İstanbul Teknik Üniversitesi ve State University of New York at New Paltz İşletme mezunu. Gazeteciliğe, 2006’da Tempo’da muhabir olarak başladı. Milliyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. GQ Türkiye’de ve Hürriyet’te editör olarak çalıştı. Dört yıl önce kendine yeni bir yol çizmeye karar verdi ve ABD’ye yerleşti. Bir süre New York Üniversitesi’nde yeni medya dersleri aldıktan sonra bir içerik ajansı olan Fingertips Digital’ı kurdu. Ali Tufan Koç, şimdilerde romanı ‘Kimse Ölmez Bu Şehirde’nin tanıtımıyla meşgul. Metropolde yaşamak üzerine atölyeler düzenleyen ve Sumac isminde uluslararası bir gastronomi dergisini yayına hazırlayan Koç’la konuştuk.

New York metrosunu nasıl anlatırsınız? İlk defa bindiğinde insana nasıl bir his geçer?

Ali Tufan Koç: Metronun her saniyesi, alternatif bir ‘Sliding Doors’ filmi senaryosu gibi. Saniyeler içinde, bir sonraki 10-20 dakika boyunca sana eşlik edecek 30-40 kişilik bir kadro belirleniyor ve birlikte bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bir yandan herkes figüran, başrol yok. Tüm oyuncular, ‘metrodaki adam’ ve ‘metrodaki kadın’. Kimse bir ‘şey’i oynamıyor burada. Oysa günlük hayatın geri kalanında, restoranda, toplantıda, aile ve dostlar arasında hep bir ‘performans’ halindeyiz, farkında olmadan… Herkes yüzünü biraz serbest bırakıyor metroda, istemsiz de olsa. Unutursun etrafındaki kalabalığın varlığını. Düşüncelerine, kitabına ya da telefonuna dalarsın. Ve o anlarda insanlığın en doğal mimiklerini, zafiyetlerini yakalayabiliyorsun. New York ve metrosuysa, bildiğimiz haliyle dünyanın küçük bir minyatürü; önce bir şehre, sonra bir vagona indirgenmiş hali gibi. Herkes birbirinin hayalinden, azminden, enerjisinden etkileniyor, ortaya sarsıntılı bir hava akımı çıkıyor. Baş döndürücü! New York’ta, gün içinde hiçbir şey yapma, sadece metroda iki durak öteye git gel, dünyayı görmüş kadar oluyor, dünya kadar hayal görüyor, fikir topluyor ve insanla sevişiyorsun sanki. Günün her saati böyle.

Ali Tufan Koç

Gününüzün ne kadarı metroda geçiyor?

Ali Tufan Koç: Her gün ortalama 1-1.5 saatim metroda geçiyordur. Metro; evsizi, huysuzu, soysuzu, ruhsuzu, o’su, şu’su, bu’su hepimizin aynı yolun yolcusu olduğunu hatırlatıyor. Üstüne, her seferinde korunmak adına içine sığındığın o küçük balonunu bir toplu iğneyle patlatıyor. Sıradanlığını, ölümlülüğünü, 7 milyar kafadan sadece biri olduğunu hatırlatıyor. Gerçekliğini sorgulayacak kadar absürt diyalogların içinde bulabiliyorsun kendini. Hayatı kitaplardan, dizilerden, internetten okumaya çalışarak anlamaya çalışıyoruz, oysa metroda kafanı bir kaldırsan hayatın en çiğ haliyle burun buruna gelebilirsin.

Metroda geçen bir kitap kaleme almaya nasıl karar verdiniz?

Ali Tufan Koç: Metrodayken etrafımda dolup bitenler ve bende bıraktığı duygular o kadar yoğundu ki bir noktadan sonra taşıyamaz oldum. O an cebimdeki kağıtlara, defterlere yazmaya başladım. Aslında böyle bir kitap üzerinde çalıştığımı fark ettiğimde metni neredeyse yarılamıştım. Bir yandan, bir süredir modern insanın günlük hayatta kendini ve içseslerini uluorta sorgulamasına ve dair bir hikâye vardı kafamda. Biraz da hayal gücü devreye girdi ve taşlar böylece kendiliğinden yerine oturdu.

Bir yerde bu kitabı hayatı tıkanan insanlara kendi adımlarını atabilmesi için cesaret vermek amacıyla yazdığınızı söylüyorsunuz. ‘Hayat tıkanmaları’yla ilgili ne söylersiniz? Sizin başınıza gelir mi?

Ali Tufan Koç: Çok sık gelir ve her seferinde şu gerçekle yüzleşirim: Aslında tıkanan hayat değil, bizim kafa yapımız/bakış açımız. Hayat kendiliğin akıp gidiyor ve senin tek yapman gereken suyun akışına izin vermek. Bu kadar. Hoş, pratiğe dökmesi öyle kolay olmuyor tabii. Bazen hazırlıksız yakalanıyoruz. Ya da o an onunla yüzleşmek işimize gelmediği için ‘hazır değilim ayağına yatıyor’ ve suya koca bir taş koyuyoruz. Ben de zaman içinde hasedimle, düşmanlığımla ve nefretimle yüzleşmemek için çok ayak diremişimdir. Oysa kabul ettiğinde çok da eksilmiyorsun, aksine çoğalıyorsun. Buradaki en büyük engel genelde şu oluyor: İnsan egosu, tabiatı gereği güç gösterisine kalkışıp esip gürlemeyi bir marifet saymış durmuş. Oysa yumuşak olan, olabildiği kadar esneyen sağ çıkıyor dört mevsimden. Dalını, kanadını kaptırmak istemiyorsan, biraz yumuşak başlı olmayı bileceksin hayatta. Doğa, bunun örnekleriyle dolu. Çin felsefesi, bir kar fırtınasında dalları kırılana kadar kar taşımaya çalışan ve sonunda dalından olan çam ağacı olmak yerine, yumuşak ve esnek dallarıyla bilinen söğüt ağacının bilgeliğini hatırlatıp durur. Hayat dediğin sonsuz bir akıntı. Değişimden geçmemek, evrenin akışına ters gitmek gibi. Neticede çok da takılmamalı, gelişime her zaman yol vermeli. Şunu da unutmayalım: Hayata anlam katma arayışlarının, tıkanan kanalları açma süreçlerinin de bir ayarı olmalı. Dengesi şaşmış bir hayatın da kendi içinde sakıncalı tarafları olabiliyor.

Ali Tufan Koç

Türkiye’de tam zamanlı gazetecilik yaparken bir gün bir karar aldınız ve New York’a taşındınız. Biraz bu hayat değiştirme kararınızdan bahseder misiniz? Benzer hayalleri olanlara ne tavsiye edersiniz?

Ali Tufan Koç: Herkesin hikâyesi, derdi, kavgası başka, körü körüne tavsiye vermek ne kadar faydalı olur emin değilim. Kendi deneyimlerimi paylaşabilirim ancak… Azıcık rahata ermek uğruna bir koltuğa, kuruma ya da herhangi bir unvana yapışıp kalma çabası bana göre insanın ruhunu emiyor. Bahsettiğiniz değişim, bunun farkına varmamla beraber geldi. Mesleklerin, unvanların sadece tek bir kalıbı olduğuna inanmıyorum. O kalıba uymaya çalışma çabası insanı özünden uzaklaştırıyor, tekdüzeleştiriyor. Gazeteci ya da yazar olmaya çalışmadım, gazeteciliği kendime ‘uydurdum’. Kendimi daha ‘ben’ hissedeceğim bir versiyonunu yarattım kafamda. İyiliği, kötülüğü, niceliği, niteliği tabii ki tartışmaya açıktır. Kalıbına uygun ve daha popüler bir iş yapıp ‘yarım’ hissetmektense, içimden geldiği gibi üretip ‘tam’ kalmayı tercih edenlerdenim, en azından şimdilik. Atölye, konuşma, kitap ve dergi işleri… Aynı durum elimin kendiliğinden gittiği diğer işler için de geçerli. Üretmek istediklerimi en ‘ben’ halimle yapabilmem için de daha çok okumam, öğrenmem, çalışmam, düşmem, kalkmam kısacası yaşamam gerektiğini fark ettim ve kendime yeni bir yol çizdim.

Türkiye’ye geldiğiniz zamanlarda metropolde yaşamak, modern hayat üzerine atölyeler düzenliyorsunuz. Bu atölyelere gelen insanlarla ilgili gözleminiz nedir? Günümüz insanının ihtiyaçları, arayışları, endişeleri neler?

Ali Tufan Koç: The School of Life’daki atölyelerimden biri ‘her şeye rağmen hayatı keyifli kılabilmek’ üzerine kurulu. Zaman içinde şunu gözlemledim: Yaşamak üzerine düşünmekten, dertlenmekten, üstüne söylenmekten yaşamayı unutuyoruz çoğu zaman. Boşver sen, yaşamana bak. Hep bir sonraki adıma hazırlıklı olma ihtiyacı bizi biraz böyle yaptı. Sürekli dikiz aynasına bakarak gidince sonunda ağaca, duvara toslaman kaçınılmaz. Bırak, arkadan biri çarpacaksa çarpsın. İnan, ensenden tutup yakalayacak diye korktuğun şeyler sandığından daha zararsız, hatta bakmasını bildiğinde sonsuz faydalı. En büyük endişeler de, ‘Ya kendimi gerçekleştiremezsem’ üzerine: Yahu, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki yarından? O çok korktuğun şey, belki de hiç başına gelmeyecek? Hadi oldu da yaralandın diyelim. E yara bu. Bıraksan kendiliğinden kabuk tutacak, o kabuk da zamanla yine kendiliğinden düşecek. Sana da izini taşımak kalacak sadece ki yara izi dediğin, yaşanmışlıktır, candır bence. Shakespeare’in şu cümlesini belki de daha sık hatırlatmalıyız birbirimize: “İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, düşünce onu öyle yapar”. Hayat, bizim algıladığımız haliyle akıyor aslında. Başına gelen bir durumun iyi mi yoksa kötü mü olduğundan emin olmamız teknik olarak mümkün değil. Senin düşüncene kalmış. Ben, ‘her işte bir hayır’ görenlerdenim biraz. Burada ince bir Polyanna çizgisi var ki oraya düşmeden, gayet realist bir biçimde de bu anlayışı benimseyebilirsin. Gerçekçi bir iyimserlik, iyidir, güzeldir, kimseye zarar verdiği görülmemiştir. ‘Olumsuz’ diye etiketlenmiş tüm durumları, fikirleri ve duyguları da bağrımıza basıp üzerinde ilerlemek adına aktif olarak ne yapabileceğine bakan bir hal bu, ‘gerçekçi iyimsercilik’. Atölye buluşmaları da genelde bu fikir ve yaklaşımlar etrafında dönüyor.

Gastronomi üzerine uluslararası bir dergi hazırlığında olduğunuzu biliyoruz. Neler olacak bu dergide?

Ali Tufan Koç: Adı, ‘Sumac’. Geçen sene kuruldu. İlk sayısı da bu sezon çıkacak. İlk sayı kapağında, ‘non-binary gender’ kimliğiyle bilinen, aynı zamanda bir aktivist olan, “Billions” dizisinden oyuncu Asia Kate Dillion var. Bilinen anlamda bir gastronomi dergisi değil; hikâyeler, hatıralar, diyaloglar ve buluşmalar üzerine kurulu. Derdi yemeği araç olarak kullanıp farklı gruplar, kimlikler, fikirler ve kültürlerarasında azalan diyaloğu kuvvetlendirmek. Bizim gibi olmayana tahammülümüz her geçen gün daha azalıyor. Zihinlerde gettolaşıyoruz, yeni düzen de bizi zaten buna itiyor. “Bilgimi, ilgimi ve kaynaklarımı kullanarak bununla ilgili ben ne yapabilirim” sorgulaması sonucu Sumac çıktı ortaya.

 

Fotoğraf: Sinem Yazıcı