Pek çokları burayı ‘kurtarılmış bölge’ olarak tanımlıyor. Haksız da sayılmazlar. Gerçek dünyanın karamsar atmosferinden eser yok ATÖLYE’de. İçeri adım attığınız andan itibaren büyük bir şeyin parçasıymışsınız gibi hissediyorsunuz. Hem kendinize güveniniz tazeleniyor hem de ihtiyaç duyduğunuz desteği verebilecek insanlarla çevrili olduğunuzu bilmenin rahatlığını hissediyorsunuz tüm hücrelerinizde. Paylaşımlı ofis kültürünü bir adım öteye taşıyan ‘creative hub’ların Türkiye’deki ilk örneği ATÖLYE’nin kurucularından Engin Ayaz ve Kerem Alper’le konuştuk.

ATÖLYE, nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

Kerem Alper: 2013’te, Türkiye’ye döndüğümüzde bizim gibi yaratıcı işler yapmak isteyen insanlarla bir araya gelmek istedik. Ama o dönemde İstanbul’un yaratıcı sektörlerini bir araya getiren bir topluluk yoktu. “Biz yaratabilir miyiz” dedik. Yurt dışında yaşarken benzer kurumlarla yollarımız kesişmişti. Onlardan çok etkilenmiştik.

Türkiye’de benzeri olmayan bu konsepti geliştirirken zorluklarla karşılaştınız mı?

Kerem Alper: Burnumuz ilk sene epey sürtüldü.

Engin Ayaz: Ama İstanbul’da büyüyüp 10 sene yurt dışında farklı alanlarda çalıştıktan sonra geri dönmüş olmak avantajımızdı.

Oysa mevcut özgeçmişlerinizle burada çok iyi bir işe girip keyfinize bakabilirdiniz…

Kerem Alper: Aslında ikimiz de girişimci doğmuş, hayatını girişimciliğe adamış tipler değiliz. Bu işten önce şirketlerde çalışıyorduk.

Engin Ayaz: ‘İlkokulda limonata satardık’ gibi bir hikâyemiz yok yani…

Kerem Alper: Ama şu var; 2010’da birlikte sekiz aylık bir seyahate çıkmıştık. İşlerimizden ayrıldık, sırt çantalarımız aldık ve Güney Amerika’ya, Afrika’ya gittik. O seyahatle kabuğumuzu kırdık.

Türkiye’ye dönme kararını nasıl aldınız?

Kerem Alper: İstanbul’un yükselişte olduğu bir dönemdi. Okuldaki arkadaşlarımız “İstanbullu olduğunuz için ne kadar şanslısınız” diyorlardı. Hayatımızı Amerika’da geçirmeyeceğimiz de netti zaten. Bu durumda dönülecek şehir belliydi. Bir de dönüşümüz Gezi’ye denk geldi. Onun getirdiği bir duygusallık da vardı. “Bu kadar şey gördük, artık bunları Türkiye’ye aktarma zamanı” dedik.

İçinde bulunduğumuz çağın hangi özellikleri ATÖLYE gibi oluşumları gerekli kılıyor?

Engin Ayaz: Artık insanları tek segmentte kodlamak mümkün değil. Bugün biri çıkıp, “Anneyim, yoga hocasıyım, köpek yürütüyorum, aynı zamanda da grafik tasarım yapıyorum” diye tanımlıyor kendisini. 10 sene önce böyle değildi. İnsanların bütün kimliklerini gösterebileceği mecralar yoktu. Kişilerin kendilerini anlattığı internet platformları bir özgürleştirme getirdi. Öte yandan bunların bir de yalnızlaştırıcı etkisi oldu. Bu sebeple ‘komünite’ tatlı bir kapitalist kavram haline geldi. Çünkü bir arada durma ihtiyacı bitmiyor. Tek başımıza altından kalkamayacağımız işler ve duygusal yükler var. İnsanlar artık mutluluk değil, anlam arıyor. Tek başına da bu anlamı yaratamıyorsunuz. Çünkü anlamlı işler genelde boyumuzu aşan işler oluyor.

Kerem Alper: Şirketlerin esneklik sağlayamadığını görenler ‘freelance’e geçiyor. Ama bu kez ‘freelancer’ olarak kendinizi çok yalnız hissetme riskiniz var. Bu ihtiyaçtan paylaşım ofisleri doğdu. Biz onu bir adım öteye götüren modeli benimsedik ve şehrin ilk ‘creative hub’ını yarattık. İnsanlar burayı sadece mekân olarak kullanmıyor, birlikte bir şeyler üretiyorlar.

Nasıl dahil olunabilir ATÖLYE’ye?

Kerem Alper: İnternetten başvuru yapıyorsunuz. Birebir görüşmeler yapıyoruz. Sonra da ekibimiz karar veriyor.

Temelde baktığınız kriter ne?

Kerem Alper: Merak ve kendini gerçekleştirme isteği.

ATÖLYE bünyesinde şu an kimler var?

Kerem Alper: Strateji, tasarım, iletişim, operasyon gibi alanlarda çalışan 40 kişi var. Bunun dışında 100’den fazla üyemiz var. Bu üyelerimiz yaratıcı endüstriler, sosyal bilimler, teknoloji ve mühendislik ve iş geliştirme gibi alanlardan geliyor. Yaptığımız projelerde hem üyelerimizle hem de geniş ağımızdaki birçok kişi ve kurumla çalışıyoruz. Gereksinimlere göre yeni ekip arkadaşlarını proje bazlı bünyemize katıyoruz.

Engin Ayaz & Kerem Alper

ATÖLYE’de halihazırda devam eden projelerden söz eder misiniz? Hangileri sizi heyecanlandırıyor?

Engin Ayaz: ATÖLYE’de aynı anda birçok farklı alanda proje yürüyor. Şu anda Dubai’de devam eden bir projemiz var. Bu proje kapsamında Dubai’deki bir hızlandırıcının mimari tasarım ve servis tasarımıyla dönüşümüne odaklanıyoruz. Farklı tipte ve ölçekteki teknoloji odaklı girişimlerin daha nitelikli çalışmalar üretmesi, ürettiklerini yayması, sergilemesi ve işbirliği yapmasını sağlayacak bir mekânsal program hazırlıyoruz.

Kerem Alper: Özel Sezin Okulu’nda Açık Çatı ile başlayan değişim yolculuğunun devamında gerçekleştirdiğimiz anaokulu ve ilkokul alanlarının tasarımını da 2018-2019 eğitim yılında hayata geçirdik. Bu yıl ilkokul alanlarının tasarım uygulamalarına ve ortak alanların tasarımına odaklanarak bu değişim yolculuğunu devam ettireceğiz. ATÖLYE’nin kurucu ortağı olduğu ‘imece sosyal inovasyon platformu’ysa geçen haftalarda ‘imeceLAB’ isminde bir gençlik hareketini başlattı. imeceLAB; sosyal, kültürel ve çevresel meselelere kolektif bir şekilde çözüm üretilmesini sağlayan bir açık sosyal inovasyon laboratuvarı.

Engin Ayaz: Ayrıca bizi heyecanlandıran başka bir proje de geçen ay Avrupa Birliği desteği ve British Council işbirliğiyle hayata geçirdiğimiz ‘Slash’ adlı proje. Bu proje kapsamında da yaratıcı ekonomi kapsamında ‘slash workers’ diye adlandırılan kişilerin bireysel ihtiyaçlarını, motivasyonlarını, yaşadıkları zorlukları, düşüncelerini analiz ettiğimiz ve onlar etrafında çeşitli yayın, etkinlik ve programlar geliştirdiğimiz 18 aylık bir sürece girdik.

ATÖLYE’de bir gün nasıl geçiyor?

Engin Ayaz: Birkaç defa karşılaştık; insanların zihninde mistik bir resim var ATÖLYE’yle ilgili. Sabah gelip, “Bugün kimin fikri var” diye soruyoruz, kimlerin yeni fikri varsa onlarla bir odaya kapanıp geç saatlere kadar çalışıyoruz sanıyorlar. Öyle bir dünyamız yok. Üyeler, zamanlarının büyük kısmını kendi işlerine ayırıyor. İş birliği, kendi işlerine odaklandıkları zamandan kalan etkileşimlerden doğuyor. Bunların bir kısmının koreografisini biz yapıyoruz. Birkaç rutin tasarladık: Her gün beş çayında insanlar işlerini bırakıyor, meyve yiyerek sohbet ediyorlar, ne üzerine çalıştıklarını paylaşıyorlar mesela. Ya da herkesi bir araya getiren ‘101 derslerimiz var. Ayda bir herkes kendi yemeğini getiriyor, toplanıp o ay olan biteni paylaşıyoruz. Yeni katılanlar perşembe akşamları projelerini çıkıp anlatıyor…

Yaratıcılık için içinde bulunduğumuz coğrafya ve dönem açısından bakınca ne söylersiniz?

Kerem Alper: Türkiye’den önce bulunduğumuz yerler hayata çok iyimser bakan yerlerdi. Özellikle Amerika, Batı Yakası yaratıcılıkla bilinen bir yer. İnsanlar orada çok umutludur ve “Her şey mümkün” diye başlarlar güne. Bizim coğrafyada bunun tam tersi söz konusu. O yüzden önümüzdeki en büyük engel; iyi okullarımızın olmaması, şirketlerin gençleri anlamaması, fon vermemesi ya da altyapı eksikleri değil. Günlük hayatta sık sık karşılaştığımız o karamsarlık hali… Kültürümüzde olan bir şey bu. Bundan besleniyoruz hatta biraz.

Engin Ayaz: Bir diğer konu da odak… Yeni bir şey söyleyebilmek için başkalarının o konuya kafa yorduğundan daha fazla kafa yormak gerek. Bunun için de neye hayır dediğiniz çok önemli. İçinde yaşadığımız dönemde bir şey yaratabilmek için dikkatimizin dağılmamasını sağlamak zorundayız.

Türkiye’den birçok parlak genç yurtdışına yerleşiyor bugünlerde. Onlar için ne söylersiniz?

Engin Ayaz: Burada sıkışmış hissediyorsanız tamam ama buradaysanız ve entelektüel olarak başka yerlerden beslenebiliyorsanız, başka yerlere gidip orada yeni deneyimler yaşayabiliyorsanız hangi ülkede yaşadığınızın bir önemi yok. Öyle bir çağdayız… Nerede yaşadığınız değil, nereye gidebildiğiniz önemli. Pek çok ülke otokratik rejimlere kayıyor. Bence kaçacak bir yer yok. Politik nedenlerle gidenleri sessizlikle izliyoruz o nedenle. Ama merak için gidenlere “Yolunuz açık olsun” diyoruz. Çünkü merak duygusuna ket vurmanın çok da bir anlamı yok. Umudumuz, gidenlerin bir gün yeni fikirlerle dönmesi…

Biraz özgeçmişlerinizden bahsedelim. Oldukça ilginç yollardan geçerek bugüne gelmişsiniz…

Kerem Alper: Ben İstanbul Erkek Lisesi mezunuyum. Ailem, “Ekonomi oku, iyi bir iş bul” diyordu. Ama ben matematik profesörü olmak istiyordum. Wesley Üniversitesi’nde teorik matematik okudum. Okul borçlarını ödeyebilmek için Lehman Brothers’ta işe girdim. Tam battığı dönemde oradaydım. 35-40 yılını o hayata adamış insanların hayatlarını nasıl bittiğini gördüm. Yenilenebilir enerji konusuna ilgim vardı. Matematik dehasının bende olmadığını da fark etmiştim. Yenilenebilir enerji teknolojileri üzerine çalışan bir firmaya girdim. Sonra Engin’le işlerimizden istifa edip askere gittik. Sonra da bir seyahate çıktık. Düşük bütçeyle yedi-sekiz ay Güney Amerika ve Afrika… Her gittiğimiz yerde kendimizi lokal bir şeyin içine soktuk, çıkardık. İkimiz de her şeyin posasını çıkarmayı seven insanlarız. Bir yere girdiğimizde orayı sonuna kadar deneyimleriz. Bu seyahatten sonra da Amerika’ya dönüp master yaptık. Stanford’da iki master yaptım ben. Biri MBA, diğeri de sürdürülebilir tasarım… O dönemde insanlara dokunabildiğim bir şey yapmak istediğimi fark ettim ben. Master deneyiminin sonuna doğru, Engin’le birlikte ATÖLYE fikrini geliştirdik.

Engin Ayaz: Ben de Alman Lisesi’nden Stanford’a gittim. Bilişsel Bilim okumak istiyordum. Ama çok geçmeden biliminsanı olamayacağımı gördüm. Çünkü o kadar sabırlı bir yapım yok. O dönemde ‘Design of Everyday Things’ diye bir kitap okudum, ondan çok etkilendim. Endüstriyel tasarım okudum bir sene. Stanford’un ‘d school’unun kuruluşunda birkaç ders aldım. Sonra da mimarlığa yöneldim. Dört sene bir mimarlık ve mühendislik ofisinde çalıştım. Aynı zamanda inşaat mühendisliği derecesi de almıştım Stanford Üniversitesinde. Sürdürebilirlik üzerine çalışıyordum. Sonra fark ettim ki biz aslında komplike makineler tasarlıyoruz. Sıfır enerji binalar kağıt üzerinde müthiş duruyor. Ama o binalarda yaşayanların davranışları değişmiyor. Daha insana yakın bir yerde olmak istediğimi fark ettim ben de. Etkileşim tasarımını öyle keşfettim. Birkaç küçük dijital sanat enstalasyonu işinde çalıştım. Sonra New York Üniversitesi’nde bir programa başvurdum. Teknolojinin nasıl sanat ve tasarıma entegre edileceğini araştıran bir programdı. İki sene farklı alanlarda proje yaptıktan sonra Kerem’le ATÖLYE üzerine çalışmaya başladık.

 

Fotoğraf: Didem Kendik