“Müzik sizi seçiyor. Sonrasında hayatınızın geri kalanını bununla nasıl geçinebileceğinizi bulmaya çalışarak geçiriyorsunuz.” diyor Maxime Sokolinski.

“Before the Rain Stops” adlı yeni solo albümünün bitiminde yakalıyoruz onu. Söylediğine göre solo albüm yapmak “yalnız bir süreç”ama bu işte ne kadar iyi olduğunuzu tahmin edemezsiniz. Maxime ve düşünceleriyle İstanbul ve Paris arasında kısa bir aralık yakalıyoruz; yanıtlarıysa son derece isabetli.

Büyüdüğün evde ne tür müzikler çalıyordu?

Maxime Sokolinski: Fransa’da yalnızca radyo dinlerseniz iyi bir müzik eğitimi alamazsınız. Bu nedenle iyi müzikle tanışmam ilk CD’lerimi almamla başladı. “Oasis’in Whats the Story Morning Glory”si bir başlangıçtı!

Müziğine hangisi daha çok ilham veriyor; Los Angeles mı, Paris mi?

Maxime Sokolinski: Her ikisi de farklı şekillerde ilham veriyor. Los Angeles’taki müzik sahnesi gerçekten çok iyi. Herkesin yaptığı işleri görmek, konserlere gitmek ve diğer müzisyenlerle takılmak son derce ilham verici. Ama Paris başlı başlına ilham veren bir şehir. Sanat, güzellik, kültür ve felsefe anlamında harika bir geleneğe sahip. İnsanı düşünmeye, bir şeylerin derinine inmeye ve büyük bir şeyler yaratmaya sevk ediyor. En azından bendeki etkisi bu!

Seni müzik yapmaya iten duygular neler?

Maxime Sokolinski: Melankolik ya da üzgün hissettiğimde daha rahat üretiyorum. Ayrılıklar, yağmurlu günler, hayal kırıklıkları ve iyi bir akşamdan kalmalık daima ilham vericidir.

İçinde bulunduğun, günümüz müzik endüstrisini nasıl buluyorsun? Yanlış yorumladığın şeyler olmuş mu?

Maxime Sokolinski: İlginç bir dönemde yaşıyoruz. Küresel anlamda, müziğe fiziksel anlamda sahip olma alışkanlığı yok oluyor. Sahip olmak zorunda değilsiniz çünkü elinizin altında; her yerde ve herkese açık. Sanatçı için pek de iyi olmasa da Spotify’ı hala çok seviyorum. Yaratılan müziğin çoğunun burada erişilebilir olması beni hala şaşırtıyor. En zoru dinleyeceğine karar vermek.

Grupta olmak ve solo çalışmayı kıyasladığında en büyük fark ne?

Maxime Sokolinski: Grupta olmak harika bir şey. Grup üyeleri/arkadaşlarınızla muhteşem anlar paylaşıyorsunuz, bir şeyler yaratıyorsunuz, seyahat edip birlikte konser veriyorsunuz. Beste daha kolay oluyor. Birlikte çalmaya başlayınca bir şeyler illa ki çıkıyor ortaya; biri güzel bir dize buluyor, başkası etkileyici bir riff yakalıyor ve bir bakmışsın harika bir şarkı yazılmış. Grupta olmanın en zor yanı ise herkesin mutlu olmasını sağlamak ve egoları kontrol altına almak. Bazen insanlar birbirinden bıkıyor; müzik zevkleri değişiyor; aile kurmak ya da başka bir şehre yerleşmek istiyorlar. Bunun gibi birçok şey olabilir ve bu son derece doğal bir durum. Kişisel projelerde mutlu etmeniz gereken tek kişi kendiniz ama bu da yalnız bir süreç olabiliyor. Kendi açımdan konuşmak gerekirse albümün yapımcılığını ve mix’ini ben üstlendiğim için tamamlanana kadar kimseyle paylaşamadım. Ama bunun yanı sıra albüm bittiğinde ve “Vay canına, bunu kendim yaptım” dediğinizde çok tatminkar bir yanı da var.

Reklamlar, moda markaları ve filmler için de besteler yapıyorsun. Bunlardan da biraz bahseder misin?

Maxime Sokolinski: Çok keyif aldığım işler. Her projenin farklı oluşu hoşuma gidiyor. Bazen alışkanlıklarınızdan sıyrılıp normalde yaratmayacağınız bir iş çıkarmanız gerekiyor. Klasik müzikten hip hop’a, fol müzikten endüstriyel teknoya, saykedelik cazdan hibrid türlere birçok müzik tarzına dokunan projelerde çalıştım. Her seferinde de büyük heyecan duyuyorum!

Farklı alanlardaki projelerinin başarısı iyi bir gözlemci olmandan mı yoksa iyi bir yaratıcı olmandan mı kaynaklanıyor?

Maxime Sokolinski: Gözlemle ancak bir yere varabilirsiniz. Bir şeyi milyonlarca kez görüp anladığınızı düşünebilirsiniz ama kendiniz yapmaya çalışana kadar ne olacağını bilemezsiniz. Tabii ki gözlem yapmak, yeni şeyler öğrenmek ve ilham almak çok önemli ama nihayetinde mükemmele ancak deneyerek yaklaşabilirsiniz!