Lou Rhodes ve Andy Barlow, bulunmamaları gereken bir yerde, tam da olmaları gereken bir zamanda buluşmuş iki yetenekli sanatçı. Her ne kadar ilk günden beri birlikte müzik yapmanın muhteşem bir fikir olduğunu düşünseler de Lou ve Andy, gençlik yıllarında ateşlenen heyecanlarını değişen karakterleri karşısında koruyamadı ve 2004 yılında Lamb projesi rafa kalktı. Neyse ki zaman bir kez daha bu ikinin yanına geçti ve beş yıllık bir aradan sonra Lamb geri döndü. Lou’nun doğa anayı kıskandıran sesi, Andy’nin Bristol sokaklarında girilmedik hane bırakmayan katmanlı prodüksiyon zekası, müzik tarihinde kalıcı izler bırakmaya devam ediyor . Şu sıralar ilk albümlerinin 21. yılı şerefine turnede olan Lamb, 4 Aralık’ta Zorlu PSM’de yerini alacak. Fakat öncesinde Lou ve Andy ikilisi, meraklı sorularımızı yanıtladı.

Manchester’da kariyerinize başlamanıza rağmen Bristol’da kendi yerini bulan bir proje Lamb; bunun sebebi neydi?

Andy: Sanırım Manchester’da başlasak ve o şehirden çok ilham alsak da, Lamb’in sound’u Portishead ve Massive Attack gibi Bristol çıkışlı gruplara daha yakın. Bir sahneye ait olmak güzel olsa gerek ama eğer bu sahnenin keskin bir tanımı ve özellikleri varsa, biz bunu kısıtlayıcı buluyoruz. Hiçbir zaman yaptığımız müziği trip-hop olarak tanımlamadık. Lamb’in sunduğu ekstrem dinamikler için sınırlayıcı bir tür olduğunu düşünüyorum.

Lou: İnsanlar müziği ve sanatı daha iyi anlayabilmek adına belirli kutulara yerleştirmeyi seviyor. Bizim müziğimiz Bristol sahnesinin yükseldiği dönemde ortaya çıktı ve yer yer onun etkilerini de taşıyor; ama her zaman işimizi yaratıcılıkla yaptık ve bir sahneye veya müzik türüne ait olmadık.

Kariyerinizin başında Mercury Records gibi majör bir şirket ile uzun süreli albüm anlaşması yapmanıza rağmen sonrasında hep bu durumdan uzak durdunuz. Nedir bu denli büyük plak şirketleriyle yapılan anlaşmaların sıkıntısı? 2017 yılında plak şirketinin önemi nedir sizin için?

Andy & Lou: Büyük bir şirket ile anlaşma imzalamanın birçok iyi ve kötü yanı var. Boşa harcanan birçok şeyi görmek çok sinir bozucu olabiliyor. Onlar müziğin ticari yanına odaklanıyorlar. Bir de ekibin büyük bir kısmı hukuk geçmişine sahipti ki bu da yaratıcılığın tam tersi. Pozitif yönü ise, hepsi çok destekleyiciydi. Dünya turnesine çıkabilmek için büyük finansal destek gerekiyordu – özellikle yeni bir grup için çok pahalı. Yola tek başımıza devam etmeye karar verdiğimizde büyük şok yaşadık. Bu işin ne kadar emek gerektirdiğini anladık. Mercury’le imzaladığımız anlaşma için hiç pişmanlık duymuyoruz; ama müziğe yeni, heyecanlı yaklaşımımızı ve müzikal kaderimizin direksiyonunda olmayı çok seviyoruz.

Farklı müzikal zevklerden gelen iki sanatçı olarak beraber müzik yapmaya karar verdiğiniz ilk ne zaman yaptığınız müziğin size ait ve özel olduğuna inandınız? Bu düşüncenin oluşmasına neden olan şey neydi?

Andy & Lou: İlk günden beri. Hiçbir zaman ne tarz müzik yapmak istediğimiz hakkında konuşmadık. Cottonwool’u yazarken çok “pop” olduğunu düşündüğümüz anlar oldu. Şu an dinlediğimizde hiç de ticari bir yanı olmadığını fark ediyoruz. Şu anda “21” turnesinde ilk albümümüzün tamamını orijinal sırasıyla çalıyoruz. Albümün zamana karşı nasıl ayakta durduğunu görüyoruz; hala 90’larda olduğu kadar taze. En iyi yönümüz yaratıcılık; fikirlerin bizden çıktığını değil bizden geçerek geldiğini hissediyoruz. Sadece stüdyoya girmemiz ve sonrasında aradan çekilmemiz gerekiyor.

Özel hayatınızda anne ve baba olan iki bireysiniz; bu durum aranızdaki ilişkide ve müziğinizde bir değişikliğe neden oldu mu?

Andy: Ebeveyn olmak kesinlikle daha aklı başında olmaya yardımcı oluyor, özellikle turneden sonra. Neredeyse rock’n’roll’un mükemmel panzehiri! Ayrıca, şu anda oğlum da öğrenmek istediği için gitar öğreniyorum. Baba-oğul birlikte öğrenmek çok güzel bir şey.

Lou: İlk oğlum Reuben, biz “Fear of Fours”u yazarken dünyaya geldi; ikinci oğlum Solly ise bizimle turnede büyüdü ve annesinin zaman zaman üretmek için uzaklaşması gerektiğini anladı. Andy’nin de dediği gibi, ebeveyn olmak kesinlikle ayaklarınızın yere basmasını sağlıyor. Turneden döndüğümde daha evin kapısından bile girmeden oğullarım akşam yemekte ne olduğunu soruyor.

Her ikinizin de birçok farklı türde müzik dinlediğinizi biliyorum. Son dönemde öne çıkan modern-jazz ve o türü temsil eden gruplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Nitekim siz de şarkılarınızda caz yapıları kullanıyorsunuz.

Andy: Şunu söylemeliyim ki, birçok caz parçası bana soğuk geliyor; Coltrane veya Miles gibi klasiklerden bahsetmiyorum tabii. Modern cazın birçok örneğini biraz zayıf ve iki boyutlu buluyorum. Şu anda turnede beraber olduğumuz grup bir caz topluluğu ve caz tınıları elektronik veya tekno müzikle başarıyla kesiştiği zaman seviyorum.

Lou: Cazı yeniden keşfeden Hiatus Kaiyote gibi grupları ve Flying Lotus gibi sanatçıları seviyorum. Bence bizim de 90’larda ilk albümümüzde yaptığımız şey buydu. İlk günlerinden beri caz hızla çoğaldı ve diğer müzik formlarına da ilham verdi. Caz sadece bir değişim yapmadığında, sarsmadığında yorulur.

Hala solo projelerinizin olması sizin için ne kadar önemli?

Andy: Bugünlerde genellikle bir yapımcıyım. Geçtiğimiz iki seneyi yeni U2 albümünün prodüktörlüğünü yaparak geçirdim. Aralık ortasında çıkacak. Bono ve Edge’in beraber nasıl çalıştığını görmek müthişti ve bir söz yazarı olarak kendimi nasıl ifade ettiğim konusunda üzerimde büyük etkileri oldu. Çalmam konusunda büyük baskı uygulandı, ayrıca turne danışmanı olmak üzere davet edildim. Yapımcılığı gerçekten seviyorum çünkü müziği değerlendirmek çok daha kolay. Başkalarının çocuklarına bakmak gibi; onları hayvanat bahçesine götürmek, onlarla eğlenmek, sonra da onları ailelerine teslim etmek gerekiyor. Kendi çocuklarınız olması ve onları disipline sokmaktan daha rahat.

Lou: Benim için iki farklı kreatif yönümün olması çok önemli. Solo projem tamamen akustik ve natürelliğe dönüşü temsil ediyor. Sequencer’lara bağlı olmamayı seviyorum. Bunun yanında, Lamb’de yaptığımız işi de çok seviyorum. Bu sayede yaratıcılığımın değişik yönlerini besliyorum.

Son albümünüz “Backspace Unwind”i 2014 yılında yayımladınız. Aradan 3 yıldan fazla süre geçti, yeni çalışmalara başladınız mı? Arada geçen sürede müziğinize neler eklediniz?

Andy: Bir sene turnedeydik ve onun üzerine hemen U2 işi başladı. Ondan önceki sene de David Gray’in albümünün yapımcılığıyla geçirdim. Hayatımın en yoğun üç senesiydi!

Lou: Aynı şekilde. Dördüncü solo albümüm “theyesandeye”, “Backspace Unwind”in hemen ardından yayımlandı, sonra da solo projemle turneye çıktım. Her zaman yoğunuz, Lamb’le çalışmadığımız dönemlerde bile.

Dünya üzerinde bir yeri performans mekanına dönüştürmek isteseniz tercihiniz neresi olurdu?

Andy: Gaudi’nin Barcelona’daki Sagrada Familia’sı mükemmel olurdu. Geçen hafta Manchester Katedrali’nde çaldık, çok güzel bir atmosferdi. Bunun üzerine böyle büyük katedrallerde çalacağımız bir turne yapsak ne güzel olur diye düşündüm. Sagrada Familia, hayatımda ziyaret ettiğim en güzel yerdi.

Lou: Hmm, Sagrada Familia müthiş ama orada nasıl bir konser düzenlenirdi bilmiyorum – çok fazla merdiven var. Manchester Katedrali konserimiz gerçekten çok özeldi. Aynı şekilde geçenlerde İngiltere banliyösünde birinin yapmış olduğu bir lokomotif deposunda solo konser verdim. Kum ve toprak torbalarından yapılmıştı; akustiği harikaydı. Amplifikasyon olmadan otuz kişiye çaldım, büyülüydü.

“Sadelik” sizin için ne ifade ediyor?

Andy: Benim için sadelik, her şarkıda olmalı. Her nota, her mobilya, her kıyafet ya çok güzel olmalı ya da pratik olmalı. İdeali, ikisi birden olması tabii.

Lou: Benim için sadeliği tanımlayan bir Zen Budist deyimi var: “odun kır, su taşı”. Dünya gerçekten karışık ve bu lafta devamlı ilerleme, bazen asıl önemli olanının basit şeyler olduğunu unutturuyor. Her şey çok fazla geldiğinde kendime hatırlatıyorum: “odun kır, su taşı”.