Şekiller, renkler ve dokular canlı ve otantik işlerinin üç ana unsuru olarak gösterilse de Barselona’da yaşayan fotoğrafçı Olga de la Iglesia’nın işleri bunlardan çok daha fazlasına sahip. Sıradan sahneleri ve nesneleri çarpıcı bir bakış açısıyla harmanlayan Olga her şeyin içindeki canlı ve hisli ruhu bularak henüz bir araya getirilmemiş bir sanat ve moda dergisini andıran kareler çekiyor.

“Hayattaki
her şey
yüzeyin altında
bir soru
saklar.
Tüm gözler
şiddetle
merak eder
bir şeyi.”

Kendini nasıl tanımlıyorsun?

Ben Dünya’da yaşayan bir kadınım ve bizi kendimize güvenmekten ve duygularımızla etkileşime girmekten alıkoyan kapitalist bir dünyada hayatta kalmaya çalışıyorum.

Seni diğer sanat disiplinlerindense fotoğrafa yönelten nedir?

Fotoğrafı çok seviyorum çünkü bir bağ kurabildiğim diğer alanlarda deneyler yapmama imkân sağlıyor. Benim için kameranın arkasında olmak ya da sette olmak arasında tam bir fark yok. Ben ışıktan film yıkamaya, fikirleri bir bütün olarak ele alıyorum. Malzemeler ve dokularla oynamak kadar natürmort çalışmaktan ya da fikirleri sette hayata geçirmekten de keyif alıyorum. İşlerimde amacım modayı saf, otantik ve canlı bir yaklaşımla keşfetmek. Modayı, herhangi bir fikrin uygulanabileceği açık bir alan olarak görüyorum.

“Renk” senin için ne ifade ediyor? Kendini bir renkle tanımlayacak olsan bu hangisi olurdu?

İnsan gözü renkli görüyor. Gözümüz aracılığıyla ışığın her nesneye, maddeye, bitkiye ya da canlıya düşüşünü yorumlayarak gerçekliği kavrıyoruz. Bu süreç tek başına bile benim için oldukça ilham verici.

Renkler en başından beri vardı. Bir şeyleri tanımlama, sınıflandırma ve duygularımızla bağ kurma anlamında bize yardım ederek evrimin ilerlemesini sağladı. Dünyadaki sayısız kültürlerin her birinde renkler farklı bir duyguyu, anlamı, hissi, gururu, hatırayı ya da alışkanlığı ifade eder. Yine de gözümüz fiziksel anlamda hepsini aynı görür. Değişen tek şey bu renkleri anlamada kullandığımız görsel koddur. Beni tanımlayan renk hayatım boyunca hep değişti; hayatımın her döneminde başka bir renkle bağ kurdum. Şu sıralar açık mora yakın hissediyorum.

“Wonders” serinden bahseder misin?

Bu seri hayata bakış açımı tam anlamıyla açıklıyor. Ana ve canlı renkler retinamda öne çıkarak son derece çelişkili ve sıra dışı bir dünyanın imgelerinde bir araya geliyor.

Ne çekeceğine nasıl karar veriyorsun? Özellikle aradığın bir şey var mı?

Benim için fotoğraf çekmek resim yapmak gibi. Bu dört kenar içinde şekiller, renkler ve dokuları doğru nicelikte kullanmam gerekiyor. Bir şeylere bakış şeklime öylesine sirayet etmiş ki farkında bile değilim. Yine de belirli şekillerin, canlı renklerin ve gerçek üstü durumların ilgimi çekecek mükemmel durumlar yarattığını söyleyebilirim.

İşlerini daha çok an yaratmak olarak tanımlarsın yoksa anı gözlemlemek mi?

İşim anları gözlemlemek ve yakalamaktan geliyor. Sonrasında yakaladığım bu anları sete getiriyorum. Set, sokakta karşılaştığım ilham veren şeyleri bir araya getirdiğim yer.

Aynı zamanda arkadaşın olan Paloma Wool’la işlerini de takip ediyoruz. Yaratıcı süreciniz nasıl işliyor ve birbirinizin işlerini nasıl etkiliyorsunuz?

Paloma’yla uzun süredir arkadaşız. Birlikte fotoğraf dünyasında büyüdük ve bir şeyler öğrendik, aynı müzikleri dinliyoruz, aynı şakalara gülüyoruz, aynı yerlere gitmekten keyif alıyoruz ve güzellik ve aşk anlayışlarımız aynı. Bence bizi birbirimize bağlayan şeyler bunlar.

En büyük hayalin?

Daima anın içinde olmak. Korkusuz olmak. Sosyal baskıdan özgür olmak.

Kendine ne sormak isterdin?

Kendime bir şeyler sormayı hiç bırakmıyorum ki.