Fazlasıyla güçlü, yaşadığı mutlulukları ve travmaları yaratıcı üretimlere dönüştürebilmek konusunda yetenekli, kendisiyle ve geçmişiyle barışık, yaşadığı toplumun ve ötesindekilerin sorunlarına hakim, bu sorunlar hakkında söyleyecek sözleri olan, gözlem yeteneği hayli yüksek, geleceğe umutla ve korkusuzca bakan, hür bir kadın Kalben. Onunla yaza sıkıca tutunan fakat sonbaharın rüzgarlarıyla da serinleyen, güneşli bir Beyoğlu gününde buluşuyoruz. Soho House’un bahçesinde, yeşilliklerin ortasındaki kuytu bir köşeye, uzun ve soluksuz geçecek bir sohbeti gerçekleştirmek için oturuyoruz. İç dünyasındaki renkliliği dışa da yansıtan, cıvıl cıvıl bir elbise var Kalben’in üzerinde. Yüzündeyse hiç eksik olmayan bir gülümseme. Daha birkaç gün önce ilk defa yolunun düştüğü, dünyanın en güzel şehrinden, New York’tan döndü Kalben. Üstelik bu şehirde bir konser de verdi. Birçok Türk müzisyeni de ağırlayan East Village mekanı Drom’da bu sefer Kalben vardı. Söze oradan başlıyoruz.

“Müzikle bir yere ulaşmış olmak beni yükseltiyor” diye anlatıyor. “New York’a daha önce hiç gitmemiştim. Öğrencilik yıllarımda ve çalıştığım dönemde maddi imkanım olmamıştı. Ama müzik bana bu imkanı veriyor. Ana dilleri Türkçe olmadığı halde müziğimizi seven, şarkılarımızı söyleyen insanlar vardı New York’ta. Bu beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Sanki annemi gururlandırmışım gibi… Sanki çocukluğumda başıma gelen bazı şeyler bir işe yaramış gibi… Sanki hayatıma girmiş ve beni yaralamış insanların da anlamı varmış gibi… Sanki hayat sadece iyi ve kötüden, beyaz ve siyahtan meydana gelmiyormuş gibi… Müzik sayesinde hayatımda bir sürü pembe, gri alanlar oluştu. Bütün o siyah beyaz şeylerin içinde daha neşeli, daha kalender şeyler görebilmeye başladım.”

Müzik sayesinde ilk defa başladığım bir şeyi bitirebilecekmişim gibi hissediyorum.”

Sadece müzik için değil, anne ve babasının mesleği yüzünden de çok seyahat etmiş, farklı şehirlerde yaşamış Kalben. Yaşadığı şehirlerin üretimine nasıl etki ettiğini konuşmaya başlıyoruz. “İzmir’de, Ankara’da, İstanbul’da sekizer yıl yaşadım” diye söze giriyor. “Fakat öncesinde de Edremit, İskenderun, Tatvan, Osmaniye var hayatımda. Çok hatırlamadığım dönemler. Annem öğretmen, babam asker. Onların mesleği sebebiyle gezdim. Evlerinin duvarına çivi bile çakamamış, ‘Burası da benim’ diyememiş insanların çocuğuyum ben. Tatlı bir köksüzlükleri var. Nereye giderlerse gitsinler öğrencilerine, askerlerine bağlanıyorlar. Bende de hikaye öyle başlıyor. Bir yere bağlanırken ben de oradaki insanlara bağlanıyorum. Ne kadar yıl yaşadığım, birileriyle nasıl hemşehri olduğum değil de, o şehirde kimlerle tanıştığım, hangi kitapları okuduğum, hangi müzisyenleri dinlediğim etkiliyor beni.”

Bunca farklı dönemi, farklı şehirlerde, farklı duygularla yaşamış olmasına işaret ederek, hangi dönemi mutlulukla ve biraz da özlemle andığını soruyorum. Ankara, Bilkent, Gazi üniversitelerinden ve ODTÜ’den birçok öğrencinin herhangi bir sosyoekonomik farklılık gözetmeksizin sokakları arşınladıkları, sabahlara kadar dans ettikleri, özgürce müzik yaptıkları, kütüphanelere gittikleri, kızların ve erkeklerin istediği gibi giyinip davrandığı, hiç kimsenin aşık olduğu insan üzerinden yargılanmadığı, herkesin özgürleştiğini gördüğüm o Ankara dönemim benim için hep farklı olacak. Ne kadar hata yaparsan yap sonunda genç olduğun için yine de yaşayacağını biliyorsun ya… Ölümlüsün ama hala çok gençsin… O uzaklığı çok iyi hatırlayacağım. O kıstırılmış yetişkin olma halinden ne kadar uzakta olduğumu çok iyi hatırlayacağım.”

Kalben’in hayatı hızlı bir şekilde değişti. Sofar Sounds’da sahne almasının ardından gelen ilgiyle, birkaç sene içerisinde yayımladığı ilk iki albümüyle (Kalben, 2016 / Sonsuza Kadar, 2017), yoğun konser programıyla, yazdığı çocuk kitaplarıyla ciddi bir bilinirlik kazandı.Bu kısa sürede kendisine, hayata, müziğe dair neler öğrendiğini konuşmaya başlıyoruz. “Müziği korumam gerektiğini öğrendim. İnsan bir şeyi çok sevdiği zaman onu nasıl koruyabileceğini de bilmeli. Ben müziği çok seviyorum” diyerek en değer verdiği şeyi en başa koyuyor. “Fakat müzik bürokrasisini bilmiyorum. Telif haklarından haberim yok. Plak şirketlerini, menajerliği bilmiyorum. Bir ilişkideyken, insanlar tarafından sana verilen sevginin artmasının ilişkideki dengeleri nasıl değiştireceğini bilmiyorum. Bilmediğim o kadar çok şey aynı anda üzerime hücum etti ki, ben hepsini aynı anda öğrenmek durumunda kaldım.” Üzerine hücum eden bunca meseleyi de yine müzikle kurduğu bağ aracılığıyla aşıyor: “Müziğin özgür olması gerektiğine inanıyorum. Müzik icra eden bir kadın olarak da kadınlığımın ve insanlığımın da özgürce pratik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başka biriymiş gibi davranmak, insanları pohpohlamak, sürekli başkalarının ne düşüneceğini düşünerek hareket etmek zorunda değilim. Artık tatlı bir rahatlık içindeyim.”

Tüm bunları gerçekleştirirken özel hayatındaki iniş çıkışlarla da uğraştı Kalben. Geride bıraktığı ciddi ilişkileri oldu. Söz onlardan açılınca babasının “Ismarlama olmaz” sözünü anımsıyor. “Zamanla anladım ne demek istediğini” diye de ekliyor. Korkularından bahsetmeye başlıyor. “Kendim olursam o insanı kaybedecekmişim korkusu var… Yalakanım Bebeğimşarkımda olduğu gibi… Bir garip, başkası gibi olma hali… Hep bir alttan alma, geçmişim yokmuş gibi davranma hali… Ben bir hayat yaşadım. Birçok yara aldım. Birçok mutluluk da gördüm. İnsanlara aşık oldum. Hiç aşık olmadığım insanlarla da ilişkilerim oldu. Kendimi doğru düzgün görmediğimi, hiçbir ilişkinin ardından doğru düzgün yas tutmadığımı, aceleci olduğumu, bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissettiğimi fark ettim. Rahatladım artık. Hiç kimseye aşık olmam gerekmiyor.”

Sıklıkla ailesinden de bahsediyor Kalben. Onlarla nasıl bir ilişkisi olduğunu konuşmaya başlıyoruz. “İçinde büyüdüğüm evde her çocuğun hayalini kurduğu, annesinin ve babasının öpüşerek yemek sofrasından kalktıkları, birlikte tabakları toplayıp, gülüşerek mutfağa gittikleri bir ortam yoktu. Babamın ve annemin problemleri vardı. Bunlar hem evliliklerine hem de benim hayatıma yansıyordu. Ben onları barıştırabileceğimi, mutlu edebileceğimi zannederek büyüdüm. Bazı şeyler benim sorumluluğum ya da suçummuş gibi hissederek büyüdüm. Sanırım çocukluğuma dönüp söyleyebileceğim bir şey olsaydı ‘Bu seninle alakalı değil’ demek isterdim. Diğer taraftan beni çok desteklediler. İyi bir eğitim almam, düzgün bir insan olmam, herkese adil davranmam, insanları dillerine, renklerine göre değil de her zaman karakterlerine ve ruhlarına göre değerlendirebilmem için çok çabaladılar. O yüzden onları artık bambaşka bir gözle ve kalple seviyorum. İnsan severek bir şey ürettiği zaman bütün çocukluğu ve geçmişi başkalaşmaya başlıyor.”

Annesinden bahsederken “Kadın dostluğu ve kadın bağları üzerine çok şey öğretti” diye özellikle vurguluyor. “Bugün genç kızlara ‘Her nasılsanız öyle güzelsiniz ve hayatınızı dilediğiniz gibi yaşama özgürlüğü sadece sizin elinizde’ diyebilecek cesareti buluyorsam, bana bu cesareti annem hediye etti” diye tamamlıyor sözünü. Kadınlarla ilişkisinden, birçok müzisyenin, kadınların onu çok sevmesinden bahsediyoruz. “Kadınların birbirlerini eteklerinden aşağıya çektikleri, birbirlerini kıskandıkları, birileri ya da bir iş için birbirlerini parçaladıkları zamanı bence geride bıraktık. Kadınların bir devrimin parçası olduklarının farkına vardıkları, özgürlüklerinin kıymetini anladıkları bir çağın içerisindeyiz. Çok şanslıyım. Bu çağı efsane kadınlarla paylaşıyorum. Bu kadınların beni sevmesi, beni kucaklaması, beni o kadar mutlu ediyor ki… Bir sürü annem, ablam, kız kardeşim oldu şimdi.”

İkinci albümündeki bir şarkısından, Yara’dan açıyorum sözü. Toplumun ortak yaralarına, üzüntülerine gönderme yaparak anlatıyor Kalben. “Sürekli yas tuttuğum için üzülmüyorum. İnsanın üzülebilmesi için önce iyileşmesi gerekiyor ki tekrardan kalbi kırılabilsin. Benim kalbim yıllardır kırık. Birbirimizden farklı şeylere inansak da o kadar aynı ölümün içerisindeyiz ki… Birlikte yaşamıyoruz aslında, birlikte ölüyoruz. Her gün üç vasıta ile işe giderken, sabahın sekizinden gecenin bilmem kaçına kadar çalışırken, ailemizi ve kirasını ödediğimiz evlerimizi göremezken, hiç gitmediğimiz tatillerin hayalini kurarken, biz zaten hep birlikte ölüyoruz” diyerek o ortak çıkmaza gönderme yapıyor. Nelerin onu umutlandırdığını sorunca da “Genç kadınlar, çocuklar beni çok mutlu ediyor. Çok cesur ve özgürler” diyor.

Söz çocuklara gelince Kalben’in edebiyatla ilişkisini konuşmaya başlıyoruz. Kalben, iki çocuk kitabı (Lulu Güneşi Arıyor, Lulu Okula Başlıyor) yayımladı. Şu sıralar “Henüz 15 sayfa yazabildim” diye gülerek anlattığı, “Yetişkinler için” dediği romanıyla da uğraşıyor. “İşyerim Akmerkez’deydi. Her akşam iş çıkışı uzun bir otobüs yolculuğuyla Etiler’den Kadıköy’e gidiyordum. Bir gün o penceresiz, herkesin hayatından bezdiği otobüste çok sıkıldım. Aklıma Lulu geldi. Bir prenses. Ormanda pantolonuyla koşturan, maceraperest, risk alan, kendi fiziksel kalıbında hapsolmamış küçük bir kız çocuğu. Kendi çocukluğum gibi… Kraliçe olan annesi hayatını kaybediyor. Kıza da annesinin ‘Sonra Boyutu’na gittiğini söylüyorlar. O da Sonra Boyutu’nu bulmak için şatodan kaçıyor. Ama Sonra Boyutu’nun olmadığını, annesinin artık bir enerjiye dönüştüğünü öğreniyor. Bir çocuk nasıl yas tutar? Bir çocuğa bir kayıptan nasıl bahsedersin?” diye, yazdığı ilk çocuk kitabının hikayesini aktarıyor.

Kalben de annesini genç yaştayken kaybetmiş. Bir anlamda bu ilk kitabıyla aslında kaybettiği annesinin yasını tutuyor. “Kendi çocukluğumla, kendi kaybımla barışmak için, annemin yasını layıkıyla tutamadığım için yapıyorum bunu. O otobüs yolculuğunda annem için ilk defa yas tutmaya başlıyorum. İlk defa onu kaybettiğimi, artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini, hayatımda olmadığını kabul ediyorum. Bir çocuk olsa bunu nasıl kabul ederdi? Ona nasıl yardımcı olurdum? Bunu yaşayan çok fazla çocuk var. Çocuklara bunu doğru şekilde anlatamıyoruz.” Kendi çocukluğundaki kırgınlıklardan da yola çıkarak, çocuklar için hayal ettiği dünyayı açıklamaya devam ediyor. “Çocuklar kendi dünyalarında biricikken toplumun içine çıkar çıkmaz nasıl aynılaştıklarını ve dev bir kusurun parçası haline getirildiklerini de anlatmak istedim. Çocuklar kendi başlarına çok güzeller. Bizim onlara yapabilecekleri şeyleri, güzelliklerini anlatmamız lazım. Yapamayacaklarını, çirkinliklerini değil. Engelleri olsa da ‘Hiçbir engelin yok’ dememiz lazım. İçinde tüm bunların olduğu bir dünya var etmek istedim.” Yazdığı yeni romanı anlatırken “Normalde asla bahsedemeyeceğim bazı şeyleri kitaba kurgu diye yedirmeyi düşünüyorum. Edebiyatın böyle bir özgürlüğü var. Müzik de buna izin veriyor. Tam benim patavatsızlığıma uygun” diyor.

Kitapların, albümlerin yanı sıra farklı projelerle de uğraşmaya devam ediyor. “Beni inanılmaz heyecanlandıran bir tiyatro projesi var. Nükhet Duru’dan geldi bu teklif. Herkesin çok severek izlediği bir sinema filmiydi bu… Onun tiyatro eseri olacak… Onun dışında metastatik meme kanseri olan kadınlar için yapmış olduğumuz bir şarkı var. Ekim ayının ilk haftasında yayımlanacak. Bir kadının uyanıp kendine baktığı zaman ne kadar güzel olduğunu ve her zaman o kadar güzel olacağını hissetmesini çok istiyorum…”

Çok açık, şarkılarında da, röportajlarında da, belli ki gelecekte yazacağı romanında da kendine dair birçok şeyi anlatmaktan hiç çekinmeyen bir insan Kalben. Röportajın sonlarına gelirken “Açıldıkça kırılmaktan, insanların seni kırmasından hiç korkmuyor musun” diye soruyorum. Tereddütsüzce “Korkmuyorum” diye cevap veriyor. “İki ülkeymişim ben. Kendimle savaş halindeymişim. Kendimi hep üzmüşüm. O yüzden başka insanların bana yapacağından çok kendimin bana ne yapacağından korkuyorum. Yabancılar beni bu kadar üzmediler. Elliott Smith’in (Alamedaşarkısında) dediği gibi ‘Kimse senin kalbini kırmadı / Kalbini kendin kırdın / Çünkü başladığın şeyi bitiremiyorsun.’ Müzik sayesinde ilk defa başladığım bir şeyi bitirebilecekmişim gibi hissediyorum. O yüzden kendimle barışıyorum” diye de bitiriyor sözünü. Başladığı şeylere güzel noktalar koyan, güzel sonlara ulaşan bir insan Kalben. Hikayesi, anlattıkları, sözleri başkalarının da kendileriyle ‘barışmasına’ cesaret veriyor. O ilham verici başlama cesaretini hiç kaybetmemesi dileğiyle