Zaman, “bu Türk markası olamaz” algısını kırma zamanı. Bir önceki sayımızda da değindiğimiz gibi, Türkiye’den çıkan işler yurt dışında bile daha çok konuşulurken, ülkemizde sıkıca kapatılmış kapılar arkasında kalmaya devam ediyor. Sonra bir Türk markası çıkıyor, ve kendinizi Net-a-Porter’den o markanın çantalarını kovalarken buluyorsunuz. İki kız kardeş, yaratıcı dürtüleriyle hepimizin isimlerini dünyada bir çok askıya taşıyor. Gelin hep beraber alkışlayalım.

Kadınlar için el çantaları onlar (ve hatta bazen etrafındakiler) için en özellerini tuttukları bir parça. Bu ilişki de çok güven istiyor doğrusu. Bir tasarımcı olarak bu aksesuarda aradığınız özellikler neler?
Hem estetik hem de rahat kullanıma sahip olması bizim için çok önemli. Özellikle metropol hayatın yoğun temposu, koşturduğumuz yerlere yetişme telaşı içinde hem estetik açıdan keyifle taşıyabileceğimiz hem de elimizi attığımızda içinde kaybolmadan aradığımızı bulabildiğimiz bir aksesuar olmalı çanta. Tabii tüm bunların bir harmoni içinde sunulabilmesi için kaliteli bir üretim şart; hem iyi bir tasarımın realiteye dökülebilmesi ve müşteriye en iyi şekilde aktarılabilmesi adına, hem de teknik olarak kullanışlılığı ve dayanıklılığı adına.

Dünyaya açılabilmek her markanın hayalidir. Hayallerinizi gerçekleştirme sürecinizden bahseder misiniz?

Bizim için bu yola çıkmak, tasarım yapmaktan daha öteydi her zaman. 55 senesini büyük bir tutkuyla mesleğine adamış bir zanaat ustasının, babamızın mentorumuz olması hem çok büyük bir avantaj hem de çok büyük bir sorumluluk oldu. Mayıs 2015’te İngiltere’de faaliyet gösteren bir e-ticaret sitesinden Manu Atelier ile işbirliği yapmak ve numune görmek istediklerine dair mail aldık. Numuneleri göndermemizin hemen akabinde tasarımlara ve üretim işçiliğinin kalitesine hayran kaldıkları ve İstanbul’a gelip atölyemizi ziyaret etmek istediklerini yazdılar. Onları atölyemizde ağırladık. Geldiklerinde babamız deri kesimi yapıyordu ve her bir parçanın elde kendisi tarafından kesildiğini gördüklerinde inanamadılar, çok keyifli bir ziyaret oldu. Tüm bu süreç sonucunda ilk global satışlarımız başlamış oldu. Aynı tarihte Vogue UK’de “The Ultimate Anti-It Bag” başlığı altında bir makale yayınlandı. Ocak 2016’da Pre-Fall koleksiyonumuz ile giriş yapmak isterken, gelen yoğun talep doğrultusunda tam anlamıyla 1 hafta içinde apar topar SS16 koleksiyonunu sunmak üzere Ekim’de Paris’e gittik. Selfridges, stylebop. com, Shop at Bluebird, ve bir kaç concept store’dan sipariş alarak global satışlarımıza başlamış olduk. Pre-Fall ve Main 16 koleksiyonlarımızla mevcut satış noktalarımıza Harrods, Net-a-Porter, Harvey Nichols Kuwait, Plus One China gibi
birçok yer ekledik.

Çanta, bizim için babaya ve zanaatine olan hayranlığın, çocukluğumuzun en somut haliydi.

Deri ile yaşadığınız aşk ailenizdeki deri işçiliğinden çok etkilenmiş olsa gerek…?

Kesinlikle. Çıkış noktamız, başlangıç nedenimiz zaten. Çok küçük yaşlarımızdan beri atölyede büyüdük. Babamız için “iş”ten çok öteydi zanaati. Pazarları bile gider, tutkuyla kesim yapar, model çıkarırdı. Küçüklüğümüz atölyede artan deri parçalarını birleştirmek ve minyatür çantalar yapmakla geçti. Çanta, bizim için babaya ve zanaatine olan hayranlığın, çocukluğumuzun en somut haliydi. Eski ile yeniyi bağlayan o deri kokusu, 11 yaşında Rum ve Alman ustalardan bu zanaatı öğrenmek için atölyeye girip mesleğine aşık olmuş bir baba, küçük bir kız çocuğu iken onun kendi elleriyle yapıp getirdiği minik sırt çantaları, bel çantaları, Galatasaray Lisesinin karşı hanındaki en eski atölyemizin İstiklal Caddesi’ne bakan balkonu, Beyoğlu, tarihe ve zanaate olan hayranlık…Kalbimizde ve aklımızda her daim bunlar vardı ve olacak bu marka için hayal kurarken…

 

Arkadaşların beraber çalışması zordur, kardeşlerinki nasıl oluyor?

Biz benzer zevklere ama iki ayrı karaktere sahip olduğumuz için bu noktada da dezavantaj gibi gözüken şeyleri avantajımıza çeviriyoruz. Zaman zaman çok zıt düştüğümüz konularda bile mutlaka orta yolu buluyoruz ve bu şekilde daha iyi sonuçlar elde ettiğimizi düşünüyoruz. Kardeşin olduğunu bilmenin verdiği samimiyet bambaşka.

 

Şimdilerde modada “ulaşılamayan” olmak çok ilgi çekiyor. Sizin markanız konusunda stratejiniz nasıl gelişti?

Ulaşılabilirlik, olumlu/olumsuz marka stratejisinde süphesiz önemli bir yere sahip. Ayrıştırıcı olan sizin marka konumlandırmanızı nasıl yaptığınız, nerede ve hangi markaların yanında görmek istediğiniz. Biz stratejimizi bu doğrultuda gerçekleştirdik. Ancak bazen işler planlarınızın dışında gelişebiliyor, bizde de biraz öyle oldu. Türkiye’de 2 senedir Vakko ile exclusive çalışıyoruz. Çalışmaya başladığımız ilk sezondan beri ürünler çok hızlı bir şekilde tükeniyor, bu direkt olarak tüketicide “ulaşılamayan” marka algısı yaratıyor. Geçtiğimiz 7-8 aydır online satış stoklarımız da güncellendiği gibi tükeniyor. Günümüzde artık marka sahipleri kadar müşteriler de ulaşılabilirlik stratejisine yön veriyor.

Bir restoranda otururken bir kadının masanın altından çantasını çıkarttığı an kendi tasarımınız olduğunu görmek nasıl bir his uyandırıyor sizde?

Çok heyecan verici. Aynı zamanda gururlandırıcı. Bugüne kadar hep hayal ettiğimiz gibi bize ilham veren kadınların masasının altından Manu’sunu çıkartmasına tanık olduk ve bu gerçekten bizi çok mutlu etti. Kafamızda hep bir kadın vardı duruşuyla, o kadınla kendi tasarımımızı bir arada görebiliyoruz, bu çok güzel.

Yaratım sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Yaratım süreci her saniye sizinle yaşayan bir süreç aslında. Algılarınız her daim açık oluyor, aynı şekilde referans noktalarınızı da her anlamda besliyorsunuz; beslemeniz gerekiyor. Bizim temel ilham kaynağımız genellikle kadınlar oluyor. Yolda yürürken, cafede, restaurantta otururken, herhangi bir yerde karşılaştığımız, belki gülerken, belki ağlarken ya da bazen sadece saçından, bir hareketinden, dinlediği müzikten, dansından, ona ait herhangi bir şeyden beslenebiliyoruz.

 

Fotoğraf / Photography: Hikmet Güler