Bir fikri, ürünü veya sanat eserini sıfırdan yaratmak insan ırkının en eşsiz özelliği olabilir. Hikaye anlatma, duyguları ifade edebilme ve bazen insanları bu üretim biçimleriyle kışkırtabilme becerisi de bir o kadar gösterişli ve dahiyane bir yetenek. Elektronik ritimleri ve melodileriyle sıra dışı,minimalist dünyalar yaratan ve Berlin’de yaşayan müzisyenlere birkaç soru yönelttik. İnsanları zamansız bir deneyime davet eden bu dünyaları sıfırdan nasıl yarattıklarını anlamak istedik. Müzik üretimlerinin başlangıç noktasını, ilhamlarını ve genel anlamda müzik üretimine dair tavsiyelerini sormaya karar verdik.

Nicolas Bougaïeff

Fransız-Kanadalı elektronik müzisyen Nicolas Bougaïeff’in Berlin’deki stüdyosundayız. Kendisi daha önce Norberg ve Sónar Festival gibi prestijli organizasyonlarda görev almış. Huddersfield Üniversitesi’nden minimal tekno doktorası olan müzisyen ikinci albümü “Les Sauvageries”i yakın zamanda yayınladı. Röportajdan önce bize üzerinde çalıştığı parçaları ve muhteşem albümü “Principle of Newspeak”ten birkaç şarkıyı gösterdi. Yarattığı bu ses duvarı bizi derinden etkiledi. Şarkıları dinleyip yaklaşan Berghain performansından bahsettikten sonra sorularımıza geçtik.

Müzik yapmaya nasıl başladınız?

Müziğe altı yaşımda başladım. Annem ve babam piyanoyla başlamamı istedi. Kız ve erkek kardeşim de çalıyordu. İki haftalık piyano macerasından sonra keman istedim çünkü komşumuzun çaldığını görmüştüm. Muhteşem gelmişti bana. Keman çalmak istiyordum çünkü piyano çalarken sesi istediğim kadar kontrol edemiyordum. Daha ilk denemelerimde bile kemanın sağladığı ses kontrolü beni büyülemişti. Yayı ve tellerle doğrudan teması çok seviyorum.

Fotoğraf / Photography by STEPHANIE ELIZABETH THIRD
Elektronik tınılara nasıl geçtiniz?

6-12 yaşları arasında keman dersi aldım. Yine o yaşlarda bilgisayarda müzik yapmaya başladım. Kendi kendime programlama çalıştım. İlkel bilgisayarlarda hoparlörü programla-yarak sinüs sesleri çıkartabiliyordunuz. Frekansını ve tonun uzunluğunu seçebiliyordunuz. Bunlardan bir seri yapma imkanınız oluyordu. Ben de sinüs tonu melodileri programlamaya başladım. IBM bilgisayar alana dek bu şekilde ilerledim. Sonra Tracker adı verilen ve 80’lerin, 90’ların ilk yıllarındaki bir yazılımı keşfettim; son derece ilkel ses dizileri oluşturmamı sağlıyordu. 15-16 yaşlarında rave müziği keşfettim. Birkaç yıl sonra tracker yazılımıyla yine rave melodileri yapmaya başladım. Bir kapı diğerini açtı ve sonradan düzgün bir ekipman edindim.

Yaratım sürecinde nasıl motive oluyorsunuz?

Yapmam gerektiğini hissediyorum. Müzik yapmak bana bir tatmin ve amaç hissi, bir anlam veriyor. Bu rutine girip her gün müzik yaparsam iyi hissediyorum. Kötü hissetmezsem hayat anlam kazanıyor. Uyumak, yemek yemek, spor yapmak ve müzik… Bu temel eylemlerden biri gibi benim için.

Müziğe yeni başlamış insanlara ne tavsiyede bulunursunuz?

Her gün çalışın! Sahneden, rezervasyondan ve ünden değil zanaattan bahsediyorsak yani… Çok basit bir şey bu. Her gün çalışıp kendinizi besleyin. Her gün çalıştığınız sürece ne kadar çalıştığınızın bir önemi yok. Sıkıldığınızda yeni bir şeyler keşfetmeye başlıyorsunuz. Ama her gün çalıştığınız sürece yapmanız gereken tek şey bu. Çocukken enstrüman hocalarımdan öğrendiğim en büyük ders şuydu: 20 dakika ya da iki saatin fark etmediğini söylerlerdi. Daha konsantre olması dikkatinizin dağılmasından daha iyi. Ama en önemlisi günlük rutin. Zanaat için söylüyorum bunu. Diğer insanlarla etkileşim kurmak aslında başarı derken kast ettiğimiz şey. Kalite ve
zanaatın bir araya geldiği ilginç bir hibrid bu. Ama aslında sahneyle etkileşim de demek. Ün sadece bir grup insanla bağ kurmak aslında. Eskiden insanlara her gün müzik yapmak dışında bir başka tavsiye daha verirdim. Yaptığım bir espri vardı. Öğrencilere bazen prodüksiyon, kompozisyon dersleri veriyorum. Bana bu tür sorular soruyorlar. Zorlandıklarını görebiliyorum. Şöyle dedim onlara: “Kardeşim, merak etme! Müzikte başarılı olmak istiyorsan iki şeye odaklan: üne ve şansa!” “Vay canına!” deyip şaşırırlardı. Fark ettim ki her gün çalışmanın bir sonraki adımı daha çok bilet ve şans ihtimalinizin daha çok artması demek. Hem sahneyle bağ kurmak hem de geleneksel başarı anlayışı gibi pragmatik bir kazanım için geçerli bu söylediğim. Hem de estetik keşifler için; her gün daha çok çalıştıkça daha çok havalı şey öğreniyorsunuz. Yani zamansız
alınmış bir ödül için şansa bel bağlamak gibi sinik bir şeyden bahsetmiyorum. Yeni estetik yönler keşfetmenin keyfi bu ve bunu ancak her gün yeni şeyler deneyerek başarabilirsiniz.

Emika

Anglo-Çek yapımcı, şarkıcı, söz yazarı, DJ ve bestekar Emika. Müziğinde klasik ve elektronik kompozisyonları ustalıkla bir araya getirişini fark etmemek imkansız. Müziği 2012 Londra Olimpiyatları’nda; Gucci, McLaren ve NBC’nin reklamlarında kullanıldı. 7 albüm, 5 EP, birkaç tekli ve 2014’te kurduğu Emika Records’ın ardından şimdi de The XX, Flume ve Bonobo gibi isimlerden tanıdığımız Berlin merkezli Melt Bookings’le anlaştı. Baterist Ran Levari’yle yepyeni bir canlı performansın da dahil olduğu yeni projelerini yakın zamanda duyuracak! İpeksi esinden bu cevapları dinlemek bizi çok mutlu etti.

Emika müziğe nasıl başladı?

Çocukken piyanom vardı ama çalmayı pek sevmezdim. Ama annem ve babam denemem için beni ikna etti. Okulda harika bir müzik öğretmenim vardı. Kendi müziğimi yazmaktan keyif aldığımı ve diğer insanların eserlerini çalmayı pek de sevmediğimi fark etti. Kendi müziğimi yapmak istiyordum, bu sebeple okulda bana yardımcı oldu. 14 yaşımda arkadaşımın stüdyosunda çalışıp fikirler geliştirmeye başladım. Arkadaşım birçok rapçi, vokalist, şarkıcı ve grupla birlikte çalışıyordu. Orada çello çaldım ve kayıt yapmayı öğrendim. Sonrasında yolum Logic Music Software’le kesişti. Gençken onunla çalıştığım dönemde okulda da klasik müzik yapıyordum ve benim için çok keyifliydi. Ama bir yandan da sıkıcı geliyordu. Üniversitedeyken kreatif müzik teknolojisi okumaya karar verdim, böylece yapımcı olup stüdyoyu tam anlamıyla kullanmayı, ses tasarımını ve klasik müziğe farklı bir yorum getirmeyi öğrenecektim.

Fotoğraf / Photography by KAREN VANDENBERGHE
Klasik kompozisyonlar elektronik ritimleri nasıl besliyor?

Birbirleriyle bağlantılı olduklarını düşünüyorum. Klasik müzik ilkti, elektronik daha sonra geldi. Synthesizer’ların tarihine bakınca ilk dönemlerde akustik enstrümanları taklit etmek için yapıldıklarını görüyorsunuz. Bir synth’e baktığınızda hep bir yaylı sesi duyuyorsunuz, yani yaylı sesi çıkaran bir tuş var. Synthesizer geliştiren insanlar orkestra enstrümanlarını referans alıyordu. Keman, trompet ve akustik enstrümanlardan çıkardığınız sesler birçok synthesizer’a ilham verdi. Bu evrim devam etti ve benim için
ikisi de aynı şey. Tek farkı birinin yeni, diğerinin eski olması. Ama benim için müziğin bir devamlılığı demek. Evet, kulağımdaki müzik algısına göre birbirleriyle yakından bağlantılılar.

Müzik kompozisyonlarınızın yanı sıra samimi sözler de yazıyorsunuz! Kişisel deneyimlerinizi ya da duygularınızı insanlarla paylaşmak zor mu?

Hayır, değil. Müziği, şarkı söylemeyi ve sözleri güzel kılan şey şu. Burada oturup insanlara hayatımı anlatsam yalnızca konuşmuş oluruz. Çok yavan ve zor olur. Ama söz konusu müzik olduğunda bir şekilde özgür olabildiğiniz ve kendinizi ifade edebildiğiniz mükemmel bir dünya açılıyor. İnsanlarla hayatımı paylaşabilmeyi çok seviyorum. Bence müzik bunu yapabilmenin en iyi yollarından biri. Hayatınızı fotoğraf veya tweet’ler aracılığıyla paylaşmanın güzel olduğunu düşünmüyorum. Bence müzik, hikaye anlatıcılığı ve titreşimlerle yapılmalı bu. Var olan en iyi sanat formu bu. Titreşimler… Evrendeki her şey titriyor, herkesin hücreleri bu titreşimle titriyor. Kalbin bile bir frekansı var. Benim için bu, son derece normal ve güzel bir çalışma biçimi.

Müziğe yeni başlayan insanlara ne tavsiye edersiniz?

Cesur olun! Göze çarpıp farklı olmaktan korkmayın. Uyum sağlamaya çalışmayın. Yapmanız gereken bu değil. Kalbinizdekini ifade etmenin bir yolunu bulup bunu insanlarla paylaşın; kimse sizin hayatınıza sahip değil. Paylaşacak eşsiz bir şey bulup insanlara ilham verin, diğer insanların sahip olmayabileceği bakış açınızı paylaşın. İnsanları zorlayın ve sanatçı olmanın ne demek oldu-ğunu düşünün. Kariyerinizi düşünmeyin, sanatçı olmayı düşünün. Müziği düşünün ve tüm enerjinizi özel bir ses yaratmaya ve bunu üretmeye kanalize edin. Müzik endüstrisi hakkında endişelenmeyin. Zanaatınıza, işinize, vizyonunuza, becerinize odaklanın; gerisi kendiliğinden gelecektir. İyi müzik yapıyorsanız… Tüm enerjinizi sesinize ve müziğinize harcayın.

BNJMN

İşleri Delsin, Tresor ve Rush Hour gibi başarılı etiketlerle yayınlanan BNJMN’in hem eşsiz hem de dans sahnesinde rağbet gören müziğe dair bir yeteneği olduğu aşikar. İngiliz yapımcı ve DJ BNJMN stüdyosunun kapılarını bizim için açtı. Sıcak karşılamasının ardından stilini tanımlamak için yaklaşık 30 dakika boyunca bize özel bir performans verdi. Mayıs ayında yayınlayacağı yeni EP’si “final network”ü dinledikten sonra sorularımızı yönelttik.

Ritim ve melodi yaratmaya nasıl başladınız?

6 yaşımda gitar çalmaya başladım. 5 – 6 yaşlar ındaydım, çok gençtim. Geçenlerde bunu düşündüm. Bugün de aşağı yukarı aynı şekilde müzik yapıyorum; o günlerden beri yani…Şarkı yapmakla, söz yazmakla hiç ilgilenmedim. Gitarın sesiyle ilgileniyordum hep. Gi tarı pedala, amf iye bağlayıp el imden geldiğince tuhaf sesler çıkarı rdım. Sanırım hala öyle yapıyorum. Eşsiz duyulan bir şey bulana kadar deniyorum.

Fotoğraf / Photography by OZAN TEZVARAN
EP’lerinize ve albümlerinize dinleyici olarak baktığımızda son derece ambiyant bir atmosfer seziyoruz ama son albümünüz çok daha farklı ! Sonraki projeleriniz için daha ambiyant mı yoksa daha hareketli bir şeyler mi beklemeliyiz?

Tresor ’a iki EP eklendi. Çok deneysel ve ambiyantlar çünkü böyle planladım, albüm olacaktı . İki EP olarak çıktı ama kendi etiketimle yayınladıklarım daha dans tarzı . Umarım insanlar beğenir. Gerçekten beğendiğim birkaç kişi en yeni şarkımı çaldı. Gelecek projeler konusunda da ambiyant ve dans stilinii karıştırmak istiyorum. Aynı anda iki farklı kimliğim varmış gibi hissediyorum: ambiyantı dansa uyarlamaya çalışıyorum. Ama bu ikisini bir ara-ya getirmeyi çok istiyorum. Tek ve uzun bir şarkı yapmak için bir hikayem olsun istiyorum. Arada boşluk olmayacak. Farklı şarkı lar da olacak ama devam eden tek bir parça gibi bir araya da gelebilecek.

Müziğe yeni başlayanlara ne tavsiye etmek istersiniz?

Ekipman konusunda çok endişelenmemelerini söylerim. Biliiyorum, stüdyoda birçok ekipmanım var. Ama bu benim için çok yeni bir durum. Stüdyoyu paylaştığım kişiyle birlikte tüm bunlara sahibim. Çok uzun bir süre dizüstü bilgisayar ve küçük klavye kullandım. İlk iki albümümü yalnızca bunlarla yaptım. Synthesizer ’ım ya da davul makinem yoktu. Ableton’da ya da bir başka yazılımda bile bir şeylerin doğrusu ya da yanlışına pek kafa yormayın derim. Çünkü bir şeyleri yapmanın doğru veya
yanl ış yolu olduğuna inanmıyorum. Size güzel geleni takip edin. Neyin güzel geleceğine dair bir kural yok nasıl olsa.

Jamaica Suk

Hayatı boyunca müzik yapmış ve denemiş bir sanatçı olan Jamaica Suk, Kaliforniya Körfez Bölgesi’ndeki caz ve metal köklerini hisli bir teknoyla harmanlıyor. Neticeyse onu Avrupa’nın önde gelen dans müzisyenlerinden biri! Amsterdam’daki Feel and Milshake Festival’a hazırlanırken bizi Berlin, Wilde Renate binasındaki muhteşem stüdyosuna davet etti. 2018 sonbaharda Gradient 002 adıyla yayınlanacak yeni şarkılarını izleyip dinledikten sonra sorularımızı sormaya başladık.

Müziğe nasıl başladınız ve meslek olarak edinmeye nasıl karar verdiniz?

Müziğe çok erken, 5 -6 yaşlarında başladım. Büyükannem ve büyükbabam beni piyano çalmaya zorladı. Ben yarı Koreliyim ve o kültüre göre erken yaşta piyano çalmamı çok istiyorlardı. Nefret ettiğimi hatırlıyorum çünkü dimdik ve mükemmel durmanız gerekiyor! Benim için meslek oluşu bir seçim değil, tamamen keyfiydi.

Fotoğraf / Photography by GIOVANNI DOMINICE
Elektronik ritimlere nasıl geçtiniz?

Piyanonun ardından flüte başladım. Ama liseye girdiğimde flüt bölümünde bana yer yoktu. Yaz tatilinde bas gitara başladım ve direktöre hala öğrendiğimi söyledim. Ama yine de beni tam programa dahil etti. Caz topluluğu, senfoni, konser, hepsi. Bu sayede çok fazla pratik yaptım. Lisede birinci sınıftayken sol anahtarından basa geçtim. Nihayetinde üniversitede caz topluluğuna başvurdum ve birkaç rock grubunda çaldım. Grup provalarındaki o ağır ve bozuk sese aşık oldum. Kirli ve saykedelik math rock/grind-core gruplarına sardım. San Francisco’ya taşınınca daha çok kulübe gittim ve körfez bölgesindeki rave kültürüne dahil oldum. Elektronik müzikle de bu
şekilde tanıştım. Yalnızca elektroniğe geçmem biraz zaman aldı. Hala bas çalıyordum ve haftada birkaç defa grup provam vardı. Sonrasında 222 Hyde Street’te aylık bir parti düzenleme işi aldım. Birkaç yeraltı etkinliği düzenledim ve DJ’liğe başladım. Pyramind ses okulundan Dheeraj adlı bir arkadaşımla birlikte farklı sanatçılar keşfettik. Bir şekilde buradayım.

Motivasyonunuzu nasıl koruyorsunuz ve size rehberlik eden nedir?

Müzik beni yaşam aracılığıyla motive ediyor. Her türlü duyguyu bir fırçayla boyar gibi ifade etmemi sağlıyor. Renk paletimi ve tonlarımı devamlı değiştiriyorum ama ses hep bunun bir parçası. Hep evriliyor, seviyor, nefret ediyor, öz eleştiri yapıyor, daha fazlasını istiyor… Bunun en doğal halinin müziksel ifade olduğunu düşünüyorum, kelimelerden bile daha doğal. Rehberim vücuduma ve zihnime iyi bakmak. El ele gidiyorlar çünkü. Zihninizin gücünü asla hafife almayın.

Müziğe yeni başlayanlara ne tavsiye edersiniz?

Her gün çalışmalarını. 20 dakika bile olsa yeter ama kendi sesinizi bulmak için mutlaka her gün çalışın. Bir sanatçı ve yapımcı olarak trendlere ya da yeni ekipmana fazla odaklanma-yın. Nihayetinde sahip olduğunuzu kullanın ya da eksik kaldığınız noktalarda ilham arayın.

Ashes

Amerikalı yapımcı ve DJ Ashes yeraltı rave’lerinin yükselen isimlerinden. Endüstriyel müziğin verdiği ilhamla tekno müziği Drum & Bass ve Trans müzikteki erken tecrübeleriyle harmanlayarak keşfediyor. İkinci EP’si “Dirty Sex Machine”i mart ayında yayınladıktan sonra tekno yönünü tekrar tanımlıyor. Stüdyosunda dinlediğimiz ham bas tonları ve gecikmeli vuruşlar yeni projelerini daha da merak etmemizi sağlıyor!

Ashes kimdir ve müziğe nasıl başladı?

Ashes yaşadığım çevrenin bir ürünü. Gerçekten öyle! Berlin’e geldiğimde bundan daha farklı bir müzik deneyimim vardı. Los Angeles’tayken jungle’la ve drum and bass’le, endüstriyel müzikle ve ta en başlarda gotik müzikle ilgileniyordum. “Ashes” ismi Anka kuşu mitinden geliyor. Öyle hisset tim. Bir parçam öldü ve küllerimden doğdum; bana hitap ediyordu. Bir de tek kişilik değilmiş gibi, Entourage filmine benziyor. Teknonun kurallarını öğrenmeye başladım. İlk adım buydu. İlk işlerimin bazıları yayınlandığında ben hala kurallara bağlı çalıyordum. NOX’a kadar kurallarla çaldım ama bazı başka izler de var. Drum & Bass, jungle… Bunları da araya sıkıştırdım. Biraz daha farklı olmasını istiyorum. O basın bültenine dek böyle değildi. Çok farklı olmasını istediğimi fark et tim. Belki sadece dinleyici için yapmak istemiyordum ama tekno yalnızca bir şemsiye. Eletronik müziğin teknoyu bile kapsaması gibi… Tekno benim için sizi dans et tiren her şey demek. Bu nedenle her türden bir şey katıyorum. Hatta benim için yeni olmayan şeylerden bile ilham alıyorum. Konfor alanımın, kabul edilenin dışına çıkmaya zorluyorum kendimi. Her zaman zor ya da karanlık olmuyor. Gitmek istediğiniz yöne sizi götüren bir şey…

Müzik unsurlarınızı nasıl tanımlarsınız?

İlk EP’im “Going Forward” artı birkaç remiks. Ses fenomeniyle amatörce ilgileniyorum. Korsan istasyonlar, binoral ritimler, ses halüsinasyonları, daha keskin ses tonları… Bunlarla deney yapmayı seviyorum çünkü bir tür sihir taşıyorlar. En azından bana öyle geliyor. Bunu da müziğime dahil etmeye çalışıyorum.

Müziğe yeni başlayanlara ne tavsiye edersiniz?

Şüphe ve inancın getirdiği soru işaretlerine karşı koyun. Her ikisi de aynı derecede harika sevgililer. İnanç sizi kendine bağlayıp gecenin sonunda parmaklarınızın arasından kaçıp gider. Şüpheyse bir şeylerin başlamasına bile engel olur ama ertesi sabah uyandığınızda yine yanı başınızdadır.