RUBY SKY STILER in conversation with EDA ÖZDOYURAN

Eda Özdoyuran çarpıcı işleriyle dikkatimizi çeken genç bir küratör. Hem New York hem Avrupa’da birçok galeri, fuar ve bağımsız proje için çalışıyor. Eda, kendisi de bir sanatçı olan ve aynı zamanda diğer sanatçılara deneysel işlerini ve performanslarını özgürce gerçekleştirebilecekleri bir platform sağlayan Ruby Sky Stiler’la konuşuyor. Eda’dan dinleyelim: “Benim için sanat yalnızca bir şeyler üretmek olmadığı gibi küratörlük de yalnızca bu işleri sergilemek anlamına gelmiyor. Bence her ikisi de felsefe, edebiyat, tarih, mimari ve antropoloji gibi disiplinlerle bir arada olmalı. Çağdaş sanat yaşadığı dönemden bağımsız, soyut bir kavram olarak düşünülmemeli ve çağdaş sanatın tarih ve kültürle ilişkisi göz ardı edilmemeli.”

New Mexico’da büyüdün. Geldiğin yer sanatını etkiledi mi?

New Mexico bir anlamda “alternatif” bir yer. Bakış açısının ve ebeveynlerimin sanat/hayal gücü/yaratıcılıktaki kolektif değerinin beni etkilediğini biliyorum. Bu koşulların ne kadar ender bir araya gelebileceğini ancak geriye dönüp bakınca fark ettim. Öte yandan, uygulanabilir ya da pratik herhangi bir beceri edinmediğimden sanatçı olmak benim için son derece doğal bir seçimdi!

Yale’de bitirdiğin Güzel Sanatlar yüksek lisans programı teknik becerilerini etkiledi mi yoksa daha kavramsal bir eğitim mi sağladı? Lisans okuduğum Rhoda Island Tasarım Okulu’nda son derece kapsamlı bir temel edindim ve pratik yapma şansı buldum; teknik beceri olarak bunu gösterebilirim. Bu uygulamalı eğitim okuldan sonra da devam etti; önemli sanatçıların stüdyolarında asistan olarak çalıştım ve gerek günlük stüdyo hayatı gerekse çeşitli, eşsiz süreçler anlamında çok daha fazla şey öğrendim. Sonrasında Yale’in heykel bölümüne girdim. Burada amacın okulu bitirmekten ziyade grup diyaloğu, eleştiri ve tartışmayla alakalı olduğunu keşfettim. Bu açıdan sağlıklı bir egoya sahip olmam ve eserime verdiğim önemi dengelemem anlamında önemli bir dersti zira eserlere bir grupla birlikte nesnel olarak yaklaşmayı ve tepkilerini pek kişisel almamayı öğrendim. Bence bu, bir sanatçının karşılaşabileceği en önemli ve ciddi zorluk.

Bir röportajında ellerinin zihninden önde gittiğini ve zekanın keşiften geldiğinden bahsediyorsun. Bu çok ilginç bir açıklama. Yaratım sürecini biraz daha ayrıntılı anlatabilir misin?

Evet, genelde stüdyomda malzemeler ve tam oturmamış fikirlerle

bir şeyler deneyerek başlıyorum. Katı çizgileri olan kavramsal bir önermeyle başlamaktansa bu sonuçları daha sonra beynimde düzenleme çalışıyorum.

Keşif anlamında zaman ve mekan yaratmak gittikçe güçleşiyor ama bu temele sadık kalmak zorundayım. Deneme ve yanılma için stüdyoda zaman geçirmek zorundayım. Öz şüphelerimi ve hüsranımı bir kenara bırakıp bir şeyler denemeye devam etmeliyim. Çoğu zaman beyhude gibi hissettiriyor ve bir şeylerin gittiği yönü göremediğimde zorlanıyorum. Bazen bunun aynı zamanda işim olduğunu da düşününce stüdyoda “oyun oynamak” zor geliyor. Ama oyun da olmalı, işimizin bir parçası bu.

Pompeii seyahatinin sanatını nasıl etkilediğini anlatır mısın?

Pompeii’yi ziyaretim sırasında tarihi şehirdeki eski freskler hakkında yeni çıkan bir bilim dalı vardı. Özetle yeni düşünceye göre fresklerin renkleri Vezüv’ün alevleriyle oksitlenmişti; yani bugüne dek korunan halleri orijinal paletleri değildi. Yani, bu ikonik alanlara dair kolektif algımızın potansiyel anlamda yanlış inanışlara dayandığını söylüyordu. Artık klasikleşmiş ve otoriterleşmiş tarihin kurgu ve şiirle buluşabilmesi ve “hakitatin” daima değişim ve evrim halinde olması fikri beni hala büyülüyor. Bu fikir işlerimde hâlâ etkisini görebileceğiniz bir ilham kaynağı benim için.

Köpük ve taş arasında kurduğun diyalog tüm kariyerin boyunca gözle görülen bir varlığa sahip. Yakından bakıldığında bakanın algısının ve işle ilişkisinin değişmesi inanılmaz bir şey. Gizli bir yanılgı söz konusu. Bu tür bir ikilikle oynamaya seni iten nedir?

Genelde “yüksek” malzeme olarak görülen “alçak” malzemelerle bir şeyler yaratıyorum. Örneğin, bir malzeme taşı, mermeri ya da seramiği andırsa da asken köpük, reçine, kağıt ve boya olabiliyor. Bence bakanın daha değerli bir malzeme gördüğü o ilk varsayım ve bunun bir yanılsama ve malzemelerin daha sıradan olduğunu fark ettiklerinde yaptıkları değişiklikler arasında incelikli bir oyun söz konusu.

İlk eserlerini şu ankilerle karşılaştırdığında ne hissediyorsun?

Bir önceki sorunla da alakalı olarak, yıllar içerisinde tromplöy vurgusu ön planda daha az yer almaya başladı; kullandığım malzemeler ve algı yanılsamasıyla ilişkileri ilgi alanlarımla birlikte değişti. Artık bu konuda o kadar da ısrarcı değilim. Benzer malzemeler kullanıyorum ama bu (umuyorum ki) evrim geçiren, dinamik ve devam eden bir proje. Belirli biçimler ve temalar tekrar edebiliyor. Figürler mesela. Bir süredir amfora biçimini yeniden kullanıyorum. Kullandığım ikonlar da tekrar edebiliyor ya da seri oluşturabiliyor ama yaklaşımım daima değişiyor ve yeni anlamlar ediniyor.

Tarihi ve çağdaş sanatın birleşimi sanatında önemli bir yer tutuyor. İşlerinde kübizm ve klasik dönemin etkilerini görüyoruz. Klasik dönemde ilgini çeken şey nedir?

Geçmişe, bugüne ve geleceğe bağlılık taşıyan eserler üretmek istiyorum. Bunun bir yolu sanat ve tarihin farklı dönemlerine referansta bulunmak. Eserlerim genelde kübizm ya da klasik sanat gibi diğer dönemlerle bir dil paylaşıyor ama bu alaşım aracılığıyla kendi biçimimi oluşturuyorum.

Son olarak “Downstairs Project” adlı sergi alanından bahsetmek istiyorum. Bu fikri nereden edindin?

Eşim Daniel Gordon’la Brooklyn’de yaşadığımız stüdyo binamızdaki kazan dairesinin yanında kullanılmayan bir oda vardı. Ev sahiplerimiz bu alanı kullanmamıza izin verince birkaç tadilat yaptık. Downstairs Project de böyle doğdu! Yükselen ve tanınan sanatçıların eserlerinin yer aldığı beşinci kişisel sergimizi tamamladık. Çok ilginç ve ilham verici oldu. Ticari kaygı gütmeyen bir yer. Sanatçılara sergilerini istedikleri gibi düzenlemeleri için sınırsız kontrol sağlıyoruz. Deney, topluluk, diyalog ve olumlu hisler anlamında “güvenli” bir alan gibi görüyoruz. Danny ve ben bu alanla sanatçılara naçizane bir destek sağlayabilmekten büyük mutluluk duyuyoruz. Sanatçıları temel alan bir platform yaratmış olmak çok özgürleştirici bir his.