Metin Gürsoy’la tanıştığımız ilk günü çok net hatırlıyorum. Enerjisi, fikirleri, en önemlisi de işine duyduğu heyecanı beni çok etkilemişti. Birlikte çalışma fırsatımızın olduğu dönemde de, çalışmalarını yakından takip ettiğim süreçte de söyleyebileceğim tek şey “yaratıcı dünya” diye bir kavram varsa bu alanda yapılan işlere dair heyecanımın bir kısmını ona borçlu olduğum olur. Ne istediğini bilen, kendinden emin, her zaman günümüz normlarının birkaç adım ilerisindeki bu adamla sizin de tanışmanızı çok isterim.

İsmin moda, sanat, tasarım ve iletişim alanlarında bir markaya dönüştü. Bize bu süreci anlatır mısın? Nasıl başladı, nereye gidiyor?

Metin Gürsoy: Eğer markalara danışmanlık yapıp onlara yön vereceksem, ya da yaratılış sürecinde etkili olacaksam, önce kendi ismimi marka yapıp yapamayacağımı görmek istedim. Şans eseri de olmadı bu iş. Tamamen bilinçli ve planlı bir şekilde yaptım. Şirketimi kendi ismim altında kurdum. Ofisimin bulunacağı semtten, logomun rengine, çalışacak olan gençlerin profillerine ve giydiklerine kadar her şey bir hayal paketinin parçalarıydı. Logomu yaratan Yetkin Başarır enerjik bir şirket olması için özel bir kırmızı renk önerdi. Yurtdışıyla çok iş yapacağım ve uluslararası boyutta iş planları yaptığım için, ismimdeki noktalama işaretleri ‘’İ’’ ve ‘’Ü’’ den nasıl kurtulabilirim dedim ve bana şu anki harika logomuz geldi. Daha ağırlıklı olarak lüks markalarla iş yapmayı planladığım için de Nişantaşı’nı üs olarak seçtim kendime.

Daha sonra şansım iyi gitti ve Apple, Absolut, Kenzo, Davidoff ve Hermes başta olmak üzere dünya çapında en çok arzu edilen markalar sırayla müşterim oldu. Apple’ın ilk iPod lansmanını dünyayla aynı anda biz yaptık. Absolut için yaklaşık 10 yıl harika davetler düzenledik ve unutulmaz bir ağırlama ve mutlu etme deneyimimiz oluştu. Daha sonra Hermes’in hayatıma girmesiyle birlikte bağırmadan, sakin lüksü yaşatarak bambaşka bir kitleyi mutlu etmeyi öğrendik. Benim İsveç’te aldığım derin Marka Konumlandırması eğitimleri sayesinde PR işine tam anlamıyla ‘’Marketing’’ zihniyetini taşıyan ve Türkiye’ye ‘’Fashion PR’’ kavramını getiren ilk şirket olduk. Şirketi ilk kurduğumda amacım, ismim ‘’Google’’landığında Fashion PR’ı Türkiye’ye tanıtan ilk kişi olarak bulunmaktı. Nitekim 3 yıl içinde bu amacıma ulaştım. Harika bir finans, yönetim ve strateji bilgisi olan kızkardeşimin de bize katılmasından sonra, işler daha da büyüdü ve reklam ajansı haline geldik.

Modaya olan eğiliminde sizi etkileyen bir figür oldu mu?

Metin Gürsoy: Çocukluktan beri giyinmeye ve kuralları yıkmaya çok meraklı bir tiptim. Annemin sinir içinde yırtık jean pantolonları yamaladığı ve diktiği dönemlerden geçtim. O zamanlarda hep takip ettiğim tek bir moda figürü vardı: Vivienne Westwood. Onun hakkındaki her kitabı okudum; oğlunu nasıl yetiştirdiğini, punk’ı nasıl modaya uyguladığını. Her şeyi. Bence McQuuen’in, Galliao’nun, herkesin ilham kraliçesi odur.

Şirketimi kurmadan önce ise, Arzu Kaprol’le çalışıyordum. Avrupa’da harika noktalarda ilerliyor ve yeni oluşan bir moda markasının Pazarlama Direktörlüğünü yapıyordum. Bana modayı sevdiren ve bunun da borsa gibi ciddi bir iş olduğunu gösteren arkadaşım da Arzu’dur.

“Yaratıcılık zevkle birleştirildiği zaman, zaten çözüm odaklı bir yola giriyorsunuz. Ayrıca çözülecek problemi de yaratacak olan sizsiniz.”

Moda, kreatif direktörlük, PR ve pazarlama… Bu kavramlar üzerine söyleyecek çok sözün olduğuna eminiz. Çalışmaya başladığınız firmalara ilk tavsiyeniz ne oluyor?

Metin Gürsoy: Çalıştığımız yabancı markalarla nispeten daha kolay ilerliyoruz. Pazarlama vizyonları olan yabancı markaların Türkiye’deki tüm medya alımlarını, PR’ını, sosyal medya yönetimini, davetlerini, basın ilişkilerini ve gezilerini, her şeyi yapıyoruz. Mesela dünyanın en çok değer kazanan lüks markası Hermes yaklaşık 6 yıldır bizle ve tüm hızımızla çalışmaya devam ediyoruz. Hermes için Türkiye’de aklınıza gelebilecek her tür pazarlama aktivitesi, vitrin, ilan her şeyi biz organize ediyoruz. Ama yerimizde duramıyoruz ve Türkiye sınırları dışında da işlere imza atma şansımız oluyor. Benim hayal ettiğim ve aklıma gelen delice bir fikir Hermes Uluslararası tarafından çok beğenildi ve dünya çapında uygulamaya konuldu; ‘’Talking Shoes’’ diye konuşan ayakkabılar animasyonu düşünmüştüm, Çin’den Tayvan’a, Fransa’dan, Amerika’ya pek çok ülkede bu animasyon uygulandı.

Türk patronların amaçları var ama hayalleri yok. Sabırsızlar ve hemen sonuca ulaşmak istiyorlar. Böyle bir dünya yok. Doğru adımları atıp sabreden markalar kazanıyor. Markalara ilk söylediğim şey dolayısıyla ‘’sabır’’oluyor. Çok da uzun sürmüyor artık. Dünya çapında bir marka olmak istiyorsanız ve ilk yıl için elinizde 10 milyon TL gibi bir para varsa, doğru adımları attığınız takdirde 3 yıl en fazla 4 yıl içinde Victoria Beckham’ın bile ilgisini çekecek bir marka haline gelebilirsiniz. Sadece bu işi bilen birinin eline bırakın ve sabredin, karışmayın. Bu konuda da en başarılı örnek Loft olabilir. Türk patronla karşılıklı güvene dayalı harika bir ilişkimiz var ve markayı yeniden konumlandırdık ve daha “cool” bir imaj seviyesine doğru çekiyoruz markayı. Bunu satış noktalarının ve satış elemanlarının imajının yükseltilmesi ve inonatif ürünler takip edecek. Yaklaşık 2 yıl içinde amacımıza ulaşacağız.

Sektörün bugünkü hızını ve gelişimini hesaba kattığımızda endüstrinin kuralları yaratıcılığını nasıl etkiliyor?

Metin Gürsoy: Haberleşme ve PR endüstrisinden bahsediyorsak, biz tamamen klişelere karşı olduğumuz için hiç bir şekilde bizi etkilemiyor bu kurallar. Hiç bir mesleki gruba, derneğe üye değiliz. Ödül almak için hiç bir işimizi yarışmalara göndermiyoruz. Bizim işimizi değerlendirecek olan, danışmanlık verdiğimiz markanın herhangi bir dergi ilanına bakan ve heveslenen insan, ya da davetlerimizden birine gelen ve tüyleri diken diken olup, duygulanıp eğlenerek dönen kişidir. Endüstrinin kuralları derken Türk patronlarının klasikleşmiş uygulamalarından ve satış odaklı korkularından bahsediyorsak, o kurallardan da pek etkilenmiyoruz. Biz önce en deli, en hoş ve en şık fikri buluyoruz. Sonra bunu biraz törpülüyoruz.

Önceliğiniz yaratıcı olmak mı yoksa çözüm odaklı olmak mı?

Metin Gürsoy: Yaratıcılık, zevkle birleştirildiği zaman zaten çözüm odaklı bir yola giriyorsunuz. Ayrıca çözülecek problemi de yaratacak olan sizsiniz. Resimleri elimizle büyütme diye bir problemimiz mi vardı?

Farklı markaları ve fikirleri bir araya getiren çalışmaları sevdiğini biliyoruz. Senin için moda tarihinin en ikonik işbirliği hangisi?

Metin Gürsoy: Jane Birkin ile Hermes’in elele verip gezegenin en cazip fetiş objesini yaratmalarıdır. Bundan daha hoş bir işbirliği düşünemiyorum. Başarılı olmasının arkasında ise, Hermes’in sakin ama gizli “punk” tavrı ve Jane Birkin’in umursamaz, doğal kadın havası yatıyor. Bir ara çıkıp, “Bu Birkin çantayı yarattık iyi oldu ama çok ağır. Kol tendonlarım zarar gördü” demesi bile çantaya olan ilgiyi on katına çıkardı. Günümüze yakın işbirlikleri arasında ise David Beckham ile H&M’in yaptığı işbirliğini başarılı görüyorum. Her yeni koleksiyonda satış patlaması yaşıyorlar.

Hayranlık duyduğun bir moda ikonu?

Metin Gürsoy: Söz konusu ben olduğumda hem arkadaşlarım hem de çevremdekiler hep daha sofistike isimler bekliyorlar. Bu aslında güzel bir şey. Önemsendiğimi düşünüyorum. Benden beklentiler hep çok yüksek. Ama ben halk adamı olan David Beckham’ı içinde yaşadığımız dönemin en önemli moda ikonu olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar teorilerle ve siyaset bilimi eğitimiyle büyümüş olsam da, gerçek hayat diye bir şey var. Ve unutmayalım şu an ‘’Kardashian’’ kurallarının geçerli olduğu bir estetik dünyaya hapsedilmiş durumdayız. Böyle bir dünyada David Beckham (ve de karısı) moda dünyasını çok güzel yönlendiriyorlar. Ve bunu zevkle ve süper bir iş adamı kafasıyla yapıyorlar. Fazla sulandırmadan ve gerektiği gibi yapıyorlar. Daha ne olsun?

Hangi dergi, kapaklarıyla tartışmasız en iyi?

Metin Gürsoy: Paris’te yaşayıp çalıştığım uzun bir dönem var. Üniversite sonrasındaki bu zamanlar, benim estetik dünyamın şekillediği zamanlardır. The Face dergisi vardı. Kaçırmadan her sayısını biriktirdim. Katie Grand’in moda editörlüğünü yaptığı dönem, onunla tanışma fırsatım da olmuştu. Florasan ışıklarla moda çekimlerinin yapıldığı, Kate Moss’un Calvin Klein One parfümü için taze taze pozlar verdiği ve Diesel Style Lab’in ortaya atıldığı bir dönemdi. Ve The Face’in kapaklarına bayılırdım. Şu anda Love dergisinin kapakları beni heyecanlandırıyor. Ben günlük hayattan uzak olmayan, yamuk yumuk çekilmemiş, ürünü ve kişiyi tam anlamıyla hissebileceğiniz, duygusu olan ama bir yerinde hafifçe göz kırpan ve davetkar yanı olan kapakları seviyorum.

Playlistinizin değişmez şarkısı?

Metin Gürsoy: Tek bir şarkı yok; devamlı dinleyebileceğim ve hiç sıkılmayacağım şarkıcıları arka arkaya dinlerim. Çok seyahat ettiğim için uçakta uyuya kalırken hep kulağımda Justin Timberlake veya Madonna ile uyandığım oluyor. O konuda da çok sofistike değilim!

Photography by Fora Norman