SİMGE BURHANOĞLU in conversation with ATA DOĞRUEL

Simge Burhanoğlu ve Ata Doğruel; yaşam ve sanatın çok ince, bazen de görünmez bir çizgide birleştiği performans sanatını hayatlarına yerleştirmiş. Simge, “Performistanbul” sanat platformunu kurarak,  bu disiplini ülkemizde de bolca üretilir ve deneyimlenir kılmaya başladı. Özellikle dayanıklılık kavramıyla; zihnin ve bedenin sınırlarını deneyimleyen Ata’nın Kabak Koyu’ndaki son performans deneyimiyle başlayan konuşmada, performans sanatının geleceğinden zihnin sınırsız yolculuğuna mecra olan bedenimiz üzerine öğrenmemiz gereken birçok nüans ile baş başayız.

Simge: Nasıl geçti Kabak Koyu?

Ata: Hayatımda ilk defa tanıştığım insanlara gerçekten ne yaptığımı söyleme fırsatı buldum.

Simge: Bundan önce ne yapıyordun?

Ata: Konu uzamasın diye ya hala öğrenciyim diyordum ya da hukuk okuyorum ya da yeni mezun oldum iş bakıyorum diyordum. Kısaca artık meşguliyetimin performans olduğunu açıklıyorum. Bu arada Kabak Koyu’nda performans yaptım.

Simge: Nasıl? Nasıl benden habersiz yaparsın?
(Gülüyorlar)

Ata: Kendi kendime eski performanslardan birini yapmak istedim, spontane gelişti. Kampın girişine tam kapıya bir boy aynası yerleştirdim, kendimle bakıştım, 6 saat kendimle göz göze geldim. Kendine doğru yol alış, kendinle yüzleşme, ama aradan da insanların geçmesi ve gerçek hayattaki gibi kendine yaklaşmaya çalıştıkça araya insanların girmesi. Bu yüzden kapının eşiğinde yapmak istedim.

Simge: Harikaymış! Saati nasıl tuttun?

Ata: Saati oradaki görevliye söyledim gece 10’da başlıyorum, sabah 4’te haber ver diye. Neyse bir adam olayı hiç anlamadı, kulağıma bir takım hareketler yaptı.

Simge: Nasıl hareketler yaptı?

Ata: Kulağımdan makas alma gibi…

Simge: Baya acayipmiş!

Ata: Ben de ilgilenmedim, biraz uğraşır gider diye, sonra oradan başkaları sen ne yapıyorsun ne kadar saygısızsın diye adama yüklendiler. Ondan sonra performansın sonuna kadar 30 kişi falan bu konunun üzerine tartışmaya başladı. Biri yok adam rahatsız olmamıştır, zaten kapının oraya koyduysa rahatsız edilmek istiyor diyor, diğeri hayır, sen bunu yapamazsın hayatında hiç mi performans izlemedin diyor…

Simge: Peki sen bitirdikten sonra ne yaptın?

Ata: Bir şeyler içmeye gittim, hiç yanlarına gitmedim. Zaten yorgundum, yattım. Ama ertesi gün insanlar yanıma geldi, sorular sordular…

Simge: Güzelmiş… Vay be, orada da yaptın yani. Ben de böyle alanlarda performanslar görmek, yapmak istiyorum, çünkü beklenmedik bir çarpışma oluyor. Performansa davet edilmiyorlar, bir anda karşılaşıyorlar. Dolayısıyla günlük yaşamın içerisinde daha doğal olduğunda belki de çok daha gerçek tepkiler alıyor. Ancak bir müzede olduğunda insanlar belki de bu kadar rahat davranamıyorlar, halbuki orada da aynı tartışmayı yaşatmak ya da rahatsız etmek istiyor olabilir ama yapamıyor çekiniyorlar. Kısacası aslında hep bu Kabak Koyu’ndaki gibi özgürlük hissini verebilmek benim hedefim.

Ata: Katılıyorum çünkü performansta amacımız bir enerji oluşturup karşındakinden yankı bulmaksa bunu nerede yaparsan yap katkısız olarak oluşmalı. Performans görmemiş performans sanatı duymamış birisinin önünde performans yaptığımda onda da bir yankı uyandırabiliyorsa farklı bir şekilde davranmaya itebiliyorsa o eser oluşmuştur. Mesela bir adam geldi su içirmek için sarhoş, bardan gitmiş su almış; “Ben sana su içereceğim, sen bu sıcakta nasıl böyle durusun.” diyerek şişenin küçük kapağına su doldurup ağzıma koymaya çalışıyor.

Simge: Sen içtin mi peki?

Ata: Müdahale etmedim dudaklarımı da açmadım, dudağımın yanından akıp gitti sular.

Simge: Neden? İstemedin mi içmek?

Ata: Yok istemedim. Çok da susamamıştım. Zaten adam benim herhalde acizliğimden etkilenmiş, ben de onu engellemek istemedim ama su da içmek istemedim. Zaten sarhoştu, ağzımın yanından suyun aktığını da görmemiştir. O da tatmin oldu ben de… Bakalım karşımıza daha neler çıkacak, biz bu alanda daha çok macera yaşayacağız.

Simge: Kesinlikle. Nasıl anlatırım bilemiyorum ama ben bu iş gibi olursa bunu devam ettiremem. Bu, gerçekten bir macera! Doğal, yaşamsal halinin devam etmesi gerekiyor, her iki tarafın da heyecanını ve tutkusunu hiç kaybetmeden. Senin bendeki benim sendeki senin insanlardaki, insanların sendeki yansıması…

Ata: Sence biz neler yapacağız? Gelecekte neler olabilir?

Simge: Benim hedefim yeni bir dil oluşturmak. Aslında performans sanatı disiplini üzerinden gitmek değil. Örneğin beğendiğimiz Tehching Hsieh ya da Marina Abramovic ekolünü takip etmek… 60’ların performans sanatında kalmak değil, yeni bir bakış, keşif getirmek. Yani seninle, Performistanbul ile yeni bir ekol yaratmanın derdindeyim aslında. Örneğin senin uzun süreli performanslarının da ötesine geçmen.

Ata: Nasıl yeni bir şey bulunacak ki? Performans ya uzun sürelidir, ya da kısa…
Simge: Süre bence çok esnek bir kavram.

Ata: Her şey yapılmadı mı?

Simge: Bizim bakış açımızın çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle süre performansta önemli bir element ise -bu kadar felsefik olmayı sevmem ancak; süre ne sorusu ile bile başlanabilir. Hayatın boyunca devam ettirdiğin bir performans düşün, yaşamın içine sızan istemsiz performansları düşün ya da hiç süresini belirlemediğin kimsenin görmediği bilmediği bir performans da olabilir. Ben çok zihinsel bir şeyden bahsediyorum, belki insanların kolay kolay göremeyeceği ama belki zihinleri ile algılayabilecekleri. Dolayısıyla o yüzden süresinin de olmayacağı. Gerçekten bilmiyorum ama… Şu an sorunun anlık cevabı olarak söylüyorum. Ama bizden beklenenin kesinlikle yeni bir dil yaratmak olduğunu biliyorum ve bunun üzerine çalışıyorum.

Ata: Yeni şey dediğinde de o çağa özgü araçları kullanmak da çok önemli olduğu için yapay zekanın performansa girmesi de muhakkak yeni bir şeyler fısıldayacaktır.

Simge: Tabii ki.

Ata: O yüzden bu çağın yenisi biraz o teknolojiyi takip edenlerden çıkacak gibi geliyor. Yapay zeka ile performans yapılabilir ya da VR ile yapılabilir… Simge: Biz insanları başka bir yere götürmeye çalışıyoruz ya, belki örneğin VR ile bu daha hızlı ve etkili de sağlanabilir.

Ata: Daha interaktif olmasından mı bahsediyorsun?

Simge: Hayır, mesela sen beden olarak alanda bulunduğunda herkeste bunun yansıması farklı oluyor. Ama sen onlara tam görmek istediklerini kurgulayıp, aradan enerjiyi çıkarıp direkt zihne görseli yerleştirdiğinde bambaşka bir yola gidebilir. İnsan yani sen performansçı olarak daha yumuşaksın teknoloji ya da sanal görseller ise aksine daha net ve baskın. Bir şekilde teknoloji hükmediyor. Mesela Tate’in performans küratörü Catherine Wood’a da “Performas sanatı nedir?” diye sorduğumda da kesin ve keskin bir tanımı olmadığını belirtti, ucunu açık bıraktı, çünkü doğrusu da bu özgürlük. Ancak eskiden kesinlikle performans sanatında bir beden olmalı deniliyordu ama şimdi o şekilde tanımlanmıyor. Bence zaten bunun üzerine çalışılıyor, o yüzden daha zihinsel bir şey olabilir diyorum. Belki ileride sen odanda oturacaksın ve beyin dalgalarınla bir performansı yöneteceksin.

Ata: Bedenin soyutlaşacağı bir performans mı, kaybolacağı mı? Simge: Kendime baleden danstan neden uzaklaştığımı sorduğumda hep aynı cevabı veriyorum. Özgürlüğüne düşkün olan bedenlerimiz için çok fazla kural ve mükemmeliyetçi bir durum vardı. Oranlar, kaslar, kemikler bunların hepsinin mükemmel olması ve sonunda hareketi de mükemmel yapman. Ama performansta bir özgürlük var derken şimdi bakıyorum da yine bir kısıtlama yapıyoruz. Örneğin sağlıklı bir beden arayışına giriyoruz halbuki diyelim ki felçli birinin zihni çok iyi işliyor ve performans yapmak istiyor… Bunları da düşünüyorum. Çünkü bence bu işte beden sadece bir araç ana malzeme beden değil zihin. Dolayısıyla önümüzü sonsuz açmak niyetindeyim. Mesela sen Sonsuz Tarla’da gözlerin kulakların kapalı bir performans yaptın ama gerçekten sağır ya da kör olabilirdin
de. O yüzden, duyuya yönelik çalışmak istiyorum. Çünkü en nihayetinde baktığında performans görsel bir sanatlara girmiyor, girmemeli. Örneğin sen bir performans tasarlarken ilk önce görsel düşünmüyorsun mesela korku hissinden bahsediyorsun. Acaba Pera Müzesi’nde kumaş mükemmel duracak mı diye başlamıyoruz.

Ata: Evet.

Simge: Ama dünya o kadar görselliği alışmış ki biz de onun için uğraşıyoruz. Elçi performansında kafanda ufacık bir açıklık kalıyor terzi geliyor orayı kapatmak için bir fitil dikiyor, sandalye güzel gözüksün diye altına kumaşlar koyuyoruz. Sonuç bütünleşiyor, iyi bir iş çıkıyor ama bunlara efor harcamak yerine enerjiyi tamamen zihne yönlendirmek mantıklı olabilir, bilmiyorum…

Ata: Peki biz ne zaman yeni çizgiye doğru geçiş yapacağız?

Simge: Bence biraz daha zaman var. Kendimizi tanıdığımızda, kanıtladığımızda. Biraz daha anlaşıldığımızda kabul gördüğümüzde. Ata: 5 sene sonra mı mesela?

Simge: Hiç bilmiyorum bu biraz fırsatlarla da alakalı. Ben şunu da düşünüyorum bir alt yapımız olmalı ki üzerine inşa edelim. Biz belki
en başta bu konuları böyle konuşamazdık ama şimdi görüp tartıp konuşabiliyoruz. Ben bunları bale yaparken düşünemiyordum ama şimdi düşünebiliyorum. Yani ben her şeyi sindirerek ilerleme taraftarıyım, bu hepimiz için geçerli. 60’lardan bu zamana çok ciddi seneler geçmiş durumda değil tamam her şey hızlı ilerliyor ama insanın adaptasyon yeteneği ne kadar iyi gözükse de ilkel tarafımız ağır basıyor, dolayısıyla o geçişi çok temiz yapmamız gerekiyor. İşi insanlıktan koparmadan robotlaşmadan mekanikleştirmeden yine duygusallığı koruyarak bir geçiş yapmak. Belki geçiş de değil, biraz ilerleme diyelim.

Ata: Zihnin nerelere gidebileceği konusu insanları ürkütüyor bence.