“Ben olmak sürekli farklı şeyler tarafından tetiklenmek gibi…” diyor Alex Callier. Müziğe olan bilinci ve çok yönlülüğü onu bir sanatçı olarak tanımlarken bu kimliğin getirdiği güç ile müzik yapmanın yeni yönlerini keşfetmeyi hiçbir zaman bırakmadı.Melankoliden esinlenen Callier, Hooverphonic’in bestecisi, yapımcısı ve müzikal gücü haline gelirken, Hooverphonic ile “2 Wicky” ve “Mad About You” gibi kült şarkılara imza attı. 10 stüdyo albümü, sayısız konser ve çarpıcı performansları ile müzik sahnesine büyük katkıda bulunmaya devam eden grup ve Callier’in, üretimde sofistike yöntemler kullandıkları tartışmasız. İstanbul’da üç gün üst üste gerçekleştirecekleri konser dizisi öncesi Callier ile yenilikler, seçimler ve müziğin gerçeği hakkında sohbet etmek bize orijinalliğin esaslarını hatırlatıyor.

 Hooverphonic, neredeyse 25 yıl önce aslında trip-hop grubu olarak kategorize edilmiş olmasına rağmen, müziğin sınırlarını durmaksızın genişletmeye ve özgün yapılara imza atmaya devam etti. 25 yıl boyunca orijinal kalmanın altında yatan sır nedir?

Orijinallik, yeni sınırlar keşfetmek ve kendin olarak kalmak arasındaki doğru dengeyi bulmakla alakalı. Aramak için oldukça zor türden bir denge. Her zaman farklı şeyler yapmaya çalışmak. Ama yine de kendin olarak kalmak… En başından beri bizim de yapmaya çalıştığımız şey bu. İlk ve ikinci albümümüzü dinlediğinizde bunu denediğimizi görebilirsiniz. Sanırım sürekli farklı şeyler yapmak benim doğamda da var. Çünkü eklektik türden bir insanım.

Her sabah uyandığımda, farklı tür bir müzik açarım. Bu bazen jazz olur, bazen klasik müzik modumdayımdır, bazı zamanlar vardır ki elektronik müzik dinlemek isterim. Her zaman sabit olan şey, atmosferik ve melankolik müzik sevmem diyebilirim.

Çocukluğumdan beri melankolik müzik dinledim. Çocukken, piyano derslerim esnasında öğretmenim bana hep Bach ya da Mozart besteleri verirdi ve ben de bundan pek de fazla keyif almazdım. Ama bir gün Erik Satie bestesi verilince, ansızın bu müziğe aşık oldum. Birdenbire, müzikteki hüzün ve melankoliyi sevdim. Durum her zaman buydu. Gençken daha çok shoegaze tarzda Depeche Mode, Slowdive, My Bloody Valentine’ın hüzünlü şarkılarını dinlerdim. Ve tabii ki, The Smiths’in büyük hayranıydım. Şarkılar ya da melodi kulağa mutlu gibi gelebilir ama şarkı sözleri melankolik. Son albümümüzden Uptight’ı dinlediğinizde de bunun benzerini görebilirsiniz, şarkı kulağa mutlu geliyor fakat sözlerde derinlik var. Bu tezatlığı seviyorum. Ve evet, olay şu “ben olmak sürekli farklı şeyler tarafından tetiklenmek gibi.”

Hazır melankoliden bahsetmişken, sence zorlu duyguları bir sanat eserine aktarmak onların üstesinden gelmeye yardım ediyor mu?

Bazen ediyor, terapi gibi bir şey. Ama her zaman değil. Dürüst olmak gerekirse, bazen çok mutlu bir moddayken çok hüzünlü şarkılar da yazabiliyorum. Ama kim bilir, belki bilinç altında, farkında olmadan yardım ediyordur. Aynı zamanda, hüzünlü şarkılar yazarken mutlu da olabilirsiniz. Kesinlikle müzik gerçeğinin farkındayım. Kesinlikle, insanoğluyla arasında bir şey var.Şunu söylemek zorundayım, müzik gerçekten büyük duygular yaratabilir.Konserdeyken, grubu izlerken birdenbire grupla aranızda bir bağlantı oluşabilir! Oldukça güçlü bir hissiyat. Müziğimle aramda yeni üretilmiş olması farketmeksizin garip bir bağ var. Yazdığım, kaydettiğim ve mixlediğim ilk anda garip bir bağ oluşuyor…Bir kadına aşık olmak gibi. Hafifliği ve mutluluğu hissedebiliyorsunuz. Bu hisse oldukça bağımlıyım. Yeni bir şeyler yazdığımda, ona da müptela oluyorum. Yeni müzik yaparken sevdiğim şey de bu.

Kendime ait stüdyoda her zaman yeni müzikler yapmaya çalışıyorum. Bazen kendim bazen başkaları için. Sanatçı olmakla ilgili sevdiğim şey de bu. Her zaman mixlemek ya da her zaman kayıt yapmak zorunda değilim. Yazmak ya da mixlemek dışında hiçbir şey yapmayan arkadaşlarım var. Açık fikirli kalabilmek için farklı şeyler yapman gerektiğine inanıyorum.

Günümüzde, bireysel üretimler popülerleşmeye başladı. Sence bir grup halinde çalmak ve üretmek müzik kariyerini nasıl etkiliyor?

Bedroom production konusunda biraz öngörülüydüm. Bu tarz gruplardan biri de bizdik! İlk demomu bir stüdyoda kaydettiğimde 15 yaşındaydım. 15 yaşında, bir grupta gitar çalıyordum ve mühendislerle müzik üzerine konuşmaya çalışıyordum. “Daha hayalperest bir melodi istiyorum.” diyordum ve onlar da bana “Daha hayalperest darken neyi kastediyorsun?” şeklinde geri dönüyorlardı. Çok da iyi anlaşamıyorduk. O yaşlarda, bu dili öğrenmem gerektiğini anladım. Çünkü birçok şey tercüme ederken yok oluyordu! 2 yıl sonra, Belçika’da bir film okuluna başladım. Müzik kaydı ve yapımcılığı yapabildiğiniz bir film okuluydu. Hooverphonic’in ilk klavyecisi Frank ile orda tanıştım ve grubu okul bittikten sonra şekillendirdik. Önce, bir profesör beni soundscaping ile tanıştırdı. Soundscaping benim yazdığım pop şarkılarla birleşince Hooverphonic oluştu. Burada bedroom production’a geliyorum. Frank ve ben her şeyi yapan mühendislerdik. Ilk albümümüz benim dairemde kaydedildi, benim küçük dairemde. Vokalleri, o sırada çalıştığım Belçika Televizyon’undan ödünç aldığım bir mikrofonla, benim odamda kaydettik. İlk demomuzu o dairede mixledik.

Fakat 90’ların başlarında, sadece müzisyen olmanın gelecekte yeterli olmayacağını farkettik. Müzisyen olabilirsiniz, fakat daha fazlası olmak zorundasınız. Prodüktör olabilirsiniz, söz yazarı olabilirsiniz ama yaptığımız hepsinin kombinasyonu. Aynı zamanda yönetmenlere istediğiniz klibin nasıl olması gerektiğini anlatabilmek için güzel fotoğraflar da çekebilmelisiniz. İşte bu sanatçı olmak. Ben bir müzisyenim, ama daha çok sanatçıyı. Şimdi, genç insanlar bana sırrımı soruyor, onlara “Şimdilerde stüdyoya ve bütün seçeneklere, imkanlara sahipsiniz, bazen seçeneklerinizi sınırlandırmak daha yaratıcı olabilir.” diyorum.  Önce şarkınızı yazmaya çalışın, ardından onu üretin. Üretirken çok fazla seçeneğinizin olmamasına özen gösterin. Bildiğiniz belli başlı bir kaç donanıma bağlı kalın.

Eğer ilk albümümüze bakarsanız, o da aynıydı… 2 tane sentezleyicimiz, 1 tane davul makinemiz ve 1 tane de örnekleyicimiz vardı. O kadar… Albümü sadece bunlarla yaptık. Bu iyi bir şey. Yani, günümüzde teknolojinin kullanışlı olduğunu fakat aynı zamanda kaybolma riski içerdiğini düşünüyorum. Bu sadece müzikte değil. Şimdiki küçük çocukları gördüğünüzde, sürekli seçim yapmanın getirdiği bir strese sahipler. Müzikte de bu böyle, çok fazla seçeneğin stresi var.

Seçim yapmak mı yoksa akışına bırakmak mı?

 Sanırım seçim yapmak. Seçim yapmalısınız, seçeneklerinizi sınırlamak iyidir. Çok fazla seçeneğiniz olduğu zaman, görmek çok daha zorlaşabilir. Sorun da bu. Aynı zamanda, seçim yapmak işin bir parçası. Ben her zaman seçiyorum. Ne tür bir albüm yapmak istiyorum? Müzik nasıl olmalı? Hangi hikayeyi anlatmak istiyorum? Seçim yapmalısınız.

Bütünlüğü nasıl tanımlarsın? Üretimde bütünlüğün önemi nedir?

Aslında, bütünlüğün en iyi örneği değilim. Grup kurulduğundan beri benimle devam eden sadece bir kişi var. Benim için, bütünlük ortak noktalara sahip olup aynı zamanda farklı olabilmek. Eğer bana, Luka’ya ve Raymond’a yani şu anki grubumuza bakarsanız, ortak noktalarımız var. Hepimiz Massive Attack, Trentemoller gibi şeyler seviyoruz. Fakat aynı zamanda farklılıklarımız da var, ben shoegaze  seviyorum, Luka Ariana Grande seviyor, Raymon Kiss, 70ler Glam Rock’a ilgili. Fakat ortak noktalarımız da var. Bu gerçekten çok ilginç çünkü biz bir grubun içinde birbirinden tamamen farklı 3 jenerasyonuz. Aslında benim gördüğüm, üçümüz de ürünümüzü beğendiğimizde, bu onu evrensel yapıyor. Bu şarkının herkes tarafından beğenilebileceğini gösteriyor. Los Angeles’da bir konserde çalarken, genç bir çocuk vardı, sanırım 13-14 yaşlarındaydı… Her şarkıya eşlik ediyordu! Şovdan sonra, ebeveynleriyle yanımıza geldi ve “Babam sizin büyük bir hayranınız. Ben onun kayıtlarını dinledim ve ben de hayranınız haline geldim. Müziğinizi seviyorum.” dedi. Yani görüyoruz ki birçok jenerasyonu birleştiriyoruz.

2018’de yeni üyeniz Luka ile Looking For Stars albümünü yayınladınız. Albüme dokunuşlarını nasıl tanımlardınız?

Esasen, ben 3 albüm yazdım; biri Trip-Hop temelliydi, ikincisi biraz daha soundtrack üzerineydi ve bir tanesi de pop müzik tabanlıydı. Luka geldi, bütün albümleri dinledi ve içlerinden söylemek istediği şarkıları seçti. Eklektik bir albüm fikriyle geldi diyebiliriz. Hooverphonic’in olayı her zaman budur, çalacağımız şarkılara her zaman solistler karar verir. Ben bir şarkıyı zorlamak istemem. Eğer bir insan o şarkıyı hissetmiyorsa, onları zorlamam. Luka çok güzel bir sese sahip, genç ve aynı zamanda biraz da naif. Aynı zamanda bazı diva niteliklerine de sahip. Sanırım, ne zaman bir solist arasam, hep müziğimize uyacak belli bir tonu arıyorum. Bazı insanlar soruyor “Bu nasıl mümkün olabilir?” “Nasıl dört farklı vocal ile hayranlarınızı bir arada tutabiliyorsunuz?” Dürüst olmak gerekirse, şarkıcılar gerçekten önemli. Biliyorsunuz Belçika’daki The Voice yarışmasında koçtum ve Luka benim takımımda, benimle birlikte kazandı. Herkes Luka’nın Hooverphonic’te şarkı söyleyeceğini yarışma boyunca  karar verdiğimi söylüyor. Hayır! Final olduğunda henüz beraber çalışacağımıza karar vermemiştik.

Ben onun için şarkılar yazacaktım ve o da kariyerine solo devam edecekti. Ona 10 şarkı yazdım, hepsini dinledi ve içlerinden sadece Hooverphonic için yazmış olduğum şarkıyı seçti. Sonunda beraber çalışmaya karar verdik. Luka’dan önce 3 farklı şarkıcı o şarkıyı denedi ve diğerlerinin versiyonunu sevemedim. Luka denediğinde orada bir sihir vardı ve “Tamam, bu ilginç olabilir.” diye düşündüm. Daha fazla şarkı denediğimizde, yeni şarkıları söyleyebileceğini gördük. Fakat Hooverphonic klasiklerini söyleyebillir miydi? Çünkü sonunda, bir konsere çıktığınızda, mesela bir kaç hafta içinde İstanbul’da olacağız, tüm şov boyunca yeni albümü duymak istemeyeceksiniz. Mad About You ya da 2 Wicky gibi klasikleri duymak isteyeceksiniz…

“İş dünyasından radarında olduğumuz insanların, prodüktörlerin, DJ’lerin ve arkadaşlarımızın olduğu küçük bir ön şov organize edelim.” dedim. Kendimize Hooverphonic klasiklerini çalışmak için 3 hafta tanıdık. Biraz zorluydu çünkü Belçika’da çok fazla hit parçamız var. Ve Luka mükemmeldi! Herkes bayıldı! Luka bu şekilde şarkıcımız oldu. Sadece açıklamak amaçlı, Hooverphonic ile şarkı söylemesi için rastgele bir kız seçmem. Çok zor beğenirim. Dört farklı şarkıcıya ragmen hala bu kadar popüler olmamızın ana sebebi de bu.

Şarkılarınız birçok filmde ve televizyon şovunda kullanıldı. İnsanlara bu tür medya ve konserlerle ulaşmanın arasındaki farklar nedir?

Tamamen farklı! Dürüst olmak gerekirse, önce canlı performanslarımızı açıklamam gerekir. Belçika’da oldukça yaygınız, ne zaman gidip farklı bir şehirde çalsak birdenbire bir indie grubu oluyoruz, sonra aniden underground. Yani biz şizofreniz, Belçika’da çaldığımızda hit parçaları ve ilgi çeken melodileri çalıyoruz ve başka bir ülkeye gittiğimizde insanlar bizden karanlık bir şeyler çalmamızı istiyor. Epeyce farklı. Bu aynı zamanda bizim İstanbul’da öğrenmek istediğimiz şey. İnsanlar ne duymak istiyor? 

Senin de söylediğin gibi, insanlar konsere gelmek için çaba sarfediyor. Bilet alıyorlar. Bizi görmek için bir yere geliyorlar. Fakat bunu bir reklamda ya da bir filmde duyduğunuzda o sadece bir şarkı olarak kalıyor. Fakat tanıtım aynı zamanda dinleyici kitlenizi bulmak için de harika bir yöntem. Ben ne zaman bir filmde özgün bir şarkı duysam Shazam’lıyorum…

Özgün bir müziği bulmak için harika bir yöntem çünkü filmlerde atmosfere uygun müzik istiyorlar, radyolarda ise sadece havalı şarkılar. Şarkılar sadece radyoda çalınabilir olmak zorunda değil. Ben ilginç şeyleri çoğu zaman filmlerden, reklamlardan ya da internet yayınlarındaki önerilerden buluyorum.

Son sorumuz, siz ve İstanbul’daki dinleyiciniz arasında özel bir bağ var. Konser biletleri satışa çıktığı anda tükendi! İstanbul’da bize anlatabileceğiniz herhangi bir anınız var mı?

 İstanbul’u çok seviyorum! Çok kozmopolit bir şehir, harika kulüpleri ve restoranları var. Çok fazla tarihi var. Luka şimdi bizimle, daha 18 yaşında ve daha önce hiç İstanbul’a gelmemiş. Onu kesinlikle Sultanahmet Camii’ne, Aya Sofya’ya götüreceğiz, fakat aynı zamanda kesinlikle kulüplere de! Şehirdeki karma kültürü seviyorum. Yani evet, oraya daha önce geldik. Aklımda kalan bir anı, Galatasaray Üniversitesi’nde çalıyorduk ve hala hatırlıyorum! Öğrenciler her şarkıya eşlik ediyorlardı! Hem de çok bilinmeyen şarkılara bile! Yani bu nasıl mümkün olabilir! Bir çok ülkede bir çok konser verdik, fakat böylesini hiç tecrübe etmemiştik. Uluslararası röportajlar esnasında, en çok hatırladığım 3 konseri soruyorlar, bunlardan biri her zaman İstanbul’daki bu konser oluyor.