O, Türkiye’nin en çok ilgi gören sosyal medya içeriklerinden birinin, ‘Nedir?’in yazarı ve yönetmeni. Videolarıyla geniş bir takipçi kitlesi yaratan Orçun Baş, hep çekmek istediği ‘o film’i ve Kadıköy sevdasını anlattı.

Bir sene öncesiyle kıyaslarsanız, hayatınızda neler değişti?

Daha fazla takipçi ve daha az zaman… Kitlemizin büyümesiyle artık daha fazla çalışmam gerekiyor fakat işler o kadar yoğunlaştı ki fazladan bir okuma ya da araştırma yapma şansım azaldı.

Türkiye’de bir projenin ilgi görmesi ve zirveye çıktıktan sonra da sevilmeye devam etmesi çok sık görülen bir durum değil. ‘Nedir?’ benzerleri arasından nasıl sıyrıldı?

‘Nedir?’, gündemi takip ediyor ve basit düşünüyor. Farklı yaş gruplarına hitap edebiliyor. Hiciv ve ima gücünü kullanıyor. Sanırım bunlar ilgi çekiyor.

Belli bir takipçi kitlesine ulaştıktan sonra işiniz kolaylaştı mı zorlaştı mı?

Kolay tarafı; yapacağınız her işin, hiç reklam yapmasınız da belli sayıda izleyici kitlesine ulaşabilmesi. Zor tarafı da bu aslında. 10 bin kişiyi memnun etmekle 200 bin kişiyi memnun etmek aynı değil.

Cem Yılmaz, Okan Bayülgen, Beyaz gibi Türkiye’nin en ünlü komedyenlerinin açıkça yaptığınız işi beğendiklerini söylemeleri, bizzat videolarınızda yer almaları ne hissettiriyor?

Bu isimler medya ve eğlence dünyasında benim en çok önemsediklerim. Onlardan bir övgü almak tabii ki çok değerli. Senelerce onları izledik, hepimizden daha iyi biliyorlar bu işi. Onların övgüsünü almak kötü bir iş yapmadığımızı düşündürdü bana. Motivasyon olmadan üretim yapamıyorsunuz, en büyük motivasyon kaynakları onlar oldu.

Başka bir alanda eğitim gördünüz ama çok genç yaşta elinize kamera aldınız. Yönetmen olacağınızı ne zaman, nasıl anlamıştınız?

Üniversite yıllarında elimde ne görüntü varsa montajını yapmaya çalışıyordum. Mezun olur olmaz kısa filmle uğraşmaya başladım. Anlatacaklarımın olduğunu düşünüyordum fakat bunu nasıl yapacağım konusunda çok bilgim yoktu.

Tanıtım yönetmeni olarak işe başladım. Ama ben daha fazlasını istiyordum. Oradan televizyon programına, oradan kısa filmlere giriş yaptım. Sonunda uzun metraja gireceğim derken internet videolarına başladım.

“Çekmek istediğim bir film var. Aslında hayatta tek isteğim o filmi yapmak. Onu gerçekleştirdiğim zaman büyük bir mutlulukla ölebilirim.”

İlk çektiğiniz amatör işler arasında neler var?

Üniversitede kısa korku filmleri çekmeye çalıştık. Gerçekten çok kötü işlerdi, iyi ki benden başka kimsede yok.

Rekabetin oldukça yoğun olduğu bir alanda çalışıyorsunuz. Bu alana ilgi duyanlar için birkaç ‘ayakta kalma tavsiyesi’ verir misiniz?

Klişe olacak ama ne kadar emek o kadar başarı. Ha bunun tersi örnekler var mı? Bir dünya… Ne yazık ki… Ama kalıcı olmak için yine emek, yine emek.

Üretiminiz size çok değerli görünebilir, insanlar da size bunu hissettirir. Ama istisnalar dışında yaptığınız işin değerini zaman belirler. Zaman sadece değerlileri korur.

İki kısa film çektiniz. Başka kısa ya da uzun metraj film çekecek misiniz? Bir gün mutlaka çekmek istediğiniz bir ‘o film’ var mı?

Kısa film pek bana göre değil. O kısa filmlerde de istediğim şeyi ya zamansızlıktan ya da parasızlıktan başaramadım. Ama ikisini de yapmış olmaktan dolayı çok mutluyum.

Çekmek istediğim bir film var. Aslında hayatta tek isteğim o filmi yapmak. Onu gerçekleştirdiğim zaman büyük bir mutlulukla ölebilirim. Şu an 35 yaşındayım, o filmi 60 yaşında çeksem de olur 80 yaşında da… Ama şu an önüme koyduğum son süre 40’ıncı yaşım. Bu film, 1920’lerden bugüne ‘Bu ülkede neler oldu ve kimler yaşadı’ sorusunun cevabını arayacak.

Bu film için çalışmaya zaman bulabiliyor musunuz? Yoksa hayaller biraz günlük hayatın hızı altında eziliyor mu?

Ne yazık ki işlerimin yoğunluğu ekstradan bir çalışmayı olanaksız kılıyor şimdilik. Ben boş vakit geçirmeyi çok severim. Hani kitap okumak, film izlemek değil. Gidip bir yerde oturmak uzun süre, timelapse işlerine de öyle giriştim. Balık tutmak gibi benim için… Ama ona da pek zaman bulamıyorum.

Çalışırken tıkandığınız zamanlarda ne yaparsınız; birileriyle konuşmak, çok yüksek sesle müzik dinlemek gibi şeyler işe yarar mı?

Hemen bir şeyler yemeye başlarım; tatlı, tuzlu, ne bulursam… Sürekli kilo alıp vermem de bu yüzden sanırım. Bir de çok yüksek sesle metal ya da rock müzik dinlerim. Bir ‘Tornado of Souls’ her zaman iyi gelir bana.

Bu film için çalışmaya zaman bulabiliyor musunuz? Yoksa hayaller biraz günlük hayatın hızı altında eziliyor mu?

Ne yazık ki işlerimin yoğunluğu ekstradan bir çalışmayı olanaksız kılıyor şimdilik. Ben boş vakit geçirmeyi çok severim. Hani kitap okumak, film izlemek değil. Gidip bir yerde oturmak uzun süre, timelapse işlerine de öyle giriştim. Balık tutmak gibi benim için… Ama ona da pek zaman bulamıyorum.

Çalışırken tıkandığınız zamanlarda ne yaparsınız; birileriyle konuşmak, çok yüksek sesle müzik dinlemek gibi şeyler işe yarar mı?

Hemen bir şeyler yemeye başlarım; tatlı, tuzlu, ne bulursam… Sürekli kilo alıp vermem de bu yüzden sanırım. Bir de çok yüksek sesle metal ya da rock müzik dinlerim. Bir ‘Tornado of Souls’ her zaman iyi gelir bana.

Nelerden, kimlerden ilham alıyorsunuz?

Cumhuriyet tarihinde ilham aldığım çok fazla isim var: Halet Çambel, Sabahattin Ali, Afife Jale, Nâzım Hikmet, Attila İlhan, Sakallı Celal, Vecihi Hürkuş… Onlarla aynı memleketin sevinçleri, hüzünleri ve -pek de değişmeyen- dertlerini düşünmek bana güç verir.

Bu aralar kimleri yaratıcı buluyorsunuz?

Ukalalık gibi görülmesin ama yaratıcı gördüğüm pek insan yok. Mutlaka vardır tabii, benim haberim yoktur. Ama her şey -kendi yaptıklarım da dahil- başka bir şeyin uzantısı gibi. Bir zamanlar bir yerlerde sağlam mizah yapıldı, sağlam filmler çekilip sağlam kitaplar yazıldı. Şimdi de onlardan geriye kalanlar taklit ediliyor gibi geliyor bana.

Kadıköy’e ilginiz nasıl başladı?

Anais Martin Magaryan’ın, ki kendisi sonradan çok iyi bir dostum oldu, Kadıköy’le ilgili bir kitabını okudum. Oradaki bilgiler çok ilgimi çekti. Kadıköy doğumluyum, burada oturuyorum ama tarihini, burada yaşayan insanları hiç düşünmemiştim. İstanbul deyince akla Avrupa Yakası gelir. Fakat
Kadıköy kimliğini daha iyi korumuş bir semt. Sevdiğim, önemsediğim pek çok insanın yolunun buradan geçmiş olması, örneğin Afife Jale’nin ilk defa burada sahneye çıkması, Nâzım Hikmet’in yurt dışına kaçmadan önceki son günlerini burada geçirmesi, Sabahattin Ali’nin burada kalması, Münir Nurettin Selçuk’un, Deniz Kızı Eftelya’nın burada konserler vermesi Kadıköy’ü benim için ayrıcalıklı kılıyor.

Uzunca bir süre uzak kaldıktan sonra, bir seyahat dönüşü örneğin, Kadıköy’e ayak bastığınız andaki hislerinizi nasıl tarif edersiniz?

Abdülhak Şinasi Hisar’ın aktarımına göre Ahmet Haşim, tam da bu konudaki düşüncelerimi söylemiş yıllar evvel: “Kadıköy vapuruna binince, sanki terliklerimi ve gecelik entarimi giymiş gibi ferahlamış duyarım kendimi.”

“Bir zamanlar bir yerlerde sağlam mizah yapıldı, sağlam filmler çekilip sağlam kitaplar yazıldı. Şimdi de onlardan geriye kalanlar taklit ediliyor gibi geliyor bana.”

Hiç gitmemiş, muhtemelen de hiç gitmeyecek birine, birkaç cümleyle nasıl anlatırsınız bu semti ve burada yaşayan insanları?

Kediköy, rockköy, yaşlıköy, Atatürkköy, solköy, modernköy…

Kadıköy’e ilk defa gidenlerin mutlaka uğraması gereken yerleri nereler?

Moda’daki Koço Restaurant’ın, (bir zamanların meşhur lokantası, şimdi de aynı isimde ama eskisinin şu ankine benzediğini pek sanmıyorum) içinde Aya Ekaterini Ayazması vardır. Eski Kadıköylüler bilir burayı ve ara ara ziyaret eder. Yalnız burada ne dilediğinize dikkat etmekte fayda var, efsaneye göre sevgilisine kavuşamamış Ekaterini. Baylan, Şekerci Cafer Erol ve tabii ki Beyaz Fırın… Hepsinin kendine has lezzetleri var. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi Kadıköy’de çay, kahve içip sohbet etmek için çok ferah bir yer. Belediye’nin Moda, Kalamış ve Fenerbahçe’de açtığı Kalkedon Restaurantları da güzel mekanlar. Benim Kadıköy’de huzuru en çok bulduğum yer ise Fenerbahçe Parkı.

Kadıköy’le ilgili projeniz nasıl bir şey olacak?

Önce belgesel yapmayı düşündüm fakat sonra sürekli gelişen bir yer olması dolayısıyla internet sitesine çevirdim projemi. kadikoyu.com adresini aldım. Neredeyse bütün siteyi bitirdim fakat işlerim dolayısıyla ilgilenemedim, hatta site kapanmış sonradan fark ettim. En kısa zamanda tekrar hayata geçireceğim.

Nasılsınız? Herhalde en sık sorduğumuz, bu yüzden de en ‘öylesine’ cevaplanan soru bu. Şimdi son soru olarak, gerçek anlamıyla sormak istiyorum bu yüzden; nasılsınız bugün, bu aralar?

Yorgunum. Ülkedeki gelişmeler başımı döndürecek kadar hızlı ve çok azını yakalayabiliyorum. Tüm bunlara rağmen hâlâ hissedebiliyor olmak tek teselli kaynağım.