Banliyö hayatının yükselişi, tek tipleşen aileler, artan tüketim, Rock’n Roll tavır… Saydıklarımız 1950’li yıllarda toplumda göze çarpan değişikliklerden. 50’lerde sanat akımları topluma göre şekillenirken, sinema da bu değişimden payını alıyor. Sansürün ve toplumdaki cinsellik baskısının üstün olduğu bu dönemde, film sektörü bu tabuları yıkmayı hedefliyor ve özellikle kadın seksapelitesi ve asiliğe ön plana çıkarıyor. Bir yanda Marilyn Monroe, Grace Kelly, Audrey Hepburn, Sofia Loren gibi aktrisler çıkış yaparken, bir yandan da Humphrey Bogart, Donald O’Connor, Gene Kelly gibi isimler stilleriyle dikkat çekiyor.

‘Singin’ in the Rain’ soundtrack’i ve Gene Kelly’nin yağmur altında yürüyüp dans ettiği sahneyle hafızalara kazınan filmlerinden biri oluyor. ‘Funny Face’ izleyenleri Paris’in muazzam sokaklarında dolaştırırken başrollerdeki Audrey Hepburn ve Fred Astaire romantik ve komik halleriyle kalpleri ısıtıyor. ‘Rear Window’ Hitchcook yönetmenliğinde favori polisiyelerden biri oluyor. Başrollerini ise James Stewart, Wendell Corey ve Grace Kelly paylaşıyor. Bing Crosby ve Frank Sinatra’nın Grace Kelly ile buluştuğu ‘High Society’nin müzikleri Sinatra’nın sesiyle büyülüyor. Bu filmlerin ortak noktası ise, dönemin en stil sahibi filmleri arasında yer alırken 50’ler modasını temsil etmeleri oluyor. Blazer ceketler, button-down gömlekler, chino pantolonlar, fötr şapkalar, loafer ayakkabılarla elegan tavırlı stylingler her sahnede dönem trendlerini destekliyor.

Tarihin her döneminde sanat ve moda birbirinden etkilenirken, sinema sanatın podyuma dönüşen dalı oluyor. Filmler sadece sahneleriyle değil, stylingleri ile de yayınlandıkları dönemi canlı tutuyor!