Oyunculuğu sınırları aşan Ahmet Rıfat Şungar’layız. İkinci kez Nuri Bilge Ceylan ile Cannes Film Festivali’ne katılan Rıfat, oyunculuğu o kadar basite indirgiyor ki tüm soru işaretlerini zihinlerden siliyor. Çevresinin mesleki seçimlerini “moody” olarak tanımladığı günleri daha iyi anlamaya başladığı bu günleri geriye dönüp bakınca şu sözlerle anlatıyor; “Oyun oynamak zaruri değil isteyerek içine dahil olduğum bir eylem oldu hep. “Eylem” demek bile hoşuma gitmiyor, oyun işte!” Kısa bir süre için de olsa kendimizi Rıfat’ın gözünden hayatın akışına bırakıyoruz.

Oyunculuğun meslek olarak seçilmesi, diğer tercihlere kıyasla daha ağır bir karar olmalı, bize biraz bu süreçten bahseder misin? Nasıl gelişti?

Lise tiyatrosunda çalışma şansı bulduğum insanların mesleklerinin oyunculuk olduğunu anlayınca perspektifim değişti ve “Acaba?!” diye düşünmeye başladım. Ama bunu yapabilmeye karar vermem nerdeyse 3 sene mi aldı. Çünkü okullarda seçmeler yapılıyordu ve birileri tarafından seçilecek olma ve kendimi onlara beğendirmek zorunda olmak beni hep geri itti. Ama vazgeçmedim ve sonunda karşılarına oyun oynamayı seven biri olarak, kim beni izliyor diye düşünmeden çıkabildim.

Ailen bu seçimi nasıl karşıladı?

Tabi ki korktular. Derslerim gayet iyiydi ve başka bir bölüm kazanıp hayatımı “garanti” altına alabilirdim. Belki köstek olmadılar ama destek olmak konusunda da pek oralı değillerdi. Sonra anladım! Aslında haklıydılar. Ne olduğu belli olmayan bir meslek. Birileri var televizyonda ama bir bakıyorsun bir daha yoklar… Televizyonlarda bir sürü savrulup giden insanın hayatı… Fakat onlara karşı koymama çok direnmediler. Ardından kötü olduğunu düşündükleri örnekler yerini, saygı duydukları oyuncuları örnek olarak bana anlatmalarıyla şekil değiştirdi. Karşı çıkmaları benim açımdan iyi oldu. Çünkü ben de onlara karşı çıkınca, peşine düştüğüm bir şeyim olduğunu anladım.

“Oyuncu olmak istiyorum.” diyen birine ilk tavsiyen ne olur?

Bir şey olacağım diye düşünmek yerine eline sürekli oyun oynama şansı geçtiği için sevinsin. Oynasın. Oynamak hevesinden uzaklaştığı zamanlarda söylenmesin. Akıl sağlığına dikkat etsin. Zararlı alışkanlıklardan uzak dursun ve berrak bir zihnin hayal ettiklerimizin dahi ötesinde sürprizlere yol açacağını unutmasın kimse. Babam gibi konuşmaya başladım sanırım… (Gülüyor) Ayrıca ben oyun oynayan insanların misyonlar edinmesinden yana değilim. Gerek politik, gerek “illa bir şey söylemeliyim” tasası ile heyecanını yitiren nice tanıdığım var. Oyun olmuyor o, iş oluyor. Çok büyütüp, çok önemseyip, bir başka meslekten ya da herhangi bir şeyden daha mühim olduğunu düşünmekten uzak durmak lazım.

TV, internet, sinema, tiyatro… Oyuncular için mecraların zenginleştiği bir dönemdeyiz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Üretirken hayal dünyasını kısıtlamak zorunda olanlar için büyük şans aslında. Hikayelerin birbirine benzediği ve kurulan dünyaların neredeyse aynı ölçek de olduğu yapımların yerini farklı bakış açıları almaya başlıyor. Böylece oyuncularda kendilerini başka başka projelerde sınayıp, birbirine benzemeyen roller oynama şansı elde ediyorlar. Güzel olacak. Masum, Fi, Şahsiyet bu projeler aslında bize çok fazla sinyal veriyor. Yapımcıların, yazarların, yönetmen oyuncu tüm ekibin eve gidip izlemek isteyeceği projelerde çalışması harika bir duygu ve buraya doğru yol kat ediliyor. Mesela Onur Saylak’ın Daha filminin arkasın Ay Yapım’ın olması, üretmek isteyen insanlar için müthiş bir motivasyon. Onur’un oyuncu gözü ile yeni dünyalar kurup, alışılagelmiş biçimlerden sıyrılarak projeler üretmesi… Bunlar güzel ki artık güzel olanı konuşmak da yarar var, iyi olan iyidir. Kötü ve söylenerek konuşmak içimizi çürütüyor.

Nuri Bilge Ceylan ile ikinci kez Cannes’daydın… Onun filmlerini hiç izlememiş birine dilini nasıl anlatırdın?

Bir oyuncunun zihnini tamamen özgür bırakıp güvenle salınabileceği bir yer Nuri’nin set ortamı. Bir kere doğaçlamayı çok seven biri. Fakat bu konu yanlış anlaşılıyor. Doğaçlama yapabilmene imkan sağlayan kendisinin farkında bir senaryon varsa elinde ve çerçeven belliyse, doğaçlama yapmak müthiş oluyor. Nedense doğaçlama yapmayı, ezber yapmayayım gider doğaçlarım gibi anlayanlar var. Oysa ki tüm sahnelerinde ne olduğunu bilip, ardından bu bilginin eşliğinde kendini tüm sürprizlere açık bir şekilde bırakmak lazım. O zaman kurulan hayalin ötesinde durumlara şahit oluyoruz. Çalışmak için olabilecek en özgür oyun alanını oyuncularına sunan bir yönetmen Nuri Bilge. Filmlerini izleyen meslektaşlarıma hep söylüyorum, ardından kamera arkasını ve hatta her filmi için çıkarttığı kitabı, günlüklerini okusunlar. Gerçekten çok yararı oluyor.

Ahlat Ağacı’nın senaryosunu ilk okuduğunda zihninde ne canlanmıştı?

Aslında tuhaf oldu. Sanki tüm filmlerinin içinden geçiyormuşum gibi hissettim, özellikle de 3 Maymun. Belki de filmin ana karakterinin, 3 Maymunda ki İsmail ile jenerasyon olarak yakın olmaları bunu sağladı. Nasıl anlatayım bilmiyorum ama zaman algısı ve yer algısı kafamdan uçup gitti diyebilirim.

Yerel ve uluslararası birçok yapımda yer aldın. Bir oyuncu olarak, Türkiye’deki işleyişte nelerin değişmesi gerektiğine inanıyorsun?

Bilmek istiyorum… Ne zaman çalışacağımı ne zaman sete başlayıp ne zaman biteceğini. Çünkü bunlar hepimiz için çok insani ihtiyaçlar ve bunun bir yolu var mutlaka. Basit şeylerle başlamak lazım.

Bir senaryoyu değerlendirirken kritiklerin neler?

Senaryonun bütünlüğü çok önemli. Çok oynamak istediğim bir rol olabilir ama senaryo bütünlükten uzak ve tutarsızsa maalesef tadım kaçıyor. Senaryoyu yazan ve yönetecek kişiler ile konuşup, yazdıkları senaryoya nasıl bir gözle baktıklarını irdeliyorum. Çünkü iyi bir senaryo okuyup, ardından bunu hayata geçirecek kişilerle konuştuğumda aynı yerden bakmadığımızı da görebildiğim zamanlar oluyor. Tüm bu etkenler tercih aşamasını mutlaka etkiliyor.

Karakterlerine nasıl çalışıyorsun?

Tam olarak bilmiyorum… Hayatımın içinde seyreden olaylara onun gözü ile bakmaya çalışarak oyunlar oynuyorum. Bir de noktalar koymaya çalışıyorum. “Bu böyledir. Böyle yapar. Bunu yapmaz.” gibi kati yorumlar yapmamaya özen gösteriyorum. Zaafları ile ilgilenmek çok iyi geliyor. Dikkat ettiğim bir şey var ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bazen oynayacağın karakteri çok sevip, işin bütününü unutacak hale gelebiliyor oyuncular. O zaman da zaafsız, etrafı ile ilişki kuramayan tek düze kişiler izlemek durumunda kalıyoruz. Bilmemek iyi geliyor galiba… Oynama sürecinin içine bilerek girmek, ardından gelecek farklı yönlendirmeler esnasında savunmaya geçmenize sebep olabilir ki bu çok tehlikeli. Bırakın aksın, bakalım ne olacak? Bu duygu ile oynamak iyi galiba…

Ekranda kendini izleyebilen oyunculardan mısın?

Değişkenlik gösteriyor ama evet, “Ben kendimi hayatta izlemem.” gibi bir durum var. Bunu ben de yaşadım zamanında ve çok saçma olduğunu anladım. İzlemeyebilirsin ama neden bu kadar kati bir karar haline getirirsin ki… Bazen yönetmen izletmek istiyor, bazen istemeyen oluyor. Benim için çok da önemli bir konu değil.

Senin için oyunculuğun nasıl bir nokta? Nelerden geçiyor, nasıl ilerliyor?

Okula gitmek için yataktan kalkmak hep zordu. Ama hafta sonu geldiğinde ilk kalkanlardan biri oluyordum. Ne kadar erken kalkarsam, eve girene kadar o kadar çok oyun oynarım arkadaşlarımla… Şimdi de aynı. Farklı oyunlar oynamak için alan bulup, oralarda koşturmayı seviyorum.

Oyunculuğa dair en büyük handikap ne sence?

Söylenmek ve başkaları ile kendini kıyaslamak olabilir. Oynarken savunmaya geçmemek lazım. Karşındakini dinlemeyecek hale geldiğinde işler kötüye gidiyor.

Son zamanlarda izlediğin ve seni etkileyen bir filmi anlatır mısın?

Son dönemde etkilendiğim filmler arasında Ali Atay’ın Limonata filmi başı çekiyor. Geç izledim ama içim huzurla doldu, yüzüm güldü. “Basit” kelimesi insanlara “kötü” bir şey gibi geliyor, oysa ki bir şeyi basitçe anlatmak o kadar özel bir sonuca sebep oluyor ki tadı damağında kalıyor. Umarım ben de daha basit anlatmanın yolunu bulacağım.

Röportaj: ERİM KOCATEPE

Fotoğraf: BURCU KANDEMİR