Can Evrenol, kimsenin hakkını vererek bir şeyler üretmediği bir alanda kısa zamanda önemli başarılar elde etti. Sinemamızda korku janr’ının kaydadeğer örnekleri bir süredir onun elinden çıkıyor. Evrenol, dehşet öykülerini kendine has bir mizah anlayışıyla harmanlayarak tutturulması zor bir kıvamın üstesinden geliyor. ‘Sandık’, ‘Büyükannem’, ‘Anneme ve Babama’ başta olmak üzere kısa filmleri, gösterildiği festivallerde büyük övgüler almıştı. Uzun metraj filmleri ‘Baskın’ ve ‘Housewife’la çıtayı daha da yukarı çıkardı. Son filmi ‘Al Karası’ isimli kısa filmi ile dahil olduğu “The Field Guide To Evil’ isimli antoloji filmi SXSW festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Şimdilerde Netflix’in ilk Türkiye yapımı ‘The Protector’ın çekimleriyle ilgilenen Evrenol’un dünyasına yakından bakıyoruz.

En heyecan vericisiyle başlayalım; Netflix’in ilk Türkiye yapımı ‘The Protector’ın yönetmeni olmak ne hissettiriyor?

‘Dur bakalım ne olacak’ hissi uyandırıyor. Benim için biraz sürpriz oldu.

Nasıl dahil oldunuz bu projeye?

Yapımcı Alex (Sutherland) davet etti. Tam da bir çocuğum olacağını öğrendikten bir hafta sonraydı…

“Her çocuk bereketiyle gelir” derler değil mi?

Aynen öyle oldu. Şaka gibi… Açtım telefonu. Binnur Karaevli. Projenin showrunner’ı… Benimle bir Netflix dizisi için konuşmak istediklerini söyledi. Başta çok fazla heyecanlanmadım. Çünkü biliyorum ki Netflix piyasadaki bütün yönetmenlerle görüşüyor. Gittim, konuştum. Netflix’in Amerika tarafıyla da Skype görüşmesi yaptık, anlaştık.

Neden sizinle çalışmak istediler sizce?

Uzun süre Amerika Netflix’teki tek Türk filmi ‘Baskın’dı. Hâlâ öyle mi bilmiyorum. Sanırım hem uzun metrajlarım hem reklam tecrübem olduğu için beni tercih ettiler.

Siz neden “Evet” dediniz?

İlk üç bölümü çektik. Şimdiden bana çok şey kattığını hissediyorum. Harika bir tecrübe oluyor. Böyle olacağını tahmin ettim. Alex Sutherland, Gökhan Tiryaki, Çağatay Ulusoy, Okan Yalabık, Deniz Göktürk… Hepsine o kadar bayıldım ki… Sürekli “Çok iyi olacak” diyorum, bu isimlerle çalışmak vizyonuma şimdiden çok şey kattı.

Bu bir platform için değil de televizyon için gelen bir teklif olsaydı, kabul eder miydiniz?

Parasına bakardım (gülüyor). ‘Bir sinemacı olarak dizi çekmek nasıl olur’ diye düşünüyordum. Hikâyenin uzun vadeye yayılması, bir yandan da çok hızlı olmak zorunda olmak… Bunları bir tecrübe etmek isterdim. Ama ‘Bana uygun bir proje nasıl olur’ diyordum. Bu iş tam düşeş oldu.

Neler paylaşabilirsiniz diziyle ilgili? Bildiğimiz kadarıyla bu bir süper kahraman dizisi. Nasıl bir süper kahraman bu Türkiye’den çıkan?

Doğaüstü dokunuşların olduğu bir macera hikâyesi diyebiliriz daha çok. Süperkahraman olmaya giden bir yol gibi… Biraz ‘Iron Fist’in, ‘Flash’ın, ‘Punisher’ın biraz da Dan Brown serisinin yanına koyabileceğiniz türde bir şey…

İstanbul’un önemli bir yeri var hikâyede galiba?

Evet. İstanbul’da yüzyıllardan beri varolan, gizemli bir kötü adam bir anda ortaya çıkıyor. Çağatay Ulusoy’un karakteri Hakan bir ‘Kapalıçarşı çocuğu’. Babasının antikacısında çalışan bir esnafken bir anda önünde çok enteresan bir dünyanın kapıları açılıyor.

Kim kaleme alıyor hikâyeyi?

Türk genç yazar arkadaşlarımız var. Ama outline’ı kuran Jason George diye, ‘Narcos’un da bazı bölümlerini yazmış biri.

Ne zaman izleyeceğiz?

İlk üç bölüm çekildi, şu an montajı yapılıyor. Ben ilk üç bölümü ve son iki bölümü çekiyorum. Aradaki bölümleri başka iki yönetmen çekecek: Umut Aral ve Gönenç Uyanık. Diziyi 2018 yılının sonuna doğru izleyeceğiz.

Platform dizileri Türkiye’de neleri değiştirecek sizce?

Pek bilemiyorum. İnişli çıkışlı bir süreç bu. Televizyonda nicelik yüzünden nitelik kayboluyor bazen. Ama çokluğun getirdiği bir tecrübe var. Dönen çarkların arasından iyi şeyler de çıkıyor. Biraz bu sürecin devamı diye bakmak lazım platform işlerine. Karamsar olursak, “Platformdaki işler de sonunda televizyondaki Türk dizileri gibi olacak” diyebiliriz. İyimser olursak, “Televizyonda da platformlardaki kaliteyi hedefleyen işler çıkacak” diyebiliriz.

Siz Netflix’te neleri izliyorsunuz?

‘Ozark’ı çok seviyorum. ‘Ozark’, ‘Friends From College’ ve ‘Glow’ en sevdiğim üç Netflix dizisi.

”Öyle varoşlardan, zor bir durumdan, savaş ortamından, paramparça bir entrikanın içinden gelmediğim için, çocukluğuma döndüğümde evin içindeki o hallerimi bulup onların altını eşelemem gerekiyor.”

Büyüdüğünüz evi şimdi nasıl hatırlıyorsunuz?

Annemle babam kendi dünyalarında insanlardı. Evde televizyon çok açılmazdı. Pazar günleri klasik müzik olurdu. Çocukluk deyince aklıma bir o geliyor. Eve misafir gelmesi, misafirliğe gitmek falan heyecanla beklediğim şeylerdi. Onun dışında annemle babamın kitapları arasında küçük oyuncaklarımla vakit geçirirdim. O oyuncakların her biri
benim için bir pencereydi. Onlar sayesinde izlediğim bir çizgi filmi, oynadığım bir maçı kafamda tekrar tekrar yaratırdım. Kendi dünyamda kavruluyordum. Öyle varoşlardan, zor bir durumdan, savaş ortamından, paramparça bir entrikanın içinden gelmediğim için, çocukluğuma döndüğümde evin içindeki o hallerimi bulup onların altını eşelemem gerekiyor.

Mimar anne-babanın görsel dünyanızın şekillenmesinde nasıl bir etkisi oldu?

Sonradan fark ettim ki çok fazla olmuş. Çünkü bence yönetmenlik; tiyatrodan, resimden, oyunculuktan daha çok mimarlığa benziyor. Önceden planlanması, programlanması, bireysel üretilmesi ama geniş bir kitlenin kullanımına yönelik olması, ürünün ortaya çok geç çıkması, yaratma hazzını çok sonra yaşatması, birçok farklı disiplinle iç içe olması…

Ailenizde resime de ilgi varmış sanırım?

Evet, oyuncaklarımı hep annemlerin Rönesans kitaplarının üstünde oynatırdım. “Rönesans kitaplarının arasında büyüdüm” demek de biraz komik olacak ama hakikaten de öyle şimdi… ‘Baskın’la ilgili çıkan eleştirilerden birinde “Caravaggio’dan hissiyatlar, ufak kırıntılar var” gibi bir şey yazılmıştı. Annem onu görünce hemen arayıp “Aa Can,
Caravaggio benim de rahmetli babanın da en sevdiğidir” demişti.

Siz onlar gibi mimar olmak istemediniz ama değil mi?

Ben küçükken onlar işlerle çok fazla boğuşuyordu. Ben de bu yüzden hiç mimar olmayı istemedim. Üsküdar Amerikan Lisesi’ni bitirdikten sonra puanım İşletme’ye en yakın ne tutuyorsa onu yazdım; Uluslararsı Finans.

O dönemde tutkuyla istediğiniz bir şey yok muydu?

Hayır, kesinlikle yoktu. Sadece, “İleride çok param olursa, hiç kâr etme endişem olmadan bir film yaparım” diyordum. Ama bu bir hayaldi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Finans okurken sinemaya nasıl yöneldiniz?

Üçüncü yılımda baktım dersler çok komplikeleşiyor, bir de geçen seneki derslere bakınca hiçbir şey hatırlamıyorum, “Oha ben n’apıyorum? Kör topal geçmektense boşverip sevdiğim bir şey okuyayım. Zaten bunu bitirip finansçı olmayacağım” dedim ve sinema okumaya karar verdim.

İngiltere’ye, Kent Üniversitesi’ne nasıl düştü yolunuz?

Bir aşk olayı vardı o zamanlar. Kız arkadaşım orada okuyordu. Ben de onu ziyarete gittim, 15 gün kaldım. Kampüs ortamını çok sevdim. O okulda Sinema ve Sanat Tarihi birlikte seçilebiliyordu. “Ne güzel” deyip ona başvurdum. Ama başladıktan sonra fark ettim ki, bu film çekmeyi öğreten bir bölüm değil, sadece teori veriyor. Bunu baştan
fark etmemiş olmak rezalet tabii ama sonra bölüm bana çok iyi geldi. Sinema eleştirmeni olurum sanıyordum, ‘Öteki Sinema’ya 100’den fazla yazı yazmıştım. Mezun olduktan sonra “Okul bitti, elimize kamera almadık” deyip bir kısa film çektim. Sonra bir tane daha, bir tane daha… Biraz hobi gibi… Sonra onları film festivallerine yolladım.

New York Film Akademisi size neler kattı?

Orada da ortaokuldan beri kafamda olan Sulhi Dölek’in ‘Vidalar’ hikayesini çektim.

İlk çektiğiniz kısa filmlere bakınca bugün ne hissediyorsunuz?

Tatlı bir nostaljik keyif veriyor. Tekrar tekrar izlenebilinesi bir matematikte yapmışım gibi hissediyorum şimdi bakınca. Biraz kendime yapmışım gibi… Ama aslında insan yarattığı şeyi hep kafasındaki biri için yapıyor; arkadaşı, eski sevgilisi, anne-babası, hocası…

Siz filmlerinizi kime yapıyorsunuz?

Anneme ve babama… Son kısa filmimin adı da bu yüzden ‘Anneme ve Babama’ oldu.

“Tamam ben şimdi bir kısa film çekeceğim dediğinizde neden eliniz hemen korku janr’ına gitti?

Çünkü karanlık edebiyat çocukluktan beri çok sevdiğim bir şey. Lemanyak’taki pislik karikatürleri de Caravaggio’nun resimleri de hep bir deşarj hissi yaratıyor bende. Sanatın en tepesi gibi geliyor bana.

Gerçekte bir tiksindirici, vahşet içeren bir görüntüyle karşılaştığınızda?

Çok rahatsız oluyorum. Ama sinemada karşılaştığımda tezahürat edesim geliyor. Bir arkadaşım ‘Baskın’ı izledikten sonra “Önce otoriteyle dalga geçiliyor sonra işin içine korku giriyor. Sonra da dehşetle de dalga geçiliyor” demişti. Çok hoşuma gitmişti bu yorum. Yapmak istediğim şey bu çünkü. Aşırı rahatsız edici filmleri de çok seviyorum ama ben aylarca öyle bir şeyle uğraşır mıyım, emin değilim. Karikatürize, karanlık bir espri anlayışı olan şeyler yapmak daha çok hoşuma gidiyor.

Türkiye’de bu türe ilgi gösteren çok küçük bir kitle var değil mi?

Evet ama ben o kısmı hiç düşünmedim. Daha evrensel baktım. Filmlerimi hep, bundan 100 yıl sonra birileri kazıp bulup izlediğinde bir bağlantı kurabilsinler gibi bir hissiyatla yapıyorum. Belki de Türkiye’de korku filmlerinin hiçbir zaman geçer akçe olmaması da beni en baştan böyle düşünmemeye itti.

Neden korku sineması bizde geçer akçe değil?

Çok düşündüm bunu. Bilmiyorum. Yerleşik düzene geç geçmemizle, dinin getirdiği şeylerle bağlantısı olabilir. ‘Action figure’ dediğin şey aslında bir tür putlaştırma… Fotoğraf ve sinema da ölüme meydan okuma… Lumiere Kardeşler ilk hareketli imajları yapınca insanlar buna bakıp “Artık kimse 100 önceki bir insan kadar ölmüş olmayacak” dedi. Fantastik filmler ve korku türü de bunu bir tık öteye taşıyor bence. Zaten olmadığını, olmayacağını bildiğimiz bir şeye inandırmaya çalışıyor. O yüzden benim çok hoşuma gidiyor ama kültürümüz için ters kalıyor belki.

‘Festival filmi’, ‘sanat filmi’, ‘gişe filmi’, ‘cin filmi’… Etiketlerle aranız nasıl?

Hepsinin iyisi var, kötüsü var. Hiç gocunmadan, keyifle çektiğim reklamlar oldu. Geçenlerde İran yapımı bir cin filmi izledim; ‘Under the Shadow’. Harika bir film. ‘Exorcist’ de ‘Ring’ de bir cin filmi aslında. Etiketlere takılmamak lazım.

Nelerden ilham alıyorsunuz?

Arkadaş arasındaki muhabbetler sırasında duyduğum bir hikâyeden tut da, izlediğim filmlere, okuduğum kitaplara uzanan geniş bir alandan. Senaryo yazarken çok film izlediğimde garip bir hissiyat oluyor; o filmlerden çalıyormuşum gibi oluyor. Daha çok okuduğum zamanlarda yazma ilhamı buluyorum.

Kimler var arkadaş çevrenizde?

Harika bir çevrem var. Sinemadan sonra hayattaki en büyük tutkum dövüş sanatları. Jujitsu, kickboks, boks… Bunları paylaştığım arkadaşlarım var. Sinema paylaştığım arkadaşlarım var. Korku sineması paylaştığım arkadaşlarım var. Halısaha arkadaşlarım, lise arkadaşlarım var. Onlardan beslenmek çok hoşuma gidiyor. Yurtdışında yaşamak mı Türkiye’de yaşamak mı diye düşündüğümde hep bu gelir aklıma.

İngilizce çektiğiniz bir film de var. Birgün yeniden yurtdışına yerleşip tamamen İngilizce üretime geçmek planlarınız dahilinde mi?

Ben daha önce “Çok gitmek istiyorum” diyerek gitmiştim. Sekiz sene yurtdışında kaldım. Hayalim iki şehirde birden yaşamaktı. Londra-İstanbul ya da New York-İstanbul…

Türkiye’ye dönme kararını nasıl almıştınız?

Reklam işleri başladı. Eşimle tanıştım. Babamın hastalığı vardı. Böyle birkaç şey bir araya gelince bir anda döndüm. Ama bir iş geldiğinde tekrar gitme kapısını açık bırakıyorum.

”Beni asıl, gerçek hayatın karamsar yerleri korkutuyor”

Reklam demişken, Reha Erdem’in sizin için özel bir yeri olmalı, sizi o sokmuş bu alana…

Evet. Sitges’de, dünyanın en büyük korku ve fantastik filmler festivalinde tanıştık. Orada ‘Kozmos’ da gösterilecekti. Ben de ‘Anneme ve Babama’ kısa filmiyle gitmiştim. ‘Beş Vakit’ten dolayı Reha Erdem’i çok seviyordum. Hemen yanına gittim, tanıştım. Filmi verdim. “Reha Abi, bunu izleyip yorumunuzu bana e-mail atarsanız çok sevinirim” dedim. İzledikten sonra Ömer Atay’la beraber beni davet ettiler. Bir süre onların yanında takıldım. Bir gün Coca Cola reklam çekiminin set arkasına yolladılar beni. İlk defa büyük set ortamını orada gördüm. Sonra da kendim bir Yemeksepeti reklamı çektim. Kristal Elma kazandı. Şanslı bir iş oldu.

Siz şimdi “Can Abi, bunu izleyip yorumunuzu e-mail atarsanız çok sevinirim” diyenlere yanıt veriyor musunuz?

Veriyorum. İlk 10 sayfaya mutlaka bakıyorum. Yapımcılar da genelde öyle yapar. Maalesef bir şey yakaladığım pek olmadı.

‘Baskın’, 40’tan fazla festivalde gösterildi, beş ödül aldı. Başarısını neye bağlıyorsunuz?

Bilmiyorum. Ben bir yandan başarılı olmasına şaşırıyorum. Bir yandan da “Bu film 90’larda olsaydı Türkiye popüler kültürünü değiştirirdi” diyecek kadar kendi işime âşığım. Ama işte festivallere seçilince “Allah Allah, oradaki büyük filmlerin arasında bu, nasıl olacak” falan diyorum. 10-15 sene sonra daha iyi bir yerde olacak herhalde. YouTube’tan kaldırmadım, insanlara ulaşsın istiyorum.

Bolca korku filmi izlediğinizi tahmin ediyorum. Zamanla bağışıklık kazanıyor mu insan? Korku eşiğiniz yüksek midir?

Beni asıl Haneke’nin ya da Zeki Demirkubuz’un filmlerindeki o gerçek hayatın karamsar yerleri daha çok korkutuyor. Ama ‘Get Out’ gibi filmlerdeki çok modern “Bö!” sahnelerinde korkuyorum tabii.

Korku filmi bilinçaltıyla doğrudan alakalı olduğu için soruyorum, sizin bilinçaltınızda neler var?

Yakın plan göz. Hep filmlerimde vardır.

Yakında baba olacaksınız değil mi? Neler geçiyor içinizden bunu düşünüce?

Haziranda geliyor. Elif (Domaniç) -nazar değmesin- çok sağlıklı bir hamilelik geçiriyor. O kadar problemsizdi ki doğru düzgün anlayamadık. Haziranda duvara çarpma hissiyatı olacak galiba. Kaç yaşından itibaren hangi filmleri izlemesine izin vereceğim, internette, bu kadar sansürsüz bir ortamda nelere maruz kalacak gibi şeyleri düşünmeye başladım ama…

Çok ciddi bir oyuncak koleksiyonunuz varmış. Nelerden oluşuyor?

1200 parça. 80’ler ve erken 90’lar ‘action figür’ koleksiyonu. Evde, bir odada, cam dolapların içinde ve duvarlarda sergiliyorum. Genelde nadir bulunan şeyler var. Ucuza yakalamak için aylarca takip et tiğim parçalar oldu. Bir- iki yılımı eBay’de harcadım. Almak istediğim her şey aşağı yukarı bitince de durdum.

Nasıl başlamıştınız toplamaya?

Ben küçükken bir oyuncakçı vardı. Suadiye’nin oradan eve dönülürken yol uzatılır ona uğranırdı. Annem arabada beklerken ben 15 dakika vitrine bakardım. Star Wars’un Rancor’u vardı içeride, ona bakıyordum. Sonra da onu arayarak başladım figür toplamaya. Şimdiki çocukların pek anlayamayacakları bir şey o vitrine bakma hissi, her şey ellerinin altında. Geçen gün yapımcımla konuşuyorduk. Çocuklarına ‘sinema seansı’ kavramını anlatamıyormuş. Bir türlü anlamıyorlarmış; bir filmi izlemek için neden belli bir saat te, belli bir yerde olunması gerektiğini. Film, her an her yerde ulaşılabilir bir şey onlar için. 80’lerdeki bilimkurguları izlerken gelecekle ilgili birçok yenilik hayal edebiliyorduk ama bu kavramın birgün yok olacağı hiç aklımıza gelmemişti. İnsanların sosyal olarak sinemaya gitme ihtiyacı giderek de azalacak bence.

Bu, bir yönetmen olarak nasıl hissettiriyor size?

Çok hoşuma gitmiyor tabii. Çünkü o sinemaya gitme hali çok fetişize et tiğim bir şey. Sosyal bir şekilde gidip pasif bir şekilde izlemek… Bir de onun bir adabı var; telefonunu kapatıyorsun, gülebiliyorsun ama konuşamıyorsun falan… Bunları çok seven bir insan olarak o kültürün azalması hüzün veriyor. Ama bugün nasıl siyah-beyaz fotoğraf sergileri bitmediyse o da tamamen bitmeyecektir.

Bundan sonra çekmeyi planladığınız ne var?

Cannes’a kabul edilmiş, yapım aşamasında bir filmimiz var; ‘Ağzı Olmayan Kız’. Yur tdışından gelmiş bir iş var; ‘Ampüteler Tarikatı’. Bu ikisi dışında da bir- iki dizi projemiz var, Türkiye içinde satma aşamasındayız. Bir de ‘The Field Guide To Evil’ diye uzun metraj bir projemiz var. Sekiz yönetmenin çektiği bir işin parçasıydı. Onun galası da Filmekimi’nde olacak gibi görünüyor.

 

Fotoğraf / Photography by BURCU KARADEMİR