadaşlarla kendi aramızda “Bittiğinde bizim filmin modası geçmiş olacak” diye espri yapıyorduk.

Keşke geçmiş olsaydı değil mi?

Evet, şimdi öyle diyoruz; keşke modası geçmiş, çok geride bıraktığımız döneme ait bir film çekmiş olsaydık. Bir yönetmene yapıtıyla ilgili bunu söylettiren şeyler yaşamak ne acı… Maalesef. Film, fütüristik ve distopik ögeler taşısa da temel referansımız 90’lardı. Ama bir anda o döneminkilere benzer ‘abluka’lar içinde bulduk kendimizi. İsmini koyarken böyle olabileceği hiç aklımıza gelmezdi. Korkunç bir kehanet gibi…

Filminiz için “Türkiye’deki problemleri vurgulamaya yardımcı olsun, barışçıl ve demokratik ortama katkıda bulunsun” demişsiniz. Her filmin ya da filmlerinizin hep bu kadar işlevsel olmasını mı istiyorsunuz?

Barışa ve demokrasiye katkıda bulunmanın tek yolu film çekmek değil; makale yazarsın, eyleme gidersin. Onları da yapıyoruz tabii. Film çekmek her şeyden önce sanatsal bir aktivite ve sanat tümüyle işlevselleştirilemez. Ben de film yapmaya çalışırken bir misyon duygusuyla hareket etmiyorum. Ama hafızam bu ülkedeki çatışmalardan çok etkilendi, bir film yapmaya kalktığımda bu hatıralar kendiliğinden ortaya çıkıyor. Hele de böyle bir ortamda ister istemez “Umarım şu film bir işe yarar” hissine kapılıyorsunuz. Tabii ki insanlar bir film izleyip hemen hayatlarını değiştirmiyorlar ama bu tür filmlerin artması bir gün bir şeyleri değiştirir diye umut ediyoruz. Yoksa sanatsal yaratımı hiçbir şekilde sınırlamanın doğru olmadığını düşünüyorum, insanlar nelerden etkileniyorsa onları üretime dökmekte özgürler. Siyaset bir yönetmenin hayatında küçük bir yer tutuyor da olabilir. Gerçi politikanın, şiddetin sızmadığı hikayeler bulmak giderek bu zorlaşıyor bu ülkede. Bizim kuşak için özellikle… Savaşla doğduk, savaşla yaşıyoruz. Ama insanlar çocukluk travmalarıyla, aşk travmalarıyla baş etmek için de filmler yapabilir.

Venedik Film Festivali’nde aldığınız Jüri Özel Ödülü ne ifade ediyor sizin için?

Ödül alınca Türkiye’deki algısı hemen değişiyor filmin. Daha çok merak ediliyor. Nispeten, ismi duyulmamış filmlerin -ne kadar iyi olurlarsa olsunlar- görünürlük anlamında bir adım önüne geçiyorsunuz. Bu endüstri bizi bu hale getirdi maalesef.

 

Film yapmaya çalışırken bir misyon duygusuyla hareket etmiyorum.

Bir önceki filminiz ‘Tepenin Ardı’ çok başarılı bir film olmasına rağmen gösterilecek salon bulamamıştı. ‘Abluka’ için de çok zor fon bulabildiniz. Batı’daki meslektaşlarınıza kıyasla bir de böyle şeylerle ulaşıyorsunuz…

Açık konuşmak gerekirse Batı’daki durum da çok iç açıcı değil. Bizdeki dolaylı dolaysız baskıları ve politik gerilimi bir yana bırakacak olursak fon bulma konusunda onlar da çok sıkıntı yaşıyor. Bizde Bakanlık fonlarındaki politik sansür konusu oldukça karmaşık bir tablo çıkarıyor karşımıza. Bazen bu politik baskının aşıldığını düşünüyorsunuz çünkü oldukça muhalif filmlerin destek aldığını görüyorsunuz. Ama bir dönem sonra bir bakıyorsunuz, bir film açıkça kurul üyelerinin politik çekinceleri nedeniyle elenmiş. Gönül ister ki kurul sadece sinemasal kriterlere göre hareket etsin. Yine de Sinema Kurulu memleketin diğer kamu kurumlarına göre nispeten özerk hareket ediyor. Ama bu tam bir özgürlükle çalıştığımız anlamına gelmiyor tabii. Bir kere +18 baskısıyla karşı karşıyayız. İnsanlar filmlerine müstehcen sahne koymamak için özel bir çaba harcıyor çünkü filme +18 uyarısı gelirse Bakanlık parayı geri istiyor. Avrupa’yla ortak sıkıntımız da şu; müthiş bir rekabet var. Biz bu film için Avrupa’da da kolay fon bulamadık. Para bulmak giderek de zorlaşıyor. Aynı şey dağıtım için de geçerli. Dağıtımcı bulamıyor filmler. Film sayısı geometrik artıyor ama seyirci sayısı geometrik artmıyor. Hele Avrupa’da durmuş vaziyette. Bunlar yorucu tabii. İnsanın üzerinde baskı yaratıyor.

“Engeller yaratıcılığı tetikler” derler. Hiç olmazsa böyle bir olumlu tarafı var mı bütün bunların?

Bence yok. Ben özgürlük ortamının sanatı daha çok beslediğini düşünürüm. Ama şu var; baskılar insanı bileyliyor. Öfkelendiriyor çünkü. Para için de söylenir bu; “Az parayla daha etkili filmler çekilir.” falan… Ben ona da inanmıyorum. Bir filmi neden tek bir odada çekmek zorunda kalayım ki? Anlatmak istediğim birçok şey var. Bu filmdeki o polis kontrol sahnesini az kalsın çekmeyecektik mesela. Çok masraflıydı.
30-40 saniye sürüyor ama önemli bir sahne. Çekemeseydik yazık olacaktı. Bence ne kadar rahat olursak o kadar enteresan işler çıkarabiliriz.

İzleyici sayısından nasıl etkileniyorsunuz?

İzleyici sayısından para kazanma beklentimiz zaten kalmadı ama hiç olmazsa mümkün olduğu kadar çok kişi izlesin istiyoruz.

İzliyor mu?

Sinemada izlemiyor. İnternette izliyor, kaçak DVD alıyor… Ben bir şekilde bulup izledikleri hissine kapılıyorum. En azından belli bir çevre izliyor.

Film sayısı geometrik artıyor ama seyirci sayısı geometrik artmıyor.

Bütün bu konuştuklarımıza bakınca Türkiye’de yönetmen olmak deyince epey karanlık bir tablo çıkıyor ortaya. Neden bu kadar zor bir işi yapmakta ısrar ediyorsunuz?

Ben de bazen “Lanet olsun, bırakacağım artık.” noktasına geliyorum. Bu film için fon bulmazken yine küfrediyordum; “Hayatımız böyle mi devam edecek?” diye. Bir yerden reddedilince üç-dört gün kendinize gelemiyorsunuz çünkü. Ama sonra düşününce; hangi iş kolay ki? Ben aynı zamanda akademisyenim. Orada da benzer bir rekabet ortamı var. Daha da kötüsü sanatsal özgürlüklere kıyasla akademik özgürlük ortamına çok daha yoğun bir müdahale var. Kadrolaşma çılgın bir hızla ilerliyor. Peki ne yapabilirim? Bu saatten sonra bir plazada çalışamayacağıma göre de… Bir de tabii ki sanatın bir tutku tarafı var. Bir şey, bir hikaye, bir fikir sizi heyecanlandırıyor ve her şeyi unutup tekrar aynı sürece gözü kapalı giriyorsunuz.

When we take a look at what we have discussed so for, being a filmmaker in Turkey doesn’t seem very hopeful. Why do you insist on doing such a hard job?
I also sometimes get to a point where I say, “Damn it, I’m quitting.” While we were struggling to find funding for this film, I was swearing to myself, asking, “Is this how our lives going to continue?” When you get rejected by an institution, you cannot get over it for three or four days. But then when you think of it; what other job is easier? I am also an academician. There is also a similar environment of competition. And what makes it worse is the fact that academic freedom receives more interventions compared to artistic freedom. The rate of staffing is crazy. Then what can I do? Considering that it’s a little too late for me to work in a plaza… And of course, there is this passionate side of art. Something, some story, some idea gets you excited and you forget everything and jump off the deep end of the same process once again.

Yönetmenlerin ve yazarların çalışmalarında mutlaka doğup büyüdükleri yerlerin etkisinin görüldüğü fikrine katılır mısınız?

Tabii. Ben Konya, Ermenek’te büyüdüm. İlk filmin geçtiği yerler, benim büyüdüğüm yerler… Filmlerimde şive meselesine önem vermem de bu yüzden. Bazı insanlar garipsiyor bu kadar önem vermemi ama benim için doğallığın şartı bu.

Kasabada büyümüş olmanın insana kattığı çok özel şeyler olduğunu düşünürüm. Sizce de öyle mi?

Kesinlikle. Taşralılık zengin bir perspektif demek.

Fen Lisesi’nde okumuşsunuz. Bu, memleketin kendisinden çok şey beklenen çocuklarından biri olduğunuzu anlamına geliyor değil mi?

Evet, öyleydi. Ama ben pek o beklentilerle ilgilenmedim. Hep bir sanat sevdam vardı; edebiyat, tiyatro, sinema… Lise sona doğru sinema yavaş yavaş öne çıkmaya başladı.

Bu sevdanın sizi ileride mühendis, doktor oldurtmayacak kadar güçlü olduğunu biliyor muydunuz?

Evet. Mühendis falan olamayacağımı hissediyordum. O zaman büyük kararlar veremiyorsunuz ancak hissedebiliyorsunuz..

Sanat dışı bir alanda kariyer yapmanızı bekleyen aile bireyleri yok muydu?

Onlar burada çok başarılı bir öğrenci olduğumu sanıyorlardı ama ben iki sene hiç okula gitmedim. İnşaattan mezun olamayacağımı anladıktan sonra tekrar sınava girip İktisat okumaya başladım.

Hiç mi korkmadınız ya ‘sanat karın doyurmazsa’ diye?

Yok yok, sonra bir korku geldi, son iki yılda her şeyi bırakıp ders çalıştım. Mezun olduktan sonra da master’a hemen başvurdum. İş hayatından hep uzak durmak istedim.

Doktoranızı Modern Türkiye Tarihi üzerine yapmışsınız… Modern tarihine bakınca Türkiye’nin en sık yaptığı hatanın ne olduğu görülüyor?

Hangi birini söylesem? Herkesin iktidara geldikten sonra ‘şimdi sıra bizde’ duygusuyla iktidar olanaklarını yağmalaması ve muhalefeti ezmeye çalışması bir Türkiye klasiği. O hınç birikimiyle iktidara gelince lise müdürünün bile muhalefet partisinden olmasına tahammül edemiyorsunuz. Muhalefet, iktidara gelince o da aynısını yapıyor.

‘Biz’ iktidara gelsek biz de aynısını yapar mıyız?

Hiç gelmediğimiz için bilemiyorum ama olabilir. İnsanlık hali… Ama daha önemlisi bir politik kültürün sonucu bu. Bu kültürde köklü bir kırılma gerçekleşmediği sürece aynı döngü devam edebilir.

Şimdi ne dersi veriyorsunuz?

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ‘Modernitenin Oluşumu’ ve ‘20’nci Yüzyıl Dünya Tarihi’ veriyorum.

Sırada nasıl bir film var?

Bilmiyorum. O da biraz beni geriyor. İki-üç taslak var ama henüz hangisini çalışacağım bilmiyorum.

Nasılsınız?

Herhalde en sık sorduğumuz, bu yüzden de en ‘öylesine’ cevaplanan soru bu. Şimdi, gerçek anlamıyla sormak istiyorum bu yüzden; nasılsınız bugün, bu aralar? Kötüyüm. Bir süre de iyi olmayı düşünmüyorum. Zaten istesek de seçimlere kadar da olamayacağız galiba… Seçimden sonra da ya daha kötü olacağız ya da biraz daha iyi.

Fotoğraf / Photography: Tabitha Karp