Bazı kadınlar vardır hani, tek kelimesi ilham olur. Dobradır, doğrudur, candandır. Yaratan, üreten, düşünen kadındır; bağımsız. Döne Otyam da onlardan biri. Sanatın içine doğan hayatını, hayatında hep bu alanda olmak isteyişini, Orhan Kemal’li çocukluk sofralarını ve tabii ki çok sevilen usta gazeteci, ressam ve yazar babası Fikret Otyam’ı anlatıyor bize Döne. Eşi benzeri olmayan Mardin Bienali’nden yeni notları da unutmayalım!

Nasıldı Ankara’da çocukluğunuz, sanat size bir kariyer hatta hayat biçimi olacağı sinyallerini veriyor muydu?

Çok şanslı bir çocukluk geçirdiğimi düşünürüm her zaman. Aslında zordu da. Baba özlemi içinde büyüdüm. Bir gazeteci düşünün fotoğraf makinasını, matarasını alır gider, iki ay sonra gelir. Gelir de geldiğinde de fotoğraf tab etmek, yazı yetiştirmek, türküleri derlemek, gazetede gece nöbetleri derken yine vakitsiz günlerdi. Önceliği Anadolu sevdası olmuştu hep. Benim oyuncağım o fotoğraflardı, basılırken izlemekti, türküler dinlemekti. Orhan Peker’li, Orhan Kemal’li, Kuzgun Acar’lı, Ruhi Su, Mahsuni Şerif’li rakı sofralarında onların sohbetleri masal olurdu benim için… Sabaha karşı 3’lerde Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncularının evimize geldiklerinde uyanarak onları izlemekle, dinlemekle geçti çocukluğum… Biz üç kız kardeş gerçekten insan sevgisiyle büyüdük. O türküleri, yerleri yurtları olamayan Beritan Aşireti’nden gelen konukları, onca sanatçıyı, Anadolu hikayeleri dinlediğinizde düsturunuz nasıl sevgi olmaz?

Neredeyse hiç çocuk kitabı okumadım ben. Babamın kütüphanesinden alır okurdum . O yaşta dünya meseleleri, ülke meseleleriyle dolmuştu o küçücük kafam. Uçağa ilk kez 11 yaşında Diyarbakır, Urfa yolculuğu yaparken binmiştim babamın peşinden giderken. Onun sevdası bizim de kanımıza böyle girmişti. Hayat biçimimiz bu şekilde yönlendi bizim. Sanatsız, kitapsız bir hayattan başkasını bilmezdik ki! Henüz üniversite birinci sınıftayken bir sanat galerisi açmak istediğimi yazmıştım babama. Gelen cevap epey ağırdı: ne biliyordum ki, galeri açacaktım! E onca ressam arkadaşını tanıyordum ya, daha ne olsundu bana göre. Ama inat ettim ve daha üniversitedeyken Türkiye’nin önemli ve nadir sanat galerilerinden Artisan’da çalışmaya başlayarak hayatta en istediğim işe girişmiş oldum. Dönem dönem yazılar yazdım, TV’lerde sanat programlarında çalıştım. Başka bir iş olamazdı benim için böyle bir ortamda doğup büyümüşken….

Babanızın Anadolu aşkı, ve Anadolu kadınları resimleri hepimizin aklına kazınmış durumda. “Anadolu” sizin için ne anlama geliyor?

Anadolu hayattır benim için. Gerçekliktir. İnsandır, masaldır, hikayelerdir, babamdan bizlere geçen gerçek aşktır ve en güzel mirastır.

Büyük çerçevede güncel sanat; merkez odaklı, batılı, büyük şehirli. Mardin bu resimde kuvvetli bir oyunbozan olabilir. Sizce batı, doğuya; büyük şehir, küçük şehre, sanat her yere yayılabilecek mi?

Açıkcası büyük şehirde de, batıda da sanatın yaygın olduğundan emin değilim. İstanbul’da da ofisim olduğu halde, merkezim Ankara. Ankara da Anadolu sonuçta. İstanbul merkezli oluşuyor her şey, o da yine ne kadar yaygın tartışılır. Belki sonra Ankara, Diyarbakır, Mardin, İzmir. Koskoca ülkede İstanbul merkezli, tek bir şehirde olup bitiyorsa her şey sanatın yayılması mümkün mü? Başkent Ankara’da bile müze sayısı iki, üçken sanatın yaygınlaştığını en azından ben göremem gibi geliyor. Oysa ayağımın tozuyla gelmişken Mardin ve Diyarbakır’dan, ne değerli genç sanatçıların olduğunu, ne kadar değerli işlerin yapıldığını görüyorum. Ama sadece kişisel mücadelelerle ve girişimlerle, yapayalnız…

Bulunduğu coğrafya ve başlı başına, kendi kendine bir açık hava sergisi olması bakımından Mardin, bambaşka bir bienal şehri. Bu anlamda seçtiğiniz sanatçıların, eserlerin ve şehrin ilişkisi nasıl kuruluyor?

Gerçekten çok doğru bir tanım bu. Mardin bulunduğu coğrafya açısından bir açık hava sergisi adeta. Birinci bienalin küratörlüğünü ben yapmıştım. Ama yine de kolektif bir çalışmaydı bu. İkincisinin küratörü Paolo Colombo idi. Üçüncüsü küratörsüz, Mardinlilerin çoğunlukta olduğu ve aralarında esnaf ve sanatkarların da bulunduğu kolektif bir çalışmaydı. Mayıs ayında gerçekleştireceğimiz dördüncü bienalin küratörleri ise Fırat Arapoğlu, Derya Yücel ve Nazlı Gürlek. En zor ilklerdir. Bölgeyi ve kenti her ne kadar tanıyor olsam da çok zorlandık. Yerel sanatçılar ve yerel katkılar olmasaydı bu günleri göremezdik. Mardin’in tılsımından olsa gerek unutulmaz bir deneyim yaşadık. Halkın katılımı birincide doğal olarak mesafeliydi. Taksiciden tutun, elektirikçiye, esnaftan, çocuklara güzel ilişkiler kurarak ilerledik. Yabancı sanatçılar yerinde çalışarak, tanıyarak şehirle müthiş bir bağ kurdular her bienalde. Şehir bize uydu, biz onlara. Kurulum yaparken öyle anlar yaşadık ki, adeta Mardin ve o taşlar bizi yönlendiriyordu. Seçtiğimiz mekanlar bazen ‘iş’leri odalarına çağırdılar. Sanki o bağ kendiliğinden oluşuyordu. Şimdi ise kocaman bir ekiple hep beraber bu bağları oluşturuyoruz, şekillendiriyoruz.

Sanat kurumları yönetiminden, organizasyonlardan bağımsız olarak; “küratöryel” pratik ve eğitim alanında bir gelişme var mı Türkiye’de, yoksa çok değerli birkaç isim haricinde, işin bu dinamiği biraz arkadan mı geliyor?

Elbette var arkadan da olsa. Çok iyi gençler geliyor…

Radarınıza alın diyebileceğiniz bir şehir var mı, gizli kapaklı sanat yükselişinde olan?

Diyarbakır vardı zaten ama mecburi bir durgunluktan sonra yine çok güçlü bir şekilde hissettiriyorlar kendilerini. Sinop da ilgimi çekenler arasında.

Sizi en çok kendine çeken sanat akımı nedir?

Rönesans…

Mardin, Ankara ve İstanbul için 1’er tane şarkı istesek?

Göbek adım Turna olunca Mardin için Turnam Gidersen Mardin’e için benim türküm derim! Ankara için “Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor” ve Aznavour’dan, “La Boheme”, İstanbul için Maria Callas, “Ave Maria”…